29 Ekim Özel: “95 KERE ÇOK YAŞAYAN BİLİR!”

Eski bir udun, kıvrımlı parmaklarda yontulmuş gamı sardı etrafımı. Bir taksim geçse dolmayacak kadar huysuzlanmış gözlerimle; neyim, neydim, neydik, ne olduk diye düşündüm. Ya bu dünyaya doymuşlara ya da doyamadan gitmişlere, gönderilmişlere açılacaktır bu gece kalbim… Bir çocuğun gözlerine baktım bu sabah camdan. Özgürce annesine sarılmış kitaplarını sıkıca tutmuş, sanki “geleceği gör” der gibi baktı gözlerime. “Ya ona öğretilen her bir harfe, şurada açık açık ifade edebildiği o kelimelere muhtaç olsaydı.” dedim.

“Yorulmuş bir mazide ne dertler vardır sen bilir misin” diyen bir amcanın, bir kıraathanede anlattığı o hikâye esse başımdan. Dedesi anlatırmış o zamanlar; Yemen cephesi, Çanakkale cephesi, Kafkas cephesi karışıkmış. Bir silah sesi bir silah sesini keser, mermiler havada kapışır, bir erin başı diğerinin başına düşermiş. Hava figanını almış, kışlada beklenilen ancak bir türlü gelmeyen mektupları birbirleri adına yazar, gelmiş gibi yapar okurlarmış. Bir komutanları varmış. Agah Paşa;
Cigarasını taş kibritiyle yakar, Yemen’e doğru bakar,
-Ah paşam ah! diye söylenir dururmuş.
Ne kaldı ki geriye diye bir bakınıp geriye dönmekten korkarmış kalanların acısını düşünenler.
Bir hatun geçti, bir kadın, kendini nesillere bölen,
Başında allı morlu yazması, küçük ateşi söndüren rüzgarlar esti.
Ancak o büyük rüzgarlar, durmayan kağnıların ardında yürüyen o kadınları, çocukları, dedelerim gibi binlercesini ete bürüdü. Kızıl gölgesine sığınmadan geçmiş bir güneşi, düşman,
Ayın şavkı daha kıyıya vurmadan gördü.
Dişe diş,
Menzile menzil,
Ölüme ölüm.
Kanlı koşturmalar ölüme…
Sonsuzluğa siper gerer gibi siper oldular vatanımın her bir yerine.
Ölüm korktu gelmekten,
Cebinde sevdiğinin resmini saklamış bir erin,
Namerde düşmemiş, boğazından haram lokma geçmemiş yiğitlerin hikayesi yazıldı yere, göğe.
Bir ananın duası, bir babanın tamahı yol gösterdi,
Gözleri göz, sözleri söz bir lidere…
Ala bürünmüş toprağı üzerine çekip uyuyamadığı gecelerde,
Yakamozu kaybolmuş bir denizin manzarasını izler gibi baktı bozkırlara…
Sevda;
İki göz arası bir siperde,
Bir taşta,
Bir topta,
Bir tüfekte,
Soluna denk gelmiş bir mermide denk gelmişti ona.

Aklıselim olana yazmayı,
Elleri silah tutana kalem tutmayı,
Başında fes olana şapkayı,
Gülüşü güzel kadına hak ve onuru,
Çobana, çaycıya, öğretmene, doktora
Şehirliye köylüye
Vatanın pare pare tüten her bir bacasına kadar öğrenmeyi öğretecekti.
Benim kadınım hür,
Benim çocuğum özgür,
Benim milletim hakkı iradesine hürriyeti katmış yüzyıllarca,
Bir Ankara’da, Samsun’da, Sinop’ta…
Kâh Erzurum, İzmir, Amasya’da….
Nefesi yettiği kadar nefsi müdafaadan vazgeçmeyecekti.
Ve en güzelini hediyelerin,
29 Ekim günü
Bir insana hürriyetini vermek nedir tüm dünyaya öğretircesine,
Bir kuşu kafesinden, gökyüzüne salıverircesine koyuvermişti göğsümüze.
Ya olmasaydın?
Ne camide ezanım,
Ne yüreğimde vicdanım,
Ne vatan bağrında bayrağım…

Gül güneşli sevdalarla geleceğim sana söz verdiğim gibi,
Ey mavi sevdaların hisli yüzü.
Ey kaybolmaya yüz tutmuş bir milletin kadim ve kudret gücü.
Ey sarının en güneş tonu,
Kulağıma çalınan türkülerin en güzeli
Senin sesinden
-Cumhuriyeti kuruyoruz.
Deyişin değil midir?
Yolu yokuş Muş’un,
Maya dağdan kalkan kazın,
Vardar ovasının ve senin tüm yurdunun İzmir’den Iğdır’a.
Gece beyaza çalan güzelliğiyle mavi oldu gönlüme,
Sen daima bu yıldızın yanına yakışan aysın ey hürriyet.

Müzeyyen’in sesi telkin etti beni, sabah ilk ışıklarını tıklatmış cama
Yokuşlar, yola gidenler,
Bir bir sessiz sitemsiz savrulan yapraklara dolandı,
Anasızlara ana, babasızlara baba olan bu vatana gün doğdu,
Ben seninle yeniden hürriyete uyandım Atam,
Hürriyete uyandım.

Büşra YAŞAR

bussraayasar@gmail.com

3 thoughts to “29 Ekim Özel: “95 KERE ÇOK YAŞAYAN BİLİR!””

  1. Eline değil yalnızca, ruhuna sağlık asaletin adı Cumhuriyetin cesur torunu Büşra Hatun

  2. Gözlerim seğirerek, neredeyse hıçkırarak ve ardından göğsümü gererek okudum, şanımız olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir