Oldum olası odamın ortasında bir ayna durur. Kimse görmez onu benim haricimde. Ne zaman siyah takım elbisemi giysem, karşısına geçer ve seyrederim aynadaki yansımayı. Bir kadın olur genelde aynanın diğer tarafında, çiçekli bir elbise üstünde, küt siyah saçlı. Yüzünü seçemedim hiçbir zaman, gülümseyişini yahut gözlerinden akan yaşları göremedim. Beyin kıvrımlarımı parçalarcasına aradım onu zihnimde. Yerini belli eder gibi olurdu fakat baktığımda kaçmış olurdu oradan. Buradayım derdi, sesin yönüne doğru koşardım ama yok olurdu silueti. “Böyle biri yok, bu bana boktan zihnimin oynadığı bir oyun, şizofreni başlangıcı.” diye geçirdim içimden, aynaya bakmaz oldum, çok uzun bir süre, bir ay öncesine kadar…

Yüzü belli artık yansımamın, burnunun üstündeki siyah nokta dahi seçilir vaziyette.

Bazen yüzünü şekilden şekle sokuyor beni mutlu edebilmek için, bazen o kadar ciddileşiyor ki siyah gözlerindeki karanlık yapışıyor boğazıma. Farklı frekanslarda ama anlaşılır bir iletişim halindeyiz çoğu zaman, çoğu zaman onu anlamakta çok zorlanıyorum ama o beni her zaman anlıyor. Anladığında ya komik yüz ifadelerini kullanıyor yahut gidiyor çatı katına, ertesi gün yine aynada. Kâbuslar görüyorum onu kaybetmekle alakalı, biz erken kaybedenler korkmamalıyız artık kaybetmekten fakat korkuyorum. Bir gün bana “Sen korkarsan ben de korkarım.” demişti, ben ne kadar korkmuyorum desem de anlıyor korktuğumu, kızıyor bana ama bir şey demiyor. Biliyor ne kadar sert görünsem de bir çocuk var karşısında, kıyamıyor belki, belki acıyor ama yok, acımıyor, olsa olsa üzülüyor halime, üzülmemek elde değil ki. Bazen ben bile normal aynalara baktığımda “Kimsin ulan sen?” diye kızıyorum kendime.

O üzüldüğünde ben de üzülüyorum, aynanın karşısına sandalyemi çekip bir sigara yakıyorum ve bakıyorum o da yakmış sigarasını. Bakıyoruz birbirimize anlamsız fakat manası derinde, birlikte kalkıyoruz kahve almak için, kahvelerimizle birlikte tekrar oturuyoruz sandalyelere, manasını bildiğimiz gibi. Bazı geceler ikimiz de aynadan ellerimizi uzatıyoruz, geçmiyor ellerimiz aynanın içinden. Üzücü bir durum yok ortada, böyle olması gerek diyerek çekiliyoruz köşelerimize yahut ben öyle hissediyorum. İlk zamanlar ona karşı duygularımı açık etmemeye uğraşıyordum çünkü hangi siluete duygu biriktiyse içimde o siluet gitti. Kimi ardında bir çakmak bıraktı, kimi bir t-shirt. Belki o da ardından bir kâğıt parçası bırakacak bir gün, o kâğıt parçası benim kâğıtlarımla birleşip beni yeni zincirlere alıştıracak, bir zincirlik daha yer var belki aciz vücudumda.

Yalan söylemeyeceğim, diğer siluetler gittiklerinde arkalarından kalmaları için uğraşmadım, gitmişlerse bir sebebi vardır yahut belki de doğru siluet onlar değildi. Bir zamanlar yakın arkadaşlarımdan biri şöyle demişti bana:

“Ruh yaratılıp vücuda üflenmeden önce, o ruh iki parçaya bölünür, bölünür ki ahir hayatta birbirlerini bulsunlar diye, işte bu sınav evrenseldir. Bulmadan ölmemek lazım.”

Eminim ki o siluetler ruhumun diğer yarısı değildi, belki o da değil, belki de gerçekten “o”, kim bilir?

Şu anda deniz kenarındayım. Sigaram, biram, yüz hatlarını gözümün önüne getiren şarkılar ile huzurlu bir su sesi var rüzgârla karışmış. Burada olduğumdan habersiz bekliyor belki de aynanın karşısında beni, yine çiçekli elbisesiyle ve karanlığımı aydınlatan gözleriyle. Bilmiyor bu satırları yazdığımı yahut hissediyor ama sesi çıkmıyor. Bağırmak istiyor belki ama düğümlenen bir şeyler var boğazında. Tüküremiyor yahut tükürmek istemiyor, kim bilir?

Yalnız olmadığı zamanlar benim de seslenesim gelmiyor ona, bekliyorum gelişini aynanın karşısında elimde kitabım. Bir gözüm satırlarda, bir gözüm aynada. Belki seslenmemi bekliyor yahut rahatsız edilmek istemiyor, kim bilir?

Yaklaşık üç, bilemedin dört saat sonra yine doğacak güneş karanlık odalara. Müezzin yine okuyacak şarkısını saba makamında. Ben yine uyuyamayacağım, aynanın karşısında sızana kadar, belki gelmeyecek, belki gelmesi çok geç. Bir toprak kokusu saracak yine odamı yağmursuz bir seherde, sen kırık yatağında uyurken. Huzurlu bir hüzün vardır toprağın kokusunda, gökyüzü ağladığında toprak hüzünlenir, o hüznün dışa vurumudur belki de çıkan koku. Bir gün beraber hissedebilir miyiz dersin o hüznü? Ellerin ellerimde, yağmur üstümüzde, belki bir çatı katında, belki bir ıhlamur ağacının altında. Belki yakın zamanda, belki sonsuza kadar, kim bilir?

Bugün aynadaki yansımamın doğum günü, belki hiç dokunamayacağız birbirimize, belki de boyunlarımıza sarılıp bırakmayacağız birbirimizi, farklı odalarda, sol yanımızda.

“Ben senim; sen, ben arama boşuna.”

İyi ki doğdun.

10.06.2016, Seyrek sahili.

Anıl AKSOY

anil_aksoy_41@hotmail.com

Anıl AKSOY

Anıl Aksoy 17.09.1991 yılında dünyaya gelmiştir. 2001 yılından itibaren sıkı bir rock dinleyicisi olan Aksoy, 2013 yılında yazmaya başlamıştır. Leyli Sanat'taki yazınsal faaliyetini “Süper bir yazar olmak yahut yazdıklarımla birilerinin hayatını değiştirmek gibi bir amacım yok. Bir mevzum var ve okuyan kişinin bu mevzuyu kavrayıp derdini anlıyorum demesi benim için yeterlidir.”cümleleri ile açıklar.
Anıl AKSOY

Latest posts by Anıl AKSOY (see all)

1 thought on “Aynadaki Yansımama Dair | Anıl AKSOY

  1. Yazını okudum ve giriş-gelişme-sonucu bence iyi yedirdiğini düşünüyorum. Bu yaşındaki yazı diline değinecektim ki yazının 2 sene öncesinde yazıldığını fark etmem ile son yaşındaki yazı dilinin arasında dağlar kadar fark olduğunu söyleyebilirim. Bu fark elbette iyi anlamdadır. Gelişimini ve yazılarındaki o başarını biz görüyoruz sen de gör. Yazının kurgusu hakkındaki yorumum ise elbette bunlar hayal gücüne bağlı olarak degisebilen seyer olduğu için subjektiftir. Bana göre daha iyi bir kurguya bürünebilirdi. Diğer yandan ise 2 sene önce yazılmış olmasi daha yapıcı bakmama olanak sağlıyor. Yoksa şu anki ele aldığın kalemi kuşkusuz çok beğeniyorum. Aslında bu yazında en çok dikkatimi çeken kalemin değişimi idi. Bunu özellikle belirtmek istedim. Kalemin hep böyle güçlü olsun 🌼

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up