AYNALI TAHSİN

Gece göğsünü siper etmişken yıldızlara,
bir yaz sofrası çekirdekli buz gibi karpuzlar ortadayken,
açılmışken yetmişlikler masamda.
Eski bir sevdayı hatırlattı yetmiş yedi yaşında, iki çocuklu dört torunlu kasketli bir amca.
Şöyle dedi:
Yaşasaydı eğer, ben ölürdüm her gece ve her sabah uyanırdım yeniden gözlerini görmek için,
gözleri doldu o sırada…
Yıllarını aynada harcamış bir adamın, taradığı binlerce saç olmuştur o güne kadar, paslanan taraklar, mavi cumbalı pencereler bir ömre şahitlik ederken bu kadar gururlu durmamışlardı muhtemel, ismi Tahsin. Aynalı Tahsin derler, şavkı sönmüş bir evin alt katında berber dükkânı var, böylesine güzel bir hikâyeye şahitlik edeceğimizi bilmeden askerlik arkadaşı Mustafa amcamızın selamını iletmek için varıyoruz yanına. Gıcırdayan kapı önünde eski bir taş duruyor, üzerinde ayağının çamurunu silenlerden kalma izler taşıyan eski bir hoş geldiniz yazısının nostaljisi aralıyor kapıyı. Başımızı hafif aşağı eğerek giriyoruz, karşıda mavi bir duvar sere serpe uzanmış, üzerinde ufak bir tabela ”Bismillah” yazıyor… Allah’ın selamıyla dalıveriyoruz içeri ama nasıl anlatılır, o tütün kolonyasının kırık kokusu burnumuzu meşgul ediyor. İçerisi serin, eski bir vantilatör çalışıyor.

Uzunca boylu, yılların yükü omuzlarına dağılmış, sırtı hafif eğri, üzerinde keten gömleği altında İspanyol paça pantolonu ve yeni boyandığı belli ayakkabılarıyla bizi karşılıyor gülümseyerek…
Oturup çayını çorbasını içiyor, uzun uzun sohbete dalıyoruz. Saatler hiç anlamadan geçiyor, daha gideceğiz demeden yılların haşmetiyle ayağa kalkıyor payidar amcamız,
“Birazdan gideceğiz derseniz yollamam, bu güzel sohbete iki rakı dökülür.” diyor.
Israrını kıramayıp kalmayı kabul ediyoruz. İki oğlu geliyor, iki gelini…
Mükellef bir sofra, bir yetmişlik bir yüzlük sızdırma ege rakısı… Mis gibi zeytinyağlılar, beyaz peynir, kavun kokusu.
Ve huzurla oturulduğu belli o muhteşem ambiyans. Sanki elimizi uzatsak geçmişi tutacak, sarılacak gibiyiz, hepimizin aklından geçen belki bin türlü düşünce, yüreğini sızlatan keskin bir acı, yine de umudunu kaybetmemiş hafif tebessümler yerleşmiş yüzümüze.
Eksiğiz o belli ancak nasıl tamamlanacağımızı bilmeden Tahsin amca bardağı alıp hafifçe masanın ucuna vuruyor.
“Şimdi gelemeyenlere.” diyerek.
– Neden, diyoruz o zaman rakının adabını bilmeden içtiğimiz belli olsa da,
– Rakı edeptir, sadece yanındakinin derdine ortak olmazsın, sevene, sevilene, yanından eksilene de içersin, diyor.
Gece sonuna erişiyoruz böyle böyle, toplu bir hatıra fotoğrafı çekilmek isteriz, diyoruz.
Kaş göz oğluna bakınıyor göz ucuyla, ne olduğunu anlamadan oğlu bir koşu kalkıp yukarı gidiyor.
Evden eski bir çerçeve getiriyor, fotoğrafın olduğu yüzünü kendine çevirip Tahsin amcanın önünde duruyor.
Tahsin amca kendine çevirip alıyor çerçeveyi, yıllardır aynı aşkla baktığı belli o fotoğrafı bize çevirip:
Ben asla onsuz değildim, asla onsuz kalmadım, o eksik olmasın o da olsun diyor. Ve hep beraber çekiliyoruz fotoğrafı aramızda fiilen olmayan ama manevi olarak her yere dolan o muktedir kadınla…
Eski çerçeve masaya konuyor, hep beraber kaldırdığımız bardakları masanın kenarına vurup aramızda olmayanlara içiyoruz rakılarımızın son demlerini.
Tahsin amca kavis kavis olmuş yüzünde o mimikleriyle anlatmaya başlıyor, kaz ayaklarını, dudak çizgilerini, yüzünün bütün hareketini aynen gözlerinizle takip ediyorsunuz, kalbindeki heyecanı aynen hissediyor, içtenlikle dinliyorsunuz ve şöyle diyor:

Bir gün Ali Bey’i tıraş ederken dükkânın kapısında Hümeyra Hanım ile karşılaşmış, o zamanlar Ali Bey’in kayınpederi olacağını bilmeden. Az daha usturayı dayayacaktım babalığın boğazına, diyor içten bir nefesle. Ne ilk günü unutmuş ne askerde saydığı günleri, bir çift göze hasretlik. Aydınlıyım ben, efeyim, diyor kimse beni başka türlü eğemedi dizlerimin üzerine.
Yıllarca Hümeyra Hanım’dan mektup beklemiş askerde. Mustafa amcayla da o zaman dost olmuşlar, Kırıkkale’de askerken. Aynı koğuşta hasretlik sayardık şafak geçsin diye. Birine ailesinden bir mektup geldi mi hep beraber okurduk ama yavuklusundan geldi mi yüzünden anlardık, diyor.
Beklemek diye sordum: “Yaşım yirmi iki beklemeli miyim a bey amcam?” Ben bekledim ya gönülsüzdü babası, berberden koca mı olur, demiş Hümeyra Hanım’a. Sanmış ki o da büyükler bilir.
Bir gün çektim arka sokakta Hümeyra’yı, bak dilim çok söyledi amma gözümle hiç konuşmadım sana Hümeyra, haydi ben anlatamadım da bunlarda mı yalan söyler, demiş. Dönmüş hatun dikmiş gözlerini “Okyanus olsan ben kuş kadar balığım, gül olsan dikenim. Büyük lokmaya tokum.” diye konuşmuş ona. Tahsin Bey amca biraz külfetlenmiş tabii: “Bir balık olsan ben içindeki yemim, diken olsan onunla güzelim.” deyip gülmüş. Bekle dedi.
Elindeki tespihi, sehpaya koyarak dizlerini yan yana getirdi. Bir elimi tuttu. “Rabbim ne muradın varsa.” deyip elini alnıma uzattı.
Sanki dünyanın en kutsal eliydi uzanan. Ben böyle adamlardan öğrendim sevdayı, Aynalarda, sevdikleri kadınları gören adamlardan. Beklenildiğini anlayıp gitmeyen kadınlardan.
Ne güzel adamsın, dedim, tütün kolonyası uzattı. Döktüm avuçlarıma, kolonyayı severdi dedim. Güldü.
Bir işin hayırlısı kalbinden geçirdiğin değil, senin için en müsait zamanda beklediğine değdiğini gördüğündür, dedi.
Hayırlısı olsun, sevenin, bekleyenin, bekletenin herkesin için, dedim içimden. Kalktığım en güzel masaydı. En güzeliydi, sevdaların yetmişlik bir dededen dinlenilen.
Ve asla dolmayacak boşlukların masasıydı, bir ömre atfedilen…

Büşra YAŞAR

bussraayasar@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir