BABAANNEM AKVARYUMDA | Ömer Hezarfen BOZKURT

 “Bana aynı anda iki yerde olmanın mucizesini anlatan herkese, aynı anda hiçbir yerde olamamanın ağırlığını anlatmak istiyorum.”

Ben, evrenin altı günde yaratıldığı yüzyıla denk gelmiş kazazedelerden biriyim.

Yaratım çılgınlığı içinde gelişigüzel yoğrulmuş hamuruyla var olan atom toplamı! Ya da helvadan yapılmış pek âlâ acıkınca yenilen bir putum.

O gün başıma yaratılmış olmaktan daha çılgınca bir şeyin gelmeyeceğine o kadar inanıyordum ki, havanın nasıl olduğuna bakmadan sokağa attım kendimi.

Dikildiğim köşede çokça durdum. Saymadım fakat önümden geçen her insana bir hikâye diktim. Birisinin hikayesi paçalarından bol geldi. İşi bıraktım!

Kendime geldiğimde yürüyordum ya da ben öyle sanıyordum.

Hava hayli kapalıydı ve gökyüzü penceresini açık bırakmıştı. Rüzgâr, kendini kanıtlamak için her seferinde bir diğerinden daha sert esiyordu inatla.

Ben, oldum olası meteorolojinin Balkanlar’dan gelen soğuk hava dalgasına inanmamış ve ne zaman beklenmedik bir hava yağışıyla karşılaşsam bunu şakaya alıp kendimi günün ‘anlam ve önemini’ anlatması için kürsüye davet ederdim. Ne çok konuşuyor ve ne kadar da az dinleniyordum?

O pazar akşamı “ha yağdı ha yağacak” dediğim kar aniden yağmaya başladı. Krizantemler göklerden patlatılan konfetiler gibi mutlu fakat ağır aksak bir şekilde omuzlarıma dökülüyordu.

Bir roman karakteri gibi bağırmak istiyordum o sıra:

(“Kaaar, nedennn yağar karrr?”)

Sahi, kar neden yağardı?

Bilmediğim cevaplarda daha fazla güreşemeyeceğimi biliyordum. Bu yüzden kendimi önümde duran kapısı açık ilk dükkâna attım.

Sarı sabun kokusu içime işlerken deli gibi terliyordum. Göz gezdirilince küçük olduğu anlaşılan bu dükkân, kapısında Brad Pitt posteri olan klasik berber dükkanıydı. Tüplü, siyah televizyonun çaprazında duran Marilyn Monroe, eteğinin açıldığı fotoğraftan bana bakıp tüm şehvetiyle göz kırpıyordu. Derken… Biri sanki dibimden ve o kadar da uzaklardan seslendi:

“Buyurun, tıraş mı olacaktınız?”

Burası büsbütün zamanın dışında kalmış, hâlâ duvarında 2011 yılına ait sararmış takvimi kullanan bir berber dükkanıydı kesinlikle. Artık emindim.

Bağırdım ya da sesimi bir tek kendim duyduğum için öyle sanıyordum.

“K-k-kes(!)” dedim.

– Sen şöyle otur. Bu Bey biter bitmez seni alacağım. Hem baksana kimse de yok zaten.

Haklıydı, kimse yoktu. Belki ben bile yoktum. Fakat otururken aynadan kendimle göz göze gelince sevindim. “İşte, ben buradayım(!)”

Sanıyorum ki kristal taştan yapılmış bir mekandaydık çünkü nereye baksam kendime rastlıyordum. “Sevmediği ot dibinde biter insanın” derdi babaannem, haklıymış.

Öyle uzaktım ki kendime, benle ben arasında sarp kayalıklar vardı. Aşılamaz, ulaşılamazdı.

Daldım sonra. Ne kadardır baktığımı bilmiyorum, gözümü kırpıştırdığımda sanki milyon ışık yılı uzağa gitmiştim.

Suyu terlemiş, içinde sadece vakur bir balığın volta attığı akvaryumdan başımı kaldırmadan sordum:

– Bu akvaryum senin mi?

– Evet, benim, dedi.

Anlaşılan makası elinde tutan adam, diğer berberler gibi insanın işine, uğraşına pek meraklı değildi. Susuyordu çokça ya da daha önceleri kimse onu dinlemediği için konuşmayı unutmuştu.

(Bir hayli zaman geçtikten sonra…)

“Hadi gel, sende sıra. Otur bakalım.” dedi.

Oturdum… Baktı.

Eline makası aldığı vakit gözlerini kızgın bir karga gibi dikti gözlerime. Bir vahşet ve ekseriyetle ağdalı bir koku geldi burnuma. Korkuyordum, evet korkuyordum. Elindeki diğer makasla bilediği saç makasını yaklaştırdıkça insan olduğumu ve hâlâ korkabildiğimi hatırladım. Sevindim.

“Yanlardan alayım mı? Favoriler nasıl olsun? Ense düz mü yoksa natürel mi?” sorularını bekledim bir süre fakat aramızda ikimizin de haberi olmadan imzalanan bir sessizlik anlaşması vardı. Sonra birden, sanki o an karar vermiş gibi:

O akvaryum var ya hani sorduğun? İçinde babaannem yüzüyordu. Bak, inanmazsın ama anlatayım… Bizimki Alzheimer olunca babamgil kalan aklı da zail olmasın diye balık aldı. Garibim, kim olduğunu unutmasın diye ona kendi adıyla seslenir ‘Hezo’ der dururdu. Hezo diye seslenirdi ve her sabah onunla hiç karşılaşmamış gibi yeniden tanışırdı.” “Merhaba, ben Hezo. Senin adın ne?”

Aslında iyi de oldu biliyor musun? Balığın hafızası da kısa süreli derler ya hani. Hah! Hâl böyle olunca her sabah tanışmaları farz olmuştu.

Ama hep düşündüm ben biliyor musun? İkisinden birisi, bir sabah ötekini hatırlasa sanki diğeri iyileşecekti. Olmadı, kimse bir diğerini tanımadı.

– Dünya’da bizi hatırlayan son insan da ölene kadar hâlâ yaşıyoruz demektir.

– Ha? Bir şey mi dedin?

– Efendim? Yok yok hayır favoriler çok kısa olmasın.

Çok kısa olmadı favoriler. Çünkü kesildikçe uzuyordu her kılın her biri. Makasın her şıklamasında daha bir gürleşiyordu sakalım. Oysa kime sorsanız köseydim ben onların gözünde.

Fakat, hayır! İşte görüyorum ki yanaklarımda uzun uzun, siyah siyah ipeksi ipler var. Dokundum, battı.

– Abi, abi elini kesiyorsun! Abi yeter tamam bilendi makas. (!) Abi…

– Ne?

– Elin diyorum, yarım saattir bilediğin makasla kesiyorsun.

– Adam nereye gitti?

– Hangi adam?

– Az önce, yanaklarımdaki ipleri kes diye ısrar eden köse adam?

– Abi bugün pazar, kapalıyız.

– Ne? Kapalı mıyız?

– Evet abi. Deminden beri “kar, neden yağar kar?” deyip durdun, anlamadım. Hava da günlük gülistanlık. Başına güneş mi geçti acaba?

– Yok, hayır… Aman neyse sen şu balığa yem ver unutmadan. UNUTURSAN ÖLÜR. Sonra ortalığı topla, çık.

Sonra sokağa attım kendimi. Kar hâlâ yağmaya devam ediyordu…

Ömer Hezarfen BOZKURT

odeonpetrovhic@gmail.com

8 thoughts to “BABAANNEM AKVARYUMDA | Ömer Hezarfen BOZKURT”

  1. Kim bilir hangimiz, kimin akvaryumunda dolaşanlardan ibaretiz. Tebrikler sayın yazar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir