Bir Bank Kaç Acı Taşır? | Zeynep AVAN

Gözden uzakta olmak istiyordu. Herkesten uzak, sessiz, karanlık bir oda olabilirdi mesela bulunmak istediği yer yahut yine karanlık ve sadece doğanın seslerini barındıran bir orman. Ruhundaki karanlık onu sarıp sarmalamak, aydınlığını yıkıp geçmek istiyordu. Kafası karışıktı, kafasının içinde duyduğu fısıltılar onun en büyük deliliğiydi ya da ani duygu-durum değişiklikleri. Eski bir dostu vardı kendisi gibi: Yeşim. Çok severlerdi birbirlerini, aynı zamanda çok da nefret ederlerdi. Çarpık bir ilişkiydi bu; genç kızın sahip olduğu tüm diğer ilişkiler gibi çarpık, düzensiz ve anlamsız.

İstanbul’un sokaklarını arşınlarken farkında olmadan Taksim’den Eminönü’ne kadar yürüdüğünü fark etti. Yorulmuştu, üstelik ruhunun tek istediği karanlıktı. Eminönü’nden biraz daha yürüyüp Gülhane Parkı’na ulaşmaya karar verdi. Her geçen adımda hızı yavaşlıyor, düşünceleri derinleşiyordu.

Aklında sürekli Yeşim vardı. Aynı kaderi paylaştığı ve şimdi yokluğun, sonsuzluğun kollarında olan zavallı arkadaşı ve yitip giden zavallı arkadaşlıkları… Yeşim sapsarı uzun saçlara, adının hakkını veren yemyeşil gözlere sahipti. İnce bir bedeni, mükemmel bir gülümsemesi vardı. İkisinin ortak noktası buydu belki de, ışıltı saçan gülümsemeleri… Arkadaşlıkları onun evinin yakınındaki bir parkta oturup ağladığı esnada Yeşim’in yanına gelip “Hey neden ağlıyorsun ufaklık,hayat ağlamak için çok kısa!” demesiyle başlamıştı ve Yeşim’in karanlığı, kendisini ele geçirip ölüme sürükleyene dek devam etti.

Yeşim öyle söylediğinde o şöyle cevap vermişti:  “Hayat gülmek için fazla uzun bazen…”

Ve Yeşim uzun, çok uzun bir kahkaha atıp bankta yanına oturmuştu. Yemyeşil bakir ormanları andıran gözlerini ona dikerek şöyle söylemişti: “Bak kızım karanlık hepimizin içinde var, onun seni ele geçirmesine izin verirsen yitip gidersin. Benim uzun, çok uzun ve acı dolu bir hikâyem var, anlatırım işte o zaman ağlarsın. Sen şimdi burada neye ağlıyorsun aşk acısı falan mı?!” Son cümledeki siteminde gözlerini öyle bir devirmişti ki onun içinden kalkıp Yeşim’in suratına bir yumruk geçirmek gelmişti.

“Sadece senin acıların mı var bayan ukala?! Hepimizin kendi acıları var, benim hikayemi anlatsam belki de ağlayan sen olursun. Bilemeyiz, bu ne ukalalık ben anlayamadım!”

“Peki o zaman ilk kim anlatıp, diğerini ağlatıyor bakalım?”

“Sen ciddi misin? Hiç tanımadığım, bilmediğim birine gelip bankta yanıma oturdu ve birkaç ukala cümle kurdu diye hayatımı mı anlatayım?”

“Evet aynen öyle yap, bu bir fırsat. İnsanlar tanımadığı birine yaşadıklarını anlatabilmek için psikologlara gidip onlarca para bayılıyor.”

“Demek bu bir fırsat?”

“Evet aynen öyle, istersen önce ben anlatayım?”

“Peki, anlat bakalım dinliyorum.” ve Yeşim amcasının çocukluğundan beri olan istismarından anne babasının umursamazlığına, sonrasında amcasının bundan güç alarak tecavüz etmesine ve babasının kendisini “orospu” olmakla suçlayıp evden atmasına kadar her şeyi anlattı. Gözlerinde öyle bir ateş vardı ki herkesi yakıp kül edebilirdi bu öfke.

“Ve bende erkek arkadaşımla yaşıyorum, arada bir dayak yiyorum ama amcamın tecavüzlerinden ve babamın beni suçlamasından, annemin umursamayan davranışlarından iyidir.”

O ne diyeceğini bilememişti. Kendisinin de bir tecavüz hikayesi vardı ama en azından ailesi yanındaydı, gerçi ailesi bilirse hala yanında kalır mıydı? İçine korku düştü ve asla anlatmamaya, susmaya karar verdi. Yeşim’e uzun uzun baktı,  o da kendisi gibi en fazla 15-16 yaşlarında olmalıydı. Yaşadıkları bu korkunç, katıksız şiddet yaşlarının boyunu fazlasıyla aşmıyor muydu? Reva mıydı 15-16 yaşlarında iki kızın alışveriş yapması, gezmesi gerekirken bankta oturup yaşadıkları tecavüzleri konuşmaları… Hayat ne kadar da acımasızdı, bunları yaşatanlar insan mıydı yani?! Onun içindeki öfke de en az Yeşim kadar fazlaydı. O da kendi hikayesini, yaşadığı tecavüzü anlattı ve sonra Yeşim ona son derece içten bir şekilde sarıldı. Gözleri nemli, sesi çatlaktı.

“Artık hiç ayrılmayacağız…”

Ve ayrılmadılar da, ta ki Yeşim altın vuruş yapıp 17 yaşında, yani tanışmalarından 1.5 sene sonra ölüp gidene dek.

Yeşim’in ölümü aklına düştüğünde Gülhane Parkı’na ulaşmıştı. En yakın çimenlere kendini attı ve uzun uzun ağladı. Bir daha öyle bir arkadaşı olmamıştı. Yeşim onun kader ortağı, onu gerçekten anlayan tek insandı. Ölümünün üstünden, onu Taksim’de boktan bir pansiyon odasında kolunda morluklarla, gözleri kapalı uyur gibi bulmalarının üzerinden tam 6 yıl geçmişti. Ama o hala düşündükçe böyle kötü oluyordu. İnsan bile denilemeyecek yaratıkların zavallı küçük kızlara, çocuklara uyguladığı şiddetten böylesine intihar ederek kaçmaya çalışan kaç genç beden vardı kim bilir… Yattığı çimenlerden doğruldu, gözyaşlarını sildi ve sonsuza dek en yakın arkadaşı olarak kalacak Yeşim’in yalnız mezarına doğru yola koyuldu.

Mezara geldiğinde yine gözleri yaşlanmıştı, mezarın başına oturdu ve uzun uzun konuştu. Geçen yıllarda yaşadığı aşk acılarından, aile sorunlarından, ülkenin durumundan falan bahsetti.

“Sen olsaydın çok söverdin bana… Aşk acısı yüzünden günlerce ağladım, ama aklıma her geldiğinde tanışmamızda söylediklerini hatırlayıp güldüm… İşte öyle ailemle de bazen sorunlar yaşıyorum ama şu aralar iyiyiz… Ülkede biraz ekonomik kriz var ama atlatırız Evelallah… Ben iyiyim, beni merak etme…”

O sırada telefonu çaldı. Annesi arıyordu, yemeğe bekliyordu herhalde.

“Gitmem lazım Yeşim, biliyorum gelmemi istemezdin ama ben yine geleceğim. Görüşürüz dostum…”

Oturduğu yerden kalkıp evin yolunu tuttu.

Zeynep AVAN

excantre@gmail.com

2 thoughts to “Bir Bank Kaç Acı Taşır? | Zeynep AVAN”

  1. Sitenizi Facebook üzerinden bu yazıyla keşfettim ve bu yazı beni çok etkiledi günümüz olaylarına çok naif değinmişsiniz iki arkadaşın dostluğuyla tebrik ederim.

  2. Yazı biraz uzun soluklu. Okumak sabır istiyor. Yazarın, genel olarak konu seçimi güzelse de yeterince iyi anlatamadığını düşünüyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir