Bir Cinnet Her Şeyi Çözer | Anıl AKSOY

Genç adam bir sigara yaktı kapalı alanda sigara içme yasağına inat. İkinci nefesinde sigara söndü ve tekrar yaktı. Üç nefes çekti ve sigara tekrar söndü, sigarayı tekrar yaktı, tekrar ve tekrar. Akan kan öylesine sarmıştı ki vücudunu, affedilmez bir günaha düşmenin verdiği orgazmla saçlarından damlıyor ve sigarasını söndürüyordu. Kan zifire karışıyor ve ruhu her dumanda biraz daha yanıyordu. Yetmemişti, ne zaman yeterli geleceğini de bilmiyordu. Hayatında ilk defa rahatlamış hissediyordu kendini, ilk defa arındığını hissediyordu iliklerindeki katran karası hayal kırıklıklarından. Şöyle bir etrafına bakındı, Rönesans döneminden bir yağlı boya tablo misali kollar, bacaklar, iç organları dışarı çıkmış cansız bedenler ve duvarlara sıçramış kan. Hayatındaki en mutlu gün aklına geldi o an, o manzaraya bakmanın o günden daha fazla haz verdiğini fark etti.

Babasının tayini yüzünden altı ay önce gelmişlerdi bu bok çukuruna. Memleketin bir doğusundan bir batısına. Ona sorulmamıştı gelmek isteyip istemediği, sorulsaydı bu insan kalabalığı içinde yaşamak istemediğini söyler, bir lokma bir hırka kalırdı ait hissettiği yerde. Hiçbir zaman çokta gözü olmadı, az ile yetinmeyi bilirdi. Memur çocuğu olduğu için değil, keza ailesinin hali vakti yerindeydi babasının aldığı rüşvetler sağ olsun. Ama genç adam bunları hiçbir zaman istemedi. Hatta birkaç kez babasını ihbar etmeyi bile düşündü, kendi ahlak kuralları çerçevesinde babasının haksız kazançları onu öldürmeye bile değerdi. Her zaman kendine yetti. Öyle ki çok istediği gitarını bile vücudu bitkin düşercesine çalışıp kendi aldı. Gitar çalmayı kendi kendine öğrendi, eski okulundaki müzik hocası çok iyi bir müzik kulağı olduğunu söylemişti ve haklıydı da. Kendi kendine nota öğrendi, kendi kendine ritim çıkardı, bu süre zarfında pratik yapmak için dışarıya dahi çıkmadı sigarası bittiği zamanlar hariç. Zaten pek fazla arkadaşı yoktu, olmasına ihtiyacı da yoktu. Çok iyi iki dostu vardı, onu anlayan, düşüncelerini hisseden, bu yüzden başkalarına ihtiyaç duymadı hiçbir zaman. Eski okulunda dahi o iki dostu haricinde kimseyle konuşmaz, sessiz sakin takılır, derslerine odaklanırdı. Yemeklerini tek başına yer, her yemekten sonra okulun arkasındaki yerine gider ve ders başlangıcına kadar sigarasını içer, kitabını okurdu. Çok fazla sigara içer ve çok fazla kitap okurdu. Yakışıklıydı genç adam, uzun boylu, hafif atletik vücutlu ve uzun saçlı. Saçlarını sadece temmuz aylarında bir santimi geçmeyecek şekilde kestirirdi, kendisi haricinde birinin dokunmasından nefret ederdi, annesi dâhil. Saçları yüzünden okulda çok problem yaşadı. Okuldaki ilk senesinde aynı dönem içerisinde on defa kılık kıyafet yönetmeliğine uymadığı için disiplin kuruluna sevk edildi. Babasının okula bağışladığı klimalar ve derslerinde gösterdiği başarılardan dolayı bir süre sonra okul yönetimi de kılık kıyafetine göz yumdu. Hiç âşık olmamıştı, zaten aşka da inanmazdı. Aşk ona göre insanı küçük düşüren bir duyguydu. Popüler olmayan yahut popülaritesi geçmiş şarkıları dinler, popüler olmayan filmler izler, televizyondan nefret ederdi. Müzik haricinde bir diğer ilgi alanı da kılıç ve bıçaklardı, özellikle samuray kılıçlarına karşı tarif edilemez bir ilgisi vardı.

“Ölümün zarafetini taşıyor bu aletler.” demişti yakın arkadaşlarından biri ilgisini merak ettiğinde. Ona göre bir samuray kılıcı ile ölmek kadar asil ve zarif bir ölüm şekli varsa o da kollarındaki atardamarları dikey kesip intihar etmekti.

Dönem ortasında okul değiştirdiği için devlet okullarının prosedürleri ile uğraşmayıp şehrin köklü özel okullarından birine kaydoldu. Hiç istemiyordu özel okula gitmek. Oradaki dededen zengin çocuklarla vakit geçirmeyi bırak, hayatın zorluklarını tatmamış herhangi bir insana dahi tahammülü yoktu ve o okulda okuyan züppelerle altı ay geçirmesi gerekiyordu. Babasıyla büyük bir kavga ettiler okul mevzusu ile alakalı. Öyle ki annesi aralarına girmeseydi yumruk yumruğa birbirlerine girme raddesine gelmişlerdi. Biraz sakinleştikten sonra hiç istememesine rağmen babasının kararına uyup özel okula gitmeye razı geldi. “Sadece altı ay, gider gelir derslerimle ilgilenir ve kendi yoluma giderim.” diye geçirdi içinden. Tek iyi yanı özel okul olduğu için devlet okullarındaki gibi saçına karışılmayacak olmasıydı. Okuldaki ilk bir ayında birkaç öğretmen harici kimse ile konuşmadı ve kimse ile tanışmadı, gerek de duymuyordu. Tahmin ettiği gibi sınıf şımarık zengin piçlerinden geçilmiyordu. Hal ve hareketlerine her geçen gün biraz daha irrite olmaya başlamıştı şimdiden. Elinde olsa hepsini zevk için öldürürdü. Eski okulundaki gibi okulun arka tarafında bir yer buldu kendine ve boş zamanlarını burada tek başına geçirmeye başladı. Haftada bir yahut iki defa yakın arkadaşlarıyla beş dakikayı geçmeyen telefon görüşmeleri haricinde ailesiyle bile konuşmuyordu.

İkinci ayın başında bir bar keşfetti okulunun olduğu muhitte. Bira ucuz, müzikler güzel ve içeride sigara içilebiliyordu. Saçları uzun olduğu için lise öğrencisi olduğu belli olmuyordu ve bar çalışanları da yaşını belli etmediği için gelip gitmesinde sıkıntı çıkarmıyordu.

Üçüncü ay neredeyse haftanın beş günü okuldan çıkıp üstünü değiştiriyor, saat altı civarı bara gelip asma katın en dipteki masasına oturuyor ve saat on bire kadar birasını içip kitabını okuyordu. Hafta içi olduğundan mekân pek kalabalık olmuyordu ve bu onun orada rahat etmesi için geçerli sebeplerden biriydi. Bir salı gecesi üçüncü birasındayken alt kattan gürültüler duydu. Normalde tenezzül dahi edip kafasını kitabından kaldırmaz, silahlı çatışma çıksa dahi yerinden kalkmazdı ama asma katın tırabzanlarından aşağı bakıp ne olduğunu görmek istedi. Alt katta birkaç kişi garsonlarla oldukça sesli tartışıyordu. Biraz dikkatli bakınca bunların sınıfındaki zengin çocukları olduğunu gördü. “İnsanların paranın satın alamayacağı şeylerin olduğunu idrak etmesi ne kadar güzel” diye geçirdi içinden. Zengin çocukları biraz seslerini yükselttikten sonra bardan çıkıp gittiler. Onlar gittikten bir saat sonra da birasından son yudumunu alıp eve gitmek üzere masasından kalktı. Alt kata hesabı ödemeye indiğinde yine tanıdık bir sima ile göz göze geldi. Kasada duran kız da onların sınıfındaydı. Kız genç adamı görünce gözleri kocaman konuşmaya başladı:

“Sen sınıfa yeni gelen çocuksun değil mi?”

“Borcum ne kadar?”

Kız biraz bozulmuş “On beş lira” dedi sadece. Genç adam hesabı ödeyip bardan ayrıldı.

Ertesi gün son üç dersleri boştu, kış olmasına rağmen hava ılıktı. Dersi boş olmasına rağmen okuldan çıkmasına izin verilmiyordu. Genç adam kendi yerine gittiğinde bardaki kızı orada gördü. Sadece karşısındaki tomurcukları belli belirsiz görünen ağaçlara bakıyor ve sigarasını içiyordu. Genç adam yerinin işgal edilmesine fazlası ile sinirlendi. Kızın bir metre yakınına gelene kadar geldiğini fark etmedi:

“Burası benim yerim. Lütfen gider misin?”

Kız sakince kafasını genç adama döndü, sigarasından büyük bir nefes aldı ve konuşmaya başladı;

“Bu okulda bir tek yalnız kalmak isteyen sen değilsin!”

“Orası beni ilgilendirmez, burası benim yerim ve kimseyi yerimde istemiyorum!”

Kız oturduğu yerden kalktı, sigarasından bir nefes daha aldı ve dumanı genç adamın yüzüne üfledi;

“Gitmezsem ne yapacaksın? Vuracak mısın? Yoksa sigara içtiğimi hocalara mı ispiyonlayacaksın? Öyle bir hata yaparsan sen de yanarsın bilmiş ol! O yüzden ya otur yanıma efendi efendi sigaramın bitmesini bekle yahut siktir git! Benim derdim bana yetiyor bir de sizin gibi zengin piçleri ile uğraşamam!”

Bu konuşma üzerine genç adam biraz şaşırdı. Genelde insanlar ondan çekinirlerdi fakat kız çekinmeden ağzına geleni söylemişti. Gerçekten de ağaçlara boş boş bakmasından kafasında binlerce düşüncenin ışık hızında hareket ettiği anlaşılıyordu. Normal şartlarda oradan giderdi fakat kızın yanına oturdu. Bir sigara yaktı ve kıza da uzattı. Hiç konuşmadan sigaralarını içtiler. Kız birden sessizce ağlamaya başladı. Ne olduğunu sormak istedi fakat üzerine vazife olmadığından sessiz kalmayı tercih etti. Kız cebinden sigara paketini çıkarttı ve bir sigara daha yaktı. Sigarasından yine derin bir nefes çekip konuşmaya başladı:

“Ben burslu okuyorum burada, hem burslu hem yatılı. Ailem uzakta ve ben iki senedir ailemden uzağım. Babam bir çelik fabrikasında çalışıyor, annem ev hanımı. İki de kardeşim var biri önümüzdeki sene liseye başlayacak. Okulun burs sınavını kazandığımda gelmek istemedim. Bizim yaşadığımız şehir öyle çok büyük bir şehir değil, hatta kasaba sayılır. Büyük şehrin derdi de kendi gibi büyük olur malum. Babam çok ısrar etti gelmem için. Benim hiç niyetim yoktu. Zaten kıt kanaat geçiniyoruz bir de ben aileme külfet olmak istemedim ama babam çok ısrar etti. Dedem onu okutmamış, çok zoruna gitmiş okuyamamak. “Babam beni okutamadı, ben gerekirse yirmi dört saat çalışır yine de seni okuturum!” diyince bir şey diyemedim, geldim bu lanet şehre. Onlara yük olmamak için hafta sonları kafelerde, restoranlarda harçlığımı çıkartıyordum. O barda da dün çalışmaya başladım. Şimdi sen diyeceksin ki barda çalışmaya yaşın yetiyor mu? On sekizime bastım iki gün önce. Yurt müdürü ile de konuştum normalde on birden sonra yurda giriş yasak ama bana tolerans tanıdı on ikiye kadar. Ben de barda çalışmaya başladım dün itibari ile. Dündar, benim erkek arkadaşım, daha doğrusu erkek arkadaşımdı. Okulda pek yan yana gelmeyiz, göz önünde olmayı seven biri değilimdir. O yüzden arkadaşları ve şimdi de sen hariç kimse bilmez okulda sevgili olduğumuzu. Ben de bilinsin istemiyorum zaten, bir de bu şımarık zengin kaşarların dedikoduları ile uğraşacak gücüm yok. Barda işe başladığımı söyleyince geldi beni götürmek için, dün akşam o yüzden kavga çıktı garsonlarla. İlk günden işimden edecekti beni orospu çocuğu, zor ikna ettim patronu. Bir sürü dil döktüm, yalvardım. Ona kızıyorum zaten, ya ben böyle yalvaracak biri değilim ama aileme daha fazla yük olmamak için bunlara katlanmak zorunda kalıyorum işte. Bakma, iyi çocuktur Dündar. Evet, fazla şımarıktır takdir edersin ki ama kimseye öyle bir kötülüğü dokunmaz, yaptıkları tamamen şımarıklıktan. Sen gelmeden önce ayrıldık. Bastı gitti nereye gittiyse. Bunları sana neden anlatıyorum onu da bilmiyorum ama artık konuşmazsam patlayacakmışım gibi hissediyorum. Bazı şeyler inan ki bünyeme çok ağır.”

Genç adam büyük bir sakinlikle dinledi kızı. Telefonunu çıkardı ve bir sigara daha yaktı. Şarkı eşliğinde ağaçlara bakarak içtiler sigaralarını, söyleyeni gaibin bilinmezinde. Bir ara kıza baktı, gözleri ciddi manada dolmuştu. Konuşmak, bildiğince tavsiye vermek istedi içini rahatlatmak adına ama genç adam sessiz kalmayı seçti. Sigaraların dumanının altında fısıldıyordu gaipteki adam:

“Cut myself on angel’s hair and baby’s breath. Broken hymen of your highness I’m left black.” 

Devamındaki günlerde kız barda çalıştığı için ara ara sohbet etme fırsatı buldular fakat genç adam okulda sessizdi. Zaten kız da sürekli Dündar ve arkadaşları ile olduğundan okul içinde görüşmüyorlardı. Sohbetleri genelde dersler ve müzik üzerineydi. Gün geçtikçe kız ile muhabbetleri koyulaşmaya, dersler ve müzik harici konulardan da konuşmaya başladılar.

Dördüncü ay artık kızla sadece barda değil okulda da oldukça koyu sohbetler ediyorlardı. Sanki yıllardır birbirlerini tanırmışçasına hayatlarında olanı biteni birbirlerine bütün çıplaklığı ile anlatıyorlar; kız, Dündar ile tartıştığında, genç adam babasıyla kavga ettiğinde ilk önce birbirlerini arıyorlar, birbirleriyle paylaşıyorlardı. Yakın arkadaşları haricinde biriyle kısa sürede bu kadar derin bağ kurduğunu hatırlamıyordu. Bir gece kızın büyük ısrarları ile Dündar ve arkadaşları ile de resmi olarak tanıştı. Aralarına girince aslında dışarıdan göründüğü kadar züppe ve sığ tipler olmadıklarını kavradı ve insanlara ön yargı ile yaklaştığı için ciddi manada kendisi ile iç çatışma yaşar duruma geldi.

Beşinci ayında artık okulda bilinen ve sevilen biri haline geldi. Dündar ara ara onu bardan alıp arkadaşları ile şehri gezdiriyor, yemekler yeniyor, sahilde güvenliklerden gizli hep beraber içilip dağıtılıyor, evlerde sabahlanıyordu. Bu durumu yakın arkadaşları ile de paylaştığında onlarda şaşırmışlardı çünkü genç adam bunları yapmazdı, yalnızlığın hayattaki en büyük nimet olduğuna ve kaybedilmemesi gereken bir şey olduğuna, kaybedildiğinde gerçek bir kaybeden olunacağını düşünürdü. Ayın yirmi birinde kızın ve Dündar’ın ısrarına karşı onlarla gitmeyi değil yalnız takılmayı tercih etti. O gün doğum günüydü ve doğum günlerini hep tek başına kutlardı. Öyle de oldu, o gece bara gelip normalinden fazla içti. Barın boş olmasından dolayı istediği müzikler çalındı, kendini müziğe ve yeni Palahniuk romanına kaptırdı. Öyle ki saatin nasıl geçtiğini dahi anlamamış, saat gece yarısına yaklaştığında kitabından kafasını kaldırabildi. Toparlanıp eve gitmeye hazırlanırken kızın asma katın merdivenlerinden yavaş adımlarla çıkıyor olduğunu gördü, elinde oldukça uzun bir paket vardı. Kız, genç adamın yanına geldi, paketi masanın üzerine bıraktı ve genç adama sarıldı:

“Doğum günün olduğu bilmeyecek kadar aptal gözükmüyorum oradan değil mi?”

“Hayır, gözükmüyorsun, daha ziyade bunu ciddiye alıp düşünceli davranan bir aptala benziyorsun.”

Kız gülümseyerek oldukça yavaş bir tokat attı genç adama, birbirlerine bakıp gülümsediler:

“Doğum günün kutlu olsun arkadaşım.”

“İyi ki varsın ulan.”

“Tabii ki, ben olmasam yerler oğlum seni bu bok çukurunda. Al bakalım bu da hediyen.”

Genç adam masanın üzerindeki paketi aldı, biraz ağırdı, şöyle bir salladı fakat bir şey anlamadı. Paketten siyah ahşap bir kutu çıktı:

“Tahmin ettiğim şey mi bu?”

“Aç da kendin gör.”

Genç adam ahşap kutuyu açtı, kutunun iç kısmı kırmızı kadife kumaş ile kaplıydı ve kutunun içinde baştan aşağı simsiyah bir samuray kılıcı duruyordu. Kılıcı eline aldı ve kınından çıkarttı. Barın karanlığını aydınlatacak kadar güzel parlıyordu. Masadaki bardak altlıklarından birini aldı ve kılıcın keskin tarafını sert kartondan bardak altlığına dayadı, tereyağı keser gibi kesildi altlık:

“Sana doğum gününde ne hediye alsam diye düşünüyordum fakat bir türlü bir karara varamamıştım, Geçen hafta Dündar ile annesine anneler günü için hediye alacaktık ve aile dostları olan bir antikacıya gittik. O hediye seçerken ben öylece dükkânın içinde geziniyordum ve raflardan birinde bunu gördüm, adamın dediğine göre orijinal Japon çeliğiymiş, ‘Normalde paha biçilmez bunlara fakat elimden çıkartmam lazım. Bana geleli on sene oluyor ve bu zamana kadar kimse almadı.’ dedi ama Dündar ile konuştum ve bir şekilde adamı ikna ettik. Nasıl beğendin mi?”

“Beğenmek ne kelime, hayatımda aldığım en değerli doğum günü hediyesi bu.”

Genç adam kılıcı bar koltuğuna attı ve kıza sıkı sıkı sarıldı. Normalde insanlar ile yakın temastan kaçınırdı ama o an kıza sarılmak istedi bırakmak istemezcesine.

Altıncı ayda sene sonu sınavları vesaire derken pek fazla vakit geçiremediler. Kız sabah akşam ders çalışıyordu öyle ki bardaki işinden bu sebeple ayrılmıştı. Gün içinde birkaç saat konuşabiliyorlardı ve ciddi manada kız ile sohbet etmeyi oldukça fazla özlemişti. Ay ortasına gelirken bir pazartesi kız okula gelmedi. Bir sonraki hafta sınavlar başlıyordu ve daha iyi hazırlanmak için okula gelmediğini, yurtta ders çalıştığını düşündü. Salı günü de okula gelmedi, çarşamba, perşembe derken sınavların başladığı pazartesi de okula gelmedi kız. Sınav çıkışı direk kızın yurduna gitti. Zor bela izin alıp kızın odasına çıktı. Kapıyı tıklattı, ses gelmedi, bir defa daha tıklattı, yine ses gelmedi ve direk odaya girdi. Özel okul yurdu olduğu için odalar tek kişilikti ve odaya girdiği anda yere yıkılması bir oldu. Kız kanlar içinde yerde yatıyordu. Çığlık atmak istiyordu fakat ses tellerine kan oturmuştu. En sonunda dayanamadı ve avazı çıktığı kadar bağırdı. Yurt müdürü, güvenlikler, herkes kızın başına toplanmış ambulansın gelmesini bekliyorlardı. Kısa sürede ambulans geldi ve görevliler kızın cansız bedenini siyah ceset torbasına koyup gittiler. Ne yapacağını bilemez halde sadece boşluğa baktı bir süre ağlayarak. Yurt görevlileri onu odadan çıkartmaya uğraştılar, başaramadılar. Gece inmiş ve genç adam halen odanın kapısı kapalı duvar köşesinde oturmuş boşluğa bakıyordu. Olanlara anlam veremiyordu bir türlü. Yerinden kalktı ve kızın masasına oturdu, masada duran fotoğraflarına baktı, genç adam fotoğraf çektirmeyi sevmezdi ama o akşam kızı kıramamış ve hatıra olarak bir fotoğraf çektirmişlerdi. Fotoğrafı almak için çerçevenin kapağını açtı, fotoğrafın altında bir kâğıt vardı. Fotoğrafı ceketinin iç cebine koydu, kâğıdı açtı, ilk cümlelerden intihar mektubu olduğunu anladı ve bu sefer daha şiddetli ağlamaya başladı. Bir sigara yaktı ve mektubu okumaya başladı, ortalarına doğru üzüntü yerini tarifsiz bir öfkeye bıraktı, öyle ki ruhunu bir karanlığın kapladığını hissetmeye başlamıştı.

Ertesi gün öğle arasından önceki dersin bitiminde gitti okula. Önce hizmetli odasından sınıfın anahtarını aldı gizlice, sınıfın dışında ders bitimini bekledi ve öğretmen çıkar çıkmaz kimsenin sınıftan çıkmasına izin vermeden sınıfa girdi, kapıyı kapatıp üzerinden kilitledi ve anahtarı alıp cebine koydu. Bağırdı ses telleri yırtılırcasına:

“Ne yaptın lan sen?”

“Ne yapmışım lan?”

Dündar ayağa kalktı, o da üzgün ve uykusuz görünüyordu:

“Nasıl yaparsın lan? O kız seni köpek gibi seviyordu sana hiç laf söyletmezdi, nasıl yaparsın lan? Nasıl ona tecavüz edersin? Siz niye ses çıkarmadınız lan? Çok mu eğlendiniz o kız yardım isterken izleyip içmek çok mu eğlenceli geldi size ha?

“Bak, uyuşturucu aldık hepimiz, sonradan geldi eve, haberi bile yoktu, beni azarladı herkesin önünde ot içiyoruz diye, bir anlık sinirle oldu, kendimde değildim, hiçbirimiz kendimizde değildik, hâkim olamadım kendime, intihar edeceğini bilsem yapar mıydım lan? Bak sakin ol, anlıyorum şu an çok sinirlisin ama lütfen bırak o kılıcı elinden, delice bir şey yapma.”

Genç adam kılıcını kınında çıkardığının farkında bile değildi. Sağ elini kaldırdı, kılıca baktı, diğer cebinden telefonunu çıkardı, müzik çaların sesini sona getirdi, şarkı başladığı anda gözleri karardı. Kendinden beklenmeyecek bir atiklikle Dündar’a atıldı ve sol kolunu kesti, yüzünde delice bir gülümsemeyle kılıç darbelerini rastgele indiriyordu, sınıftaki herkes çığlıklar atıyor, kapıyı yumrukluyor, dışarı çıkmak ve canlarını kurtarmak istiyorlardı ama hepsi bir yere toplandığı için genç adamın işi daha da kolaylaşmış, hepsini sıradan biçmeye başlamıştı. Genç adam derin bir kana susamışlıkla sınıftakileri biçerken telefondan yükselen sözler akan kana karışıyordu:

“A puppet of their sick perversion’s appetite.  Will I be trapped inside this hell until I die?”

Genç adam bir sigara yaktı kapalı alanda sigara içme yasağına inat. İkinci nefesinde sigara söndü ve tekrar yaktı. Üç nefes çekti ve tekrar söndü, tekrar yaktı, tekrar ve tekrar. Akan kan öylesine sarmıştı ki vücudunu affedilmez bir günaha düşmenin verdiği orgazmla saçlarından damlıyor ve sigarasını söndürüyordu. Kan zifire karışıyor ve ruhu her dumanda biraz daha yanıyordu. Yetmemişti, ne zaman yeterli geleceğini de bilmiyordu. Hayatında ilk defa rahatlamış hissediyordu kendini, ilk defa arındığını hissediyordu iliklerindeki katran karası hayal kırıklıklarından. Şöyle bir etrafına bakındı, Rönesans döneminden bir yağlı boya tablo misali, kollar, bacaklar, iç organları dışarı çıkmış cansız bedenler ve duvarlara sıçramış kan manzarası. Hayatındaki en mutlu gün aklına geldi o an, o manzaraya bakmanın o günden daha fazla haz verdiğini fark etti.

Akan kan tüm vücudunu kaplamış ve saçlarından süzülüyordu, kendini yorgun hissetmiyordu, saçlarını yanda topladı ve kandan sulanmış saçını iki eliyle sıktı ve arkadan topladı. Bir sigara yaktı, kızı düşündü sadece, “Bunu yapmamı hiçbir şekilde istemezdin, biliyorum ama hak ettiler.” dedi kendi kendine sigarasını içerken. Kapının önüne neredeyse bütün okul toplanmıştı ve kapıyı yumrukluyorlardı fakat genç adam gürültüye aldırış etmiyordu.

“Eee, kestin hepsini rahatladın mı?” sağına döndüğünde kızın siluetinin yanında oturmuş sigarasını yakarken gördü:

“Neden yaptın? Hadi onlar orospu çocuğu, tamam hak ettiler belki, belki hepsi değil, ama anlamıyorum, daha dört ay önce tanıdığın biri için on sekiz kişiyi öldürmek biraz aşırı değil mi?”

“Onların hepsi senin ölümünden mesul, ne yapsaydım cezasız mı kalsalardı? Şimdi diyeceksin ki intihar mektubunu neden polise götürmedin? Ne olacaktı götürsem? Hepsi saygın ailelerin çocukları, en fazla iki, bilemedin üç ay yatarlar çıkarlar, belki o kadar bile yatmazlardı. Seni bu hayattan kopardılar, sonuç olarak bedelini canları ile ödediler, bence adil bir alışveriş.”

“Vay be, sen misin bu memleketin zaptiyesi de adalet dağıtıyorsun? Hem ben değmem ki böyle bir şey yapmaya.”

“Değersin, sen benim arkadaşımsın, yaptığım az bile, ailelerini de kesmem lazımdı.”

“Onları polise vermedin ama şimdi sen gireceksin hapse.”

“Merak etme, onun için de planım var, önce şu sigarayı içeyim.” kızın siluetine karşı gülümsedi ve sigarasından büyük bir nefes çekti.

Kapıyı ancak kırarak açabildiler ve sınıfa girdiklerinde her yerde insan uzuvları, iç organlar ve kan vardı. Sınıfa girenler gözlerine inanamadı, birkaç öğretmen koridora kustu. Biyoloji öğretmeni Sami, cam kenarında oturan genç adamın yanına gitti. Genç adamın en sevdiği ve en çok saygı duyduğu öğretmeniydi Sami Öğretmen, bunu da kendisine birçok defa söylemişti. Sami öğretmen genç adamın yanına geldiğinde sol elinde kılıcı, sağ elinde yarım sigarası, kafası öne düşmüştü, cansız. Genç adamın kafasını kaldırdığında mutlu bir ifade vardı yüzünde ve iki kolunda dikey ve derin kesikler, değer verdiği bir arkadaşı ile buluşmak üzere.

“Kimseyi kandırmak gibi bir niyetim yoktu. Sadece hiçbiriniz “gerçek ben”i göremediniz.”

Aizen Sousuke – Bleach

Anıl AKSOY

anil_aksoy_41@hotmail.com

Anıl AKSOY

Anıl Aksoy 17.09.1991 yılında dünyaya gelmiştir. 2001 yılından itibaren sıkı bir rock dinleyicisi olan Aksoy, 2013 yılında yazmaya başlamıştır. Leyli Sanat'taki yazınsal faaliyetini “Süper bir yazar olmak yahut yazdıklarımla birilerinin hayatını değiştirmek gibi bir amacım yok. Bir mevzum var ve okuyan kişinin bu mevzuyu kavrayıp derdini anlıyorum demesi benim için yeterlidir.”cümleleri ile açıklar.
Anıl AKSOY

Latest posts by Anıl AKSOY (see all)

One thought to “Bir Cinnet Her Şeyi Çözer | Anıl AKSOY”

  1. Gerçeği edebi dildeki karşılığını her satirda alabilmek gerçekten mutlu etti beni. Yazının girişi biraz daha farklı olabilirdi. Farklidan kastım biraz daha özgün baslayabilirdi.
    Kurgusu hoş olmuş ancak betimlemelerde renk katmayı düşündüğünü tahmin ederekten detaylara boğulduğunu düşünüyorum yazının.
    Uzun soluklarını yazılan yazıları çok severim ama bir yerde ne zaman biter demedim değil. Bu dediğim gibi kurgu ile alakalı değil gereksiz detaylar idi.
    Şunu da ek olarak söylemek isterim. Yazılarında özgünlüğünü yakaladığını dusunuyorum.
    Bu yazılan yazıları tahmin ettiğim kişi sayısı üç idi İlkerin olmaması nedeniyle ikiye inmiş oluyor. Diğeri de bende kalsın 😊
    Emeğine sağlık diyorum 👏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir