Bir İstanbul Rotası 4: İstanbul’un Gökkuşağı Beyoğlu | Neslihan DEMİRHAN

İstanbul’u rahatça ve serin serin gezmenin pek mümkün olmadığı yaz aylarında bir seferliğe mahsus İstanbul’un göbeğini seçtim. Çünkü haziran bende her zaman canlılık ve gökkuşağı hissi uyandırır.

Uyarı: Bu gezi bolca kültürlü, birazcık toplumsal mesajlı olacak.

Ulaşım için bilgiyi es geçip Taksim Meydan’a geldiğinizi farz ederek başlayalım. Şöyle bir meydan turu atıp Taksim hacısı olduktan sonra direnişi ile iyice ünlenen Gezi Parkı’na uğrayalım. Yanında her zaman kitap taşıyan bir insansanız burada serin ve keyifli dakikalar geçirebilirsiniz.

Meydandan İstiklal Caddesi’ne doğru yöneldiğinizde sol tarafınızda kalacak olan Sıraselviler Caddesi’ne girer girmez hemen göreceğiniz Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi ile başlayalım. 1880’de mimar Vasilaki İonnidi tarafından inşa edilen kilisenin dili olsaydı Dünya savaşlarından, İstanbul’un işgalinden, büyük şehre ilk göçlerden, kanlı 1 Mayıs’tan, ilk onur yürüyüşünden, Beyoğlu’nda açılmış ilk restorandan, günümüzdeki konseptli kafe çılgınlığının ilk adımlarına kadar pek çok siyasi, toplumsal ve kentsel dönüşümün en güzel anlatıcısı olurdu. Tarih bilgimizi baştan sona değiştirebilecek gözlere sahip bu muhteşem yapının ne yazık ki dili yok. İnşa edilmeden önce bulunduğu yerde ahşap bir kilise ile avlusunda Rum mezarlığı vardı. Mezarlık taşındıktan sonra eklektik mimarinin[1] İstanbul’daki en güzel örneklerinden biri olan Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi inşa edildi. Fazla kalabalık ve yerli, yersiz turist dolu olacak ama pazar günü erken saatlerde bu geziye başlamanızı ve bu kilisede Ortodoks ayini izlemenizi öneririm.

Hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz Surp Harutyun Ermeni Kilisesi ise Aya Triada’nın yan sokağında yer alıyor. Başlangıçta ahşap olarak inşa edildiği sanılan kilisenin günümüzdeki halini 1895’te Patrik Madteos İzmirliyan’ın döneminde Hovhannes ve Mıgırdiç Esayan kardeşler kargir olarak inşa etmiştir.

İstiklal Caddesi’ne geri dönüp bu kez sağ tarafımıza bakarak ilerlediğimizde Fransız Konsolosluğu’nun hemen arkasında kalan Surp Hohvan/Ovan Vosgeperan Kilisesi’ni görüyoruz. 1837 yılında inşa edilen kilise zamanla tahrip olup yanmıştır. 1863 yılında inşa edilip günümüzde de varlığını koruyan yapının mimarı Garabet Tülbentçiyan’dır. Neoklasik üslubun görüldüğü bir iç mimariye sahiptir. Surp Hovhan Vοsgeperan Kilisesi, Türkiye’deki Ermeni Katoliklerin en büyük ve en görkemli kilisesidir.

Bu geniş sınırlara sahip ve tarih dolu ilçeyi üç dört kilise ile elbette anlatmak mümkün değil. Bu sebeple daha sonraki rotalarda Beyoğlu iki ve üç serilerini görmenin mümkün olacağının haberini vereyim.

Kiliseden Tarlabaşı Bulvarı’na vardıktan sonra bulvarı boylu boyunca yürürken 150 yıllık beş katlı tarihi bir bina ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesi olan Doğançay Müzesi’nin girişi ücretsiz. Müzede Adil Doğançay’ın ağırlıklı olarak empresyonist manzara resimleri sergileniyor.

Müzeden İstiklal Caddesi’ne doğru ilerlediğimizde Beyoğlu Sahaflar Çarşısı, daha bilinen adıyla Aslıhan Sahaflar Çarşısı’na varıyoruz. Bibliyofiller için bir mola verdikten sonra sahafların hemen karşısında yer alan Üç Horan Kilisesi’ni ziyaret etmek de mümkün. Son kilise ziyaretinden sonra

“Aklıma kadeh tutuşların geliyor

Çiçek Pasajında akşamüstleri”

dizelerinin mübdii Cemal Süreya’yı anarak Çiçek Pasajı’na şöyle bir göz atıp önünden geçiyoruz. Dileyenler uzunca oturabilir tabii.

Bu arada çoktan acıkıp çantasındaki sandviçi yiyenler için bir tatlı molası verelim. Bir efsane şeklinde yayılan 150 yıllık Panagia Kilisesi’ne ait olan çikolata dükkânı olarak açılmış olduğu bilgisini kanıtsız bir şekilde buraya iliştirirken günümüzdeki halinin kurucusunun Vedat Turfan olduğunu söyleyebilirim. Türkçe “bayılıyorum, bitiyorum, seviyorum, tapıyorum, aşığım” gibi anlamlara gelebilen Fransızca j’adore’dan hareketle J’adore Chocolatier isimli mekân tatlı severler için birebir. İçecek tercih edecek olanlar ise sıcak çikolatasına karabiber istemeyi unutmasın.

View this post on Instagram

Beatrice'e övgü. #jadore #chocolate #jadorechocolatier

A post shared by ND (@kisacanes) on

Sıradaki uğrağımız Pera Müzesi. Müzenin daimî sergileri “Oryantalist Resim”, “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” ve “Kütahya Çini ve Seramikleri” koleksiyonlarıdır. İstanbul Bienalleri’ne ev sahipliği yapan müze zaman zaman özel sergiler ve film gösterimleri yapmakta. Pazartesi günleri tüm müzelerin kapalı olduğunu hatırlatır, Pera’nın da ücretli girişi olduğunu belirtirim.

 

Şimdi bahsedeceğim yeri günümüzde görmek mümkün değil. Kökeni 16. yüzyıldan itibaren Pera semtine yerleşen Ermenilere dayanan Pangaltı Surp Hagop Ermeni Mezarlığı’nın hikâyesi şöyle:

1560 yılında çıkan büyük veba salgınının yayılmasını önlemek adına şehir sınırları içinde defin yapılması yasaklanınca ölülerini defnetmeleri için Ermenilere bir arazi tahsis edilir. Bu arazi Kanuni Sultan Süleyman’ın aşçısı Vanlı Manuk Karaseferyan sayesinde Ermeni toplumunun mülkü haline gelir. Zamanla çevresi duvarla çevrilir, onarımdan geçirilir ve mezarlığın kapısına Dr. Isdepan Paşa Aslanyan’ın yazdığı Ermenice bir kitabe asılır. Bu kitabe günümüzde Karaköy’deki Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin avlusundadır. 1865’te İstanbul’da çıkan kolera salgınının yayılmasını engellemek amacıyla yerleşim yerlerine yakın mezarlıklara defin yasaklanır. Bu tarihten sonra Ermeniler Şişli Ermeni Mezarlığı’na defin yapar.

Kullanıma kapalı bir mezarlık olarak kalan Pangaltı Surp Hagop Ermeni Mezarlığı zamanla belediyelerin mezarlığa el koymak istemesi, Pangaltı Caddesi’ni genişletmek amacı gibi girişimlerle yok edilmek istenmiştir. Cumhuriyet döneminde ise mezarlık başka bir yere nakledilmek istenir. Belediye, mezarlığın metruk olduğu gerekçesiyle kendisine devredilmesini ister. Belgelerle mezarlığın metruk olmadığı ve Ermeni halkına ait olduğu kanıtlanmasına rağmen Tapu Genel Müdürlüğü tarafından mezarlık belediyeye tahsis edilir. Açılan davalar ve geçen yılar neticesinde mezarlıkta bulunan Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi yıkılır ve mezarların nakledilmesi için süre tanınır. Mezarlık ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için dipnottaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.[2]

Nihayetinde mezar taşları Eminönü Meydanı’nın onarımında ve Gezi Parkı’nın merdivenlerinin yapımında kullanılır. Mezarlığın arazisinde ise günümüzde Divan, Hilton ve Hyatt Regency otelleri ile TRT İstanbul Radyosu binası yer almaktadır.

Tüm bu sohbetli gezinin ardından akşamı ettiysek Tünel’de toplanıp bayrak sallamaya hazırız demektir. Peki sen nerdesin aşkım?

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

[1] Farklı felsefi veya sanat sistemlerinden alınan unsurların yeni bir sistem içinde yeniden kullanılması.

[2] http://www.istanbulermenivakiflari.org/tr/istanbul-ermeni-vakiflari/vakif-listesi/beyoglu-uc-horan-yerrortutyun-ermeni-kilisesi-vakfi/24

2 thoughts to “Bir İstanbul Rotası 4: İstanbul’un Gökkuşağı Beyoğlu | Neslihan DEMİRHAN”

  1. Herkesin İstanbul gibi bir yerde tek başına gezmek istemesi gibi guzel hayalleri olabilir benim gibi. Nitekim çok büyük de bir şehir. Yanınızda bir rehber olmasını istersiniz.
    Ama bu rehberi bir insanda değil, bir yazıda görmek gerçekten mutluluk verici.
    Mekan konusunda tarihi yerlere vermen çok güzel,alıntılarla yazına renk katmışsın. Gezi yazılarına zaten sade dille değinmek okura daha iyi hitap edeceğini düşünüyorum. Yazını keyifle okudum.
    İlgimi en çok çeken yer de Çiçek Pasajı oldu.
    Cemal Süreyya ile alıntıladığın ”
    “Aklıma kadeh tutuşların geliyor
    Çiçek Pasajında akşamüstleri” bu kısım çok hoş bir detay olmuş. Mutlaka oraya gelip bu kadehleri senle de tokusturmak gerek canım Nesli 😊🌼 Yazin için çok detayına da girebilirim. Emeğine sağlık. Gezi yazınlarındaki başarını takdir ediyorum.

  2. Sana ve yazılarına bayılıyorum. Bir gün seninle oturup bunları konuşalım olur mu istiklalde her günum ama sen daha iyi tanımış ve tanıtmışsın.Hem bilmediğim bir mezarlık hikayesini bu yazın vesilesiyle öğrendim. Daha çok şey öğrenirim senden. 🌼 Tebrikler çok çok tebrikler 🌼

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir