BİR TUHAF İSTANBUL ROMANI | Neslihan DEMİRHAN

“Kafamda bir tuhaflık var,” dedi Mevlut. “Ne yapsam bu alemde yapayalnız hissediyorum kendimi.”[1]

Kamburuyla beraber İstanbul sokaklarında dolaşan bozacı Mevlut’un hayatı ön planıyla okuduğumuz bir İstanbul romanı aslında Kafamda Bir Tuhaflık. Baba Mustafa Karataş ve kardeşi Hasan Aktaş’ın Beyşehir’den İstanbul’a yoğurt satmaya gelmesiyle başlar hikâye. Aslında iki kardeşin pek anlaşamadığı en başından bellidir. Kardeşine sinirlenen Mustafa, soyadları olan Aktaş’ı Karataş olarak değiştirerek ilk yol ayrımını çizmiştir. Hasan, ailesini İstanbul’a, yanına almasına rağmen Mustafa sadece oğlu Mevlut’u bile çok geç yanına çağırmıştır. Mevlut, babasının yanında yoğurt -zaman içinde boza da satmaya başlarlar- satarken bilmediği şehre alışmaya çalışmaktadır. Akraba düğününde görüp beğendiği kıza, arkadaşı Ferhat’ın cesaretlendirmesi ve yardımlarıyla yıllarca mektuplar yazmış fakat hiç cevap alamamıştır. En sonunda amcası Hasan’ın oğlu Süleyman tarafından, sadece bir kez görüp âşık oldğu kızı nedenini bile bilmeden kaçırmaya niyetlendirilmiştir. Fakat çok geçmeden anlar ki kaçırdığı kız, beğendiği kızın ablasıdır. Süleyman, Mevlut’u kandırmış olmanın mutluluğu ile yaşarken Mevlut ona sinirlenmez ve Rayiha ile çok mutlu olacağına inanır. Mevlut, baba mesleği bozacılığı devam ettirirken Rayiha ile mutlu ve çocuklu bir hayat yaşamaktadır. Buna karşın Süleyman, Mevlut’u kandırmasına ve üç kız kardeşin en güzeli Samiha’yı kendisi için saklamasına rağmen bir türlü onunla evlenemez.

1982’nin bir Haziran gecesi amcaoğlu Süleyman’ın sürdüğü kamyonla sevdiği kızı kaçırmaya giderken Mevlut, kafasındaki tufahlıkla yolları seyrediyordu: “Çamurlu, dar yolun kıvrımlarında yavaşlayan kamyonun lambaları kayaları, ağaç hayaletlerini, belirsiz gölgeleri ve esrarlı şeyleri gösterdikçe, Mevlut bütün bu harikalara onları hayatının sonuna kadar unutmayacağını iyi bilen birinin yoğun dikkatiyle bakıyordu. Daracık yolla birlikte bazan kıvrıla kıvrıla yükseliyor, derken iniyor, çamurlar içinde kaybolmuş bir köyün karanlığı içerisinden hırsız gibi sessizce geçiyorlardı. Köylerde köpekler havlıyor, sonra gene öyle derin bir sessizlik başlıyordu ki Mevlut tuhaflık kendi kafasında mı, dünyada mı, çıkaramıyordu. Karanlıkta, efsanevi kuşların gölgelerini gördü. Acayip çizgilerden yapılmış anlaşılmaz harfleri, yüzyıllar önce bu ücra yerlerden geçmiş şeytan ordularının kalıntılarını gördü. Günah işledikleri için taş kesilenlerin gölgelerini gördü.”[2]

Roman, sahip olduğu geniş kadroyu daha da kalabalıklaştırarak ilerler. Zamanla Rayiha’nın kız kardeşleri, Ferhat ve onların romana dahil ettiği kişilerin hayatlarıyla beraber Mevlut ve Rayiha’nın çocuklarının hayatlarını da okuyor oluruz. Her karakteri kendi ağzından dinlemenin verdiği samimiyet ile hem onları yakinen tanır hem de olayları kendi gözlerinden nasıl gördüklerini anlarız. Mevlut ise ilahi bakış açışıyla anlatılmıştır. Hislerini hiçbir zaman kendi ağzından duyamayız.

Kafamda Bir Tuhaflık’ın diğer Orhan Pamuk romanlarından farkı ise roman karakterlerinin seçkin değil, sıradan kimseler oluşudur. Karakterlerin hemen hepsi köyde doğmuş, büyük bir kısmı ergenlik dediğimiz kişilik oturmasından çok sonra İstanbul’a göç etmiş, Duttepe ve Kültepe gibi gecekondu mahallelerine taşınmışlardır. Mevlut ve Süleyman ise İstanbul’a çocuk denilebilecek kadar genç yaşta gelen iki karakter olmuşlardır. Özellikle Mevlut’un İstanbul’da okul ile verdiği savaş ve evdeki sıkıntıları Mevlut’un babasıyla ve yalnızken ergenlikten yetişkin birey sıfatına nasıl eriştiğini gösterir.

Romanın arka planı öylesine derin ve etkili tasarlanmış ve karakterlerin hayatına bu sebeple yön verilmiş ki Kafamda Bir Tuhaflık’ı okurken İstanbul’un, toplumun, siyasetin, evlerin, sokakların, hayatın ve insanların 1954’ten bugüne dek (roman 2012’de bitiyor) nasıl bir değişim geçirdiği, İstanbul görünümlü bir Türkiye panoraması olarak canlanıyor gözümüzde. Bu öyle ayrıntılı bir panorama ki İstanbul’un hemen her ilçesinde, meydanlarda yer alan, onlarca çeşit seyyar satıcının; midyecinin, yoğurtçunun, dondurmacının, bozacının oraya gelmeden önce satacağı şeyi nasıl ürettiğinden, dinin toplumsal hayattaki yeri ve insan davranışlarına etkisinden, kaçak elektrik kullanımından, insanların yapıp ettikleri ve okudukları gazetelerle bir etikete, kimlik tanımına maruz kalmasından, Gazi Mahallesi’nin kuruluşuna ve tüm İstanbul’un tepeleri boşken şimdi nasıl olup da gökdelenlerin yükseldiğine kadar pek çok şey anlatıyor Orhan Pamuk.

Hiçbir siyasi kimliği olmayan, taraf tutmayan ve bundan titizlikle kaçınan, tek çabası kafasındaki tuhaflıkla ve Rayiha’yla mutlu bir hayat sürmek olan Mevlut’un İstanbul sokaklarında yanık sesiyle dolaşırken şehrin ara sokaklarında hissettikleri ise şöyledir:

“Yarı karanlık sokaklara doğru “Boo-zaa” diye bağırırken yalnız perdeleri çekili pencerelere, sıvasız boyasız duvarlara, köşelere gizlendiğini sezdiği şeytani köpeklere ve pencerelerinin arkasındaki ailelere değil, kafasının içindeki aleme de seslendiğini hissederdi. Çünkü “Boo-zaa” diye bağırırken, kafasındaki resimlerin, resimli romanlardaki konuşma balonları gibi sanki ağzından çıkıp yorgun sokaklara bulut gibi karıştığını hissediyordu. Çünkü kelimeler şeylerdi, şeylerin her biri de bir resim. Geceleri boza satarken yürüdüğü sokakta kafasının içindeki alemin artık tek bir bütün olduğunu seziyordu. Bu sarsıcı bilgi bazan Mevlut’a kendi keşfiymiş ya da Allah’ın yalnızca Mevlut’a bahşettiği özel bir ışık, bir nur imiş gibi gelirdi. Mevlut büfeden kafası karışık olarak çıktığı akşamlarda boza satarak yürürken içindeki dünyayı şehrin gölgeleri içinde keşfederdi.”[3]

[1]Orhan Pamuk, Kafamda Bir Tuhaflık, Yapı Kredi Yayınları, Ankara: 2015, s. 192.

[2]A.g.e. s. 19.

[3]A.g.e. s. 295-296.

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir