Defolu Bir İnsan | Mustafa TURAY

Kalabalıklar her yere hareket halinde akıyor, trafik ve binalar. O sesler, o yüzler… Klaksonlar, polisler, simitçiler, bunalımlı liseli kızlar; dudaklarında mutlaka kırmızı ruju olan, perçemli, mavi-siyah düz saçlar. Sokağa büzüşüp bazen ağlaşan ama genelde hırçın hırçın etrafa bakan kategorisine giren kızlar.
Sonra uzun saçlı oğlanlar. Pasaklı, düz ve çok uzun saçlıları sevmiyorum artık. Konuşma şekilleri, ses tonları nereye gitmiş? Neyin aynılığı? Sıkılıyorum. Bir de kel kafalı ve çok uzun sakallı adamlardan.
Ağızlarını yayarak çıkardıkları o garip seslerle iletişim kuran kızlı erkekli diğer kategori. Suratsız, topuzlu, sarı saçlı, topuklu ayakkabılı ve gözlüklü kadınlar, memur adamların Bond çantaları, parlak siyah ayakkabılar ve briyantinli saçlar. Şehre benzeyen seyyar satıcılar. Üniversite öğrencilerine af için imza stantları. İmzalıyorum, mesleği: işsiz. Bazen kendimi bir şey sanmak istediğimde ki bu zamanla bir savunma mekanizması haline geldi, işsiz imzasını atarken bir beat kuşağı yazarının edasıyla davranıyorum. Önemliyim, işsizim ve önemliymişim gibi. Öyle olmadığımı biliyorum, ama öyle davranmak hoşuma gidiyor. Belki de bir ortaklık arıyorum; memur olsaydım da Kafka ve Orhan Veli’yle bağ kuracaktım, sesim değişecek, sigarayı tutuşum başkalaşacaktı  “Memurum.” derken.

Bu işsizliğin verdiği eziklikten kurtulmak niyetiyle gazetelerin ilan sayfasının sağladığı bir algıda seçicilikle, o çirkin binalardan birinin bilmem kaça kaç nolu dairesinde buluveriyorum kendimi. Herkes iş bulmak istiyor. Evimi geçindirme zorunluluğum var. Hak veriyorlar ve hemen piyasayı, işverenlerin acımasızlığını anlatıyorlar. Bir anda tüm patronlar Marksist oluyor ve “Yemek parası ve yol parası, ne dersin?” diyorlar bense gözümün içine bakılarak söylenen bu sözlerin netliğinden ve kendine has güveninden etkilenerek öylece bakakalıyorum. Dondurduğum bir filmde, dikkat etme zorunluluğumun olduğunu düşündüğüm aktörün tek bakışı ya da gülüşü gibi donduruyorum bakışlarımı. O ses yinelenerek beynimde yankılanıyor. Süre uzarsa kendi kendime “İyiyim.” diyorum. “Ararım.” deyip kendimi dışarı atıyorum. Nefes almak istiyorum yine de, yürüme devamlılığım ilanlara bağlı. Bundan nefret ediyorum.
Umut etmek ve inancımı kaybetmemek istiyorum. Kabul ama belirsizliklerden de korkuyorum, çok korkuyorum.

Bilmediğim bir şehirde, bilmediğim bir dilde ve bilmediğim insanların ortasında duruyor gibiyim. Etrafa bakınıyorum, “Hangi yöne gitmeliyim?” der gibi. Önüm o kadar açık ki, o sınırsızlıktan korkuyorum. Korkularım beni her zaman ürkütüyor. Hiçbir şeyin kolay olmayacağını hep biliyordum ama ürkek bir alınganlık edindim. İş görüşmeleri için gidilen her odanın girişinde “Evet ya da hayır.” diyorum hislerime güvenerek. Çıkışta bazen kendime yenildiğimi görüyorum. O kadar hayret verici şeylerle karşılaşıyor ki insan, bir an filmlerin, romanların en fantastiklerinin bile ne kadar olağan olduğunu görüyor insan. Hayattaki bu olağanlık hayallerimizi de tüketmişti. Bu hayatta ne kadar özne, ne kadar nesneydik?

Özne olmayı geçtim de nesne bile olamadığım bu hayatta kafamın içinde hep türlü sorular yankılanır oldu.

Bir gün defosuz bir insan olup kalabalıkla akacak mıydım? Hayata seyirci olmakla katılmak nerede başlayıp bitiyordu? Farkındalık bir film gibi kararınca, sonunda emeği geçenlere teşekkür etmek gerekiyor muydu?

Günün sonuna vardığında ne kadar uğraşırsan uğraş, herkes ve her şey tarafından nasıl da sıkı sıkıya kuşatılmış olduğunu anlıyorsun. Bir yolu yok gibi hissediyorsun. Yatağında, rüyalı ya da rüyasız gecelerinde. Biliyorsun; sana ait değiller. Hiçbir şeyin senin olmadığını gördüğünde, çareler aramaya başlıyorsun; kendi küçük barınağını yaratmak için.

Bazen kısa bir çiş molasında, sigaran ve klozetle baş başa kaldığında, o tuvalet senin sıcak, gizli yerin olabiliyor. Kalabalığın içinde, bir süper markette eğildiğin an, işte orası da barınağın oluyor. Gözler fark etmiyor, sense sadece ayakları görüyorsun ve ayak sahipleri de sanki seni o kadar görüyormuş gibi hissediyorsun. Çocukluğunda ve bazen büyüdüğünde, her yerini kapadığın örtün de güvenli yerin olabiliyor. Bazen de kendinin güvende olduğunu hissetmek insanları anlamaktan geçiyor. Anlamak için de yazmak gerekiyor. Sadece kendini anlama yolu değil yazmak, dışarısında kaldığın yaşamın insanlarını da anlamaya yarıyor gibi.

İnsanları anlamak için yazmaya başladığım o anda hayatı piyasaya benzettiğim günleri anımsıyorum. Şimdi iki dudak arasındaki harflerin bir araya gelmesinden ibaret olmayan bir gerçekliğin sarmalamasındayım. Alyuvarlarının, o piyasanın (hayatın) kan dolaşımında attığını hissettiğin an başlayan bir gerçeklikte. Ve ben o gerçeklikten nefret ediyorum; “Nefret ediyorum.” dediğim varoluşçuluğa yakınlaşırken.
“Bir yer yok mu?” diye için için ağlayıp yakaranlar kervanında ağızdan öylece atılmış bir sövgü gibiyim.

Gandhi gibi cesaretli olabilmeyi isterdim. Benim susuşumsa o kadar temelli değil. Bazen aptallık gibi geliyor. Peki, hangi akla karşılık? Sabrın gücüne ve erdemine inanmak istiyorum. Bana yeniden zeytin dalı uzat cesaret!

Mustafa TURAY

mturay4791@gmail.com

One thought to “Defolu Bir İnsan | Mustafa TURAY”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir