Dozajı Yüksek Yalnızlık | Seda BAŞTAŞ

Yanık bir mazinin ağır kokusunu taşıyordu üzerinde Asya. Onu kim görse önce tuhaf tuhaf bakıyor, sonra da hızla kaçıyordu yanından. Çirkin değildi hatta güzel bile sayılabilirdi ama başka bir şey vardı, siyah pelerinli cadı dokunmuştu yüreğine sanki ve lanetlemişti onu. Şeker vermek istediği çocuklar ellerine bakıp önce gülüşüyor, sonra ardına bakmadan kaçıyorlardı. Ellerine bakınca sadece diğer insanlara göre biraz daha küçük ve biçimsiz olduklarını fark ediyordu ancak diğerlerinin görüp kendisinin göremediği bir gizemi taşıyordu üzerinde, belliydi. Sevdiği erkekler zamanla uzaklaşıyorlardı ondan, babası seneler önce gölgesini bırakıp gitmişti. Arkadaşları o aramasa aramıyorlardı, ondan gizli buluşup sinsice gülüşüyorlardı. Sinsice gülüşmek… Tek samimiyetimiz olan gülücüklerimizi bile zehirli kişiliğimizin maskesi haline getirdikten sonra neye yarardı ki nefes almak?

Annesi ne zaman arasa hep şikâyet ediyordu hayattan, hiçbir pozitiflik yoktu konuşmalarında. Onunla konuşmaktan boğulduğu için aramalarını duymazlıktan geliyordu çoğu zaman. Geçen gün bunalıp dışarıya çıkmıştı, apartmandan inerken karşılaştığı kapıcıya selam verdi ama adam suratını öyle bir çevirerek kaçtı ki binadan, ardından bakakaldı Asya. Bir hafta önce yeni kitabı hakkında röportaj yapmak isteyen dergi editörüyle buluştukları kafeden ağlaya ağlaya çıktığını, adamın kendisini nasıl aşağıladığını anımsadı sonra. Birileri için yaşamamıştı daha önce, kendi bildiklerinden şaşmamış ve kim ne derse desin o doğrularının doğrultusunda hareket etmişti ama bu aralar zorlanıyordu. Çırılçıplak bedeni ve üryan düşünceleriyle aynadaki aksini izlemeye başladı. Bu bedeni otuz senedir taşıyordu, çok sık kilo alıp vermekten kaynaklanan birkaç çatlak dışında, insanların alay edeceği, reddedeceği bir yamukluk falan yoktu. Ama ona neden böyle davranıyorlardı? Düşündükçe yüreğinde çöreklenen koyu siyah gözyaşlarını yanaklarından akıttı. “Yalnızsın işte… Bir daha da ağlayacaksan bu kadar çok rimel sürme, çirkin oluyorsun.” diye mırıldanarak, kızgın bakışlarla ayrıldı gözlerinden. İlk kez bu denli nefret ettiği aksine çevirdiği bakışları aklına mıh gibi çakılmıştı.

Huzursuz bir uykudan sonra sabah erkenden attı kendisini Eskişehir’in puslu soğuğuna. Hava doğa yürüyüşü yapmak için oldukça sert olsa da buna ihtiyacı vardı, en azından doğayı dinlemeliydi. Derin düşüncelerle ilerlerken çocuk kahkahaları sardı etrafını. Biri hemen fark etti Asya’yı:

“Aaaa! Bakın bakın! Bu, geçen gün bize o güzel şekerleri veren abla değil mi?”

“Veletler sizi, şekerleri aldıktan sonra kaçtınız ama!”

“Ya abla biz utandık sen şekerleri verdikten sonra bir kerecik de öpeyim yanaklarınızdan dediğinde. Biz öyle sevgilere alışkın değiliz ki! Anamız babamız ne zaman öptü ki!”

Asya bir an afalladı. Hatırlamıyordu. O an ile ilgili tek hatırladığı çocukların şekerleri ellerinden kapıp deli gibi uzaklaştıklarıydı. Bir gariplik vardı bu durumda. Bozuntuya vermeden:

“Keşke teşekkür etseydiniz en azından, bu bir görgü kuralıdır.” diyerek üste çıkmaya çalıştı.

Akan burnunu koluyla silen en ufakları atıldı hemen:

“Teşekkür etmez olur muyuz ablam heç? Öptürmeye utandık ama gülüp teşekkür ederek ayrıldık yanından. Sen de siz böyle uslu çocuklar olun, ben size hep getiririm onlardan dediydin ya…”

Asya her ne kadar belli etmemeye çalışsa da titriyordu, çocuklara “iyi günler” dileyerek göz kırpıp ayrıldı yanlarından. Dalgın dalgın yürürken karşısında öylece duran adamı fark etmedi, çarptı ona, az kalsın düşecekti. “Ne yapıyorsun be adam!” diye bağırdı hışımla. Dengesini sağlamaya çalışırken adamın yüzüne baktı. Ekrem’di bu! Bir ay önce onu terk eden ve hiç arayıp sormayan eski sevgilisi.

“Nasılsın Asya?” dedi, Asya cevap vermedi.

“Bir aydır her gün seni günde en az on kere arıyorum, cevap vermiyorsun. Bir anda çıkıp gittin hayatımdan, neyin var senin? Neden bana işkence çektirmeye çalışıyorsun? Sana ne yaptım Asya? Bir kitap çıkardın, ikinci kitaba verdin sonra kendini, saatlerce kendi âleminde yazıyorsun gerçek hayatı boş verip. Neden Asya? Neden?”

İçinden “Hayır” dedi Asya, bugün için bu kadarı fazlaydı. Hayatından çekip giden insanlar, korkup kaçan çocuklar nasıl oluyor da şimdi karşılarına geçip suçu kendisine yüklüyorlar ya da yapmadığı şeyleri yapmış gibi göstermeye çalışıyorlardı? “Hepsi ağız birliği yapıp oyun oynuyorlardı, bu kesindi…

“Ekrem çok yorgunum, eve gitmek istiyorum, beni rahat bırak.” diyebildi güçsüzce. Kendisini terk eden adama karşı bu tutumda olması son noktayı koymuşçasına mutlu etmişti onu.

Çantasından bina kapısının anahtarını çıkaracaktı ki, kapı açıldı. Geçen gün selamını almayan kapıcıyı karşısında görünce yüzünü buruşturdu. Bu hareketini kapıcı fark etmişti.

“Hanımefendi çok özür dilerim ama bunu sormak zorundayım çünkü günlerdir aynı şeyi düşünüyorum ve işime son vermek isteyecek kadar kendimi kötü hissediyorum. Size bir kusurum mu oldu? Kıyafetlerime de dikkat ediyorum aslında, her gün duşumu alıp pis kokmamaya da gayret ediyorum. Neden ben tebessüm edip selam verdiğim halde, her gördüğünüzde benden iğreniyormuş gibi bakıyor ve sonra hızla kaçıyorsunuz? Neredeyse iki haftadır beni her gördüğünüzde aynı şey… Öncesinde böyle değildiniz. Benimle ilgili sorununuz varsa lütfen yöneticiye dilekçe yazınız, sizin huzurunuzu bozmaktansa ben seve seve işi bırakırım.”

Neler diyordu bu adam böyle? Bir an beyni duracak gibi oldu Asya’nın, başının dönmesine engel olamıyordu. Elleri titriyor, bu adamın kendisi kaçıp giderken böyle konuşma cüretini nereden bulduğunu düşünüp iyice sinirleniyordu. Adamın yakasından tuttu, gözlerinin içine bakarak binadaki herkesin duyacağı kadar bağırmaya başladı:  “Yalancı adam, adi pislik! Benim yüzüme gülmeyen, benden kaçan sensin! Bana yükleme! Yaptıklarını bana yükleme! Bıktım sizden! Bıktım sizin gibi lanet insanlardan! Yeter, yeterr!”

Sonra birden yere yığılıverdi Asya, yattığı yerden hala titriyordu, bedeninde öyle şiddetli deprem meydana gelmişti ki, hiç kimsenin gücü yetmiyordu durdurmaya. Hemen ambulansı aradılar, bağırışlarını duyup olay yerine yetişen karşı komşusu Ayşe Hanım da yanındaydı, olanlar karşısında kül rengi bir surat ve şaşkın yüz ifadesiyle.

Hastaneye vardıklarında, kendisini muayene eden doktor, Ayşe Hanım’ı konuşmak üzere odasına çağırdı. “Sinir krizi geçirmiş. Sinirleri iflas etmiş durumda, tepkisiz, refleksleri yok gibi. Siz neyi oluyorsunuz?”

“Ben karşı komşusuyum, günlerce kendisinden ses çıkmayınca merak eder; kek, börek falan götürürdüm, kapıdan alırdı hemen, içeriye buyur etmezdi, alınmazdım. Yazardır kendisi, güzel yazar hem de… Sessiz, sakin, güler yüzlü bir kızdı ama bir süredir ne zaman görsem gözleri kıpkırmızı. Yalnız yaşıyor, annesi bu durumdan şikayetçi aslında. İlk taşındığı zaman annesi yardıma gelmişti, tanışmıştık, numaralarımızı falan aldık birbirimizin, araşırız. Bir süredir annesi de merak ediyordu kızını. Annesi İstanbul’da yaşar, güleç bir kadındır. Son zamanlarda kızının her şeyden şikâyet ettiğini, hayattan bıktığını söylediğini ve onu motive etmeye çalıştığını anlatmıştı bana geçenlerde. Annesinin telkinleri iyi gelmemiş olacak ki bir süredir de açmıyormuş telefonu…”

Doktor aslında kadının her kelimesinin devamını seziyor ve bir kızın algılarının zamanla nasıl yıpranarak değiştiğini anlayabiliyordu.

Odaya girdiğinde Asya bağdaş kurmuş, kollarını bacaklarına dolamış, bir öne bir arkaya sallanarak sayıklıyordu:

“Herkes yalancı. Herkes sahte. Bana oyun oynuyorlar. Beni delirtmeye çalışıyorlar. Hepsi bencil. Beni hiç sevmediler. Beni hiç görmediler. Ben hep yazdım, anlamadılar, okumadılar, hepsi bencil, hepsi sahte…”

“Şşşşşt sakin olur musun Asya? Bana yardımcı olmazsan iyileşemezsin.”

Asya saçlarını sıkıca kavrayıp, sallanmasını hızlandırdı:

“Ben iyiyim. Beni değil, diğerlerini iyi etmelisin. Onlar sahte. Ben ne kadar tüm kalbimle sevdiysem onlar o kadar aldattı beni, iyi niyetlerimi harcadılar bozuk para gibi. Ben iyiyim. Onlar kötü. Onların kalbi kör olmuş, hep harcadılar beni. O yüzden sevmiyorum insanları. Bana yüksek dozda yalnızlık yap doktor! Kimsenin olmadığı bir dünyada, kendi dünyamda, çıkarsız, aldanışsız, tek başıma ölmek istiyorum. Ben; yüksek, öldürücü, bitirici dozda yalnızlık istiyorum.”

Doktor beklenmedik bir hamleyle çıktı odadan, kapıya yaslandı çaresizce, bakışlarını tavana dikerek, derin soluklarla düşündü.

Yüksek dozda yalnızlık… Bu, şu ana kadar hiçbir hastasından duymadığı en saçma ama en gerçek sözdü.

Seda BAŞTAŞ

sedaykler@gmail.com

4 thoughts to “Dozajı Yüksek Yalnızlık | Seda BAŞTAŞ”

  1. Çok sürükleyici, çok içine çeken bir yazı olmuş tebrik ederim. Umarım daha nicelerini okuruz 😊👏👏

  2. Yazılarınızda kendimi buluyorum. Ve yine çok güzel bir yazı olmuş. Yüreğinize,kaleminize sağlık hocam.❣️🤗

  3. Oysa insan kendi iç dünyasında hep bir başınaydı Asya..

    Tek solukta okudum. Kaleminin takati daim olsun yazarın..

  4. Seda hanım ..çok güzel betimlemelerle sürükleyici bir yazı olmus…yüreğinize sağlık devamini merakla bekleriz…bence sizde yüksek dozda sevgi içeren bir meleksiniz….bana ve özellikle ÖZÜN’e iyi geliyorsunuz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir