Dünya Ağrısı’nda “Bireyin Yabancılaşması” | Neslihan DEMİRHAN

Dünya Ağrısı, kendini her şeyin, herkesin uzağında tutmak istediği için hiçbir yere ait olamamış, bu yüzdendir ki aile kavramını çocukluğundan beri benimseyememiş, bir “aile babası” olan Mürşit’in üzerinde şekillenir. Mürşit, taşradan kaçıp üniversite okumasına müsaade etmeyen “hayat denen bu sıkıntıyı” (s. 112)* hiç sevememiş, yolcu olma isteğini ulaşılmaz bir hayale çevirip hancı olmasına sebep olan babasının ölümünü arzulamıştır. Ona “Oğlum dön. Başımıza erkek lazım.” (s. 134) diyen annesini de asla affedememiştir. Ne karısını gerçekten sevebilmiştir ne de “doğdukları ve benliğinde koparamayacağı bir bağ yarattıkları” (s. 249) çocuklarını.

Mürşit, doğduğu ortama ayak uyduramamış, babası gibi yaşayacağı bir hayatı benimseyememiştir. Fakat o hayattan uzaklaşamamıştır da. Kaldığı ortama gittikçe yabancılaşmış, çocukken yaşadığı travmanın da etkisiyle giderek yalnızlaşmıştır. Çocukken işlediği cinayeti kimseye anlatamamasının yarattığı sessizlik, kendi gibi gördüğü madenciyi görmesi ile bozulur. Fakat uzun süre madenciye de anlatamaz derdini. “İnsan anlatınca küçük düşer, yanlış anlaşılır, çünkü bazı kötü hatıralar insanın aklından kelime olarak çıkmıştır ama görüntü olarak kalmaya devam eder, çünkü kelimeler o görüntüyü hiçbir zaman tam olarak anlatamaz” (Gürbilek, 2016: 18) diyen Gürbilek’in tespiti Mürşit için de geçerlidir. Madenciye anlatması artık “kelimelerin ağzından taşması”, “günahın ağzına sığmaması” ve “kelimeleri kusması”dır. (s. 290)

Mürşit’in çocukluğu Gürbilek’in “Taşra Sıkıntısı” başlıklı denemesinde anlattığı çocukluğa benzerdir:

“Tıpkı taşra gibi, uzakta yanıp sönen, parlayıp yiten ışığın vaadiyle yaşar çocuk. Her gün onu bekleyen, her sabah onu yanına çağıran bir dünya! Orada, dışarıda, bir anlam vaadi olduğunu fark etmiştir bir kez. (…) Çünkü çocuk, anlamı kendi içinde, kendi bedeninde, kendi dilinde üretemez henüz. Dışarıdaki anlamı da yakalayamayacak kadar bodur, ona ulaşamayacak kadar çelimsizdir. Bu yüzden anlam vaat eden dünyanın kıyısında, simgesel düzenin kenarında, cinselliğin taşrasında, annesinin eteğine yapışmış öylece kalakalır. Ama anneyle birliği bozulmuştur çoktan; bu yüzden geri döner ama bu kez ona mahkûm kalmanın, ondan uzaklaşamamanın, hayatı büyüklerin dünyasının taşrasında yaşamaya mahkûm olmanın sıkıntısıyla.” (Gürbilek, 2014: 56-57)

Dışarıya karşı bir merakla büyüyen Mürşit, sonunda büyüyüp İstanbul’da felsefe eğitimi görmeye hak kazanınca bir sevinç yaşar. Sonunda kendini ait hissedemediği bu taşradan gidecektir. Fakat gitmesi ile dönmesi bir olur. Babasının yatalak hasta olması, annesinin “oğlum gel” çağrıları Mürşit’i taşraya geri döndürür. Mürşit babası için “ne öldü ne yaşadı, sadece süründü, sürünürken beni de süründürdü” (s. 254) diye düşünür. Ailesinin “gidici” olarak gördükleri kız evlada karşılık, “kalıcı” gözüyle baktıkları erkek evlat olamayan Mürşit “babasına, gitmek isteyen asıl benim” (s. 19) diyememiştir. Ona kendi işlettiği oteli bırakarak, bir gelecek hazırlayan babasının bu hayallerini sessizce seyretmiş, “İstedim mi? Baba bana bir otel bırak, bi istikbal ver dedim mi?” (s. 195) diye isyan ederken bile ancak kendine duyurabilmiştir bu sesi.

Belki sevebileceğini düşünerek evlendiği Şükran’a en ufak bir sevgi duyamamış bunu da kendine “Bu hayat, hiçbirimize iyi ki yaşadım dedirtmeyen bu hayat senin suçun değil Şükran. Ama benim suçum da değil. Benim bu hayata tabiatım müsait değildi, seninle aşka uygun biri değildim, ne yapalım?” (s. 184-185) diyerek itiraf etmiştir. Mürşit’e göre bu Şükran’ın kabahati değil, onun talihsizliğidir.

Mürşit, her ortamda kendisini fazlalık olarak görür. Hatta “neşe yutucu biri olduğunu” düşünür. (s. 16) Akşam ailecek oturup sohbet edilen, mutlu olunan salonlar Mürşit’te kaybolmuş hissi uyandırır. “Sanki evine çok uzaktan, dünyanın dışında bir yerden bakıyordu; bu aşırı sevinci, tuhaf heyecanı anlayamıyordu.” (s. 34-35) “Mürşit gece boyunca bütün babalar gibi bir baba olmak istese de ortamdaki tek yabancı maddenin kendisi olduğunu her an hissediyordu. Her şey yolundaymış gibi gülümsemek de çok yoruyor insanı.” (s. 240) Ve nihayet taktığı maskeden rahatsız olur, yapamadığının farkına varır: “Yine de yapamıyor, silkinemiyor, üstündeki bu yabancılık duygusunu eski bir gömlek gibi çıkarıp atamıyor. Yarın sabah yine başını alıp gitmek niyetiyle uyanacağını ve hiçbir yere gidemeyeceğini biliyor.” (s. 252-253)

Hayat denen belirsiz ve cıva gibi akışkan şeyi hâlâ bir ucundan tutmaya çalışırken (s. 12) her defasında başarısız oluyor, başkalarının özellikle oğlunun “bu kof, bu sahte hayata nasıl bu kadar erken uyum sağladı, yalanla yaşamanın yollarını kimden öğrendi, bilmiyor.” (s. 109) ve şaşırıyordur. Babasının yaptığı hiçbir işi beğenmeyen Özgür, babasına karşı her zaman mesafelidir. Oğlunun, “Nankörsün sen, nankör. Dedem sana koskoca otel bırakmış. Sana bir istikbal vermiş.” (s. 293) şeklinde çıkışması, Mürşit’le Özgür’ün ne kadar farklı düşündüklerini ortaya koyar niteliktedir. Oysa “O ne tek meselesi doyurulmak olan bir aile ne de taş kafesten bir istikbal istedi. Ama ikisi de üstüne kaldı.” (s. 293) Özgür ve çevresindeki diğer kişilerin de benzer tavırlarından ötürü Mürşit Her durumda yaptığı ve yapmadığı her şey için kendini” (s. 33) suçlamaktadır.

Babası otelin başında iken, günün birinde çan hediye edilir. Babası ne yapacağını bilemediği bu çanı otelin kapısına asar. O günden itibaren kapı her açılıp kapandığında çan sesi duyulur. Mürşit, bu çana bakarak “Bu çan ne kadar buraya aitse ben de o kadar aitim diye düşündü, bu çan burada duruyor yıllardır, ben de burada duruyorum, yıllardır.” (s. 28) diye düşünür.

Ne gidebilmiş ne kalabilmiş ne bir yere aidiyet duyabilmiştir Mürşit. Yine Şükran’a hitap ederek yaptığı iç konuşmalardan birinde şöyle söyler: “Ben başka türlü olduğumdan sığamıyorum bu dünyaya Şükran, ama nasıl bir başka türlü olduğumu ben de bilmiyorum.” (s. 164)

Mürşit’in hayata tutunabilmek için başka bir dayanağı da yoktur. İnanamamış bir insan olmanın ağrısını şöyle anlatır: “Mürşit keşke inanabilseydim diye düşündü, inanmak dayanak olabilir, sonsuz hayata inanmak bu kısa ama acılı dünyaya tahammül etmenin en mümkün yolu. Ama elinden gelmedi, başaramadı; içinin huşuyla dolması, ağrının yerini huşunun alması umuduyla her gittiğinde, caminin uçuk yeşil boyalı duvarlarına bakakaldı; içinde aynı ağrıyla dolu aynı boşluk, kuru bir iskelet sanki bedeni. Boşluk gitmiyor, başka şeyle de dolmuyor.” (s. 64) Mürşit’e göre “Hayatın bir anlamı yoktur ama yaşamak hayata bir anlam verme uğraşıdır.” (s. 248)

Mürşit’in yabancılaşmasının en temel sebebi, belki de gitmek isteyip bir türlü gidememesidir. Yazarın deyimiyle, “Her sabah alıp başını gitmek niyetiyle uyanıp ancak iki yüz metre gidebilen, gecelerini puslu ve soğuk bir gökyüzünün altında, kederinden ölecek bir madenciyle rakı içerek geçiren ve kendi ölümünü hayal ederek zamanını tüketen bir adama normal denemez.” (s. 23) Normal olmayan bu adam kendine bile dayanamayacak duruma gelir. Ve sonunda sözünü eder: “İnsanın kendine dayanması imkânsız.” (s. 281)

Bu imkansızlığın ortasında artık “hiçbir yolun onu hiçbir yere götürmez” (s. 215) olduğunun farkına varmış, yolcu değil hancı olduğunu kabullenmiştir: “Hancı doğdu o, adı üstünde, otelci. Gidemiyor. Kalamıyor.” (s. 215) Mürşit, arayış diye nitelendirdiği hayatı, bir şey arayamadan yaşamak zorunda kalmış, ne aradığını da bilememiş ve nihayetinde pes etmiştir.

KAYNAKÇA

GÜRBİLEK, Nurdan, “Oyun ve Adalet”, Ev Ödevi, İstanbul, Metis Yayınları, 2016.

GÜRBİLEK, Nurdan, “Taşra Sıkıntısı”, Yer Değiştiren Gölge, İstanbul, Metis Yayınları, 2014.

TUNÇ, Ayfer, Dünya Ağrısı, İstanbul, Can Yayınları, 2014.

* Bu çalışmada, kaynakçada künyesi verilen 2014 basım kitap kullanılmıştır. Romandan yapılan alıntılarda, alıntının yanına sayfa numarası verilmesiyle yetinilecektir.

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir