ESKİYEN GÜNÜN ERTESİ | Ozan Cemre KISA

Güneşte kavrulan tozların rüzgâr ile birlikte kanatlanıp alnımda damla damla birikmiş olan tere yapıştığı ve ortalama bir insan kadar, ortalama olan alnımın ortasında, kocaman bir çamur havuzunun gelişmiş olduğunu hissediyordum. Tenim, etten ince bir zırh olma özelliğini kaybetmiş, çamurdan heykele dönüşmüştü. Hareketlerim ağırlaştıkça ağırlaşıyor, uçuşan tozlar havadan direkt vücuduma lehimleniyordu. Her şey çok kızmıştı. Elimi kararan alnıma doğru götürdüğüm de özümün parça parça döküldüğünü hissediyordum. Yaşayamadan ölmekti, yürürken gömülmekti. Soluk alışverişlerim dahi, dev bir kertenkelenin güneşin altında hareketsiz dururken çıkardığı dili gibi kuru bir soluktu. Hayatta kalmakla yetinmeye çalışıyordum.

Omuzlarım soyulmuştu, daha dün pul pul elimde görmüştüm. Bir kor parçası gibi sürekli derinlere iniyordu bu ağır yangın. Sırf bu yüzden, tozların yapışması belki de iyi olmuş olabilirdi. Güneşte yanmamak için çamura batmak ne saçma bir kurtuluştu.

Hiçbir romanda böyle bir kurtuluşu okumamıştım. Zaten çok fazla roman okumamıştım hayatımda. Yo! Hayatlarımızda bir sürü hikâye görüyordum. Aşklar, aşk acıları, geçim sıkıntıları, her türlü iktidarsızlık, iktidarsızların otorite kurmak için uyguladığı kaba şiddet, bir sürü kendinden nefret eden insan. Hikayeler bitimsizdi, hepsi basit ve saçmaydı. Bu yüzden gerçek hikayeler bu kadar anlamsızsa, yazılanlar nasıl anlamlı olabilir diyerek kendimi kandırmayı bir adet haline getirmiştim. Sonuçta diri diri çamura gömülmeyi, güneşte yanmaya tercih eder bir haldeydim.

Kadınlar geçiyordu erkeklerle birlikte. Mavi eteği olan kadınlarla birlikte, çiçekli etekleri de beğeniyordum. Yeter ki rüzgâr şöyle bir essin yerden, sıyırsın eteği tenden ve süt beyazı olsun dünya. Bazen dükkanların yanından geçerken yansımamı görüp paniğe kapılıyordum. Üç tarafımda tanımadığım insanlar vardı ve bilinmez bir şekilde aynı yöne ilerlerken aynı karenin içerisinde somurtkan ve birbirinden farksız bir şekilde yolculuk ediyorduk.

Karşıdan gelen çocuğu gördüm. Dokuz ila on yaşlarında küçük bir kız çocuğu. Üzerinde beyaz bir elbise vardı, etekleri kabartılmıştı. Bir dans gösterisinden ya da okul şenliğinde görülebilecek özel bir kıyafetti. Yüzü bir meleğinki kadar beyazdı ve elbisesinde ciddi bir kan birikintisi vardı ama üzerindeki kanın ona ait olmadığı çok belliydi. Yüzündeki ifade, damlalar halinde, kahverengi küçük gözlerinin çukurlarının etrafına bulaşmış kan ile tüyler ürpertici bir hal alıyordu. İnsanlar yürümeye devam ediyordu. Bense şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemez haldeydim. Bakışlarında bir yaşanmışlık vardı. Az önce döndüğü köşede sanki kırk beş yıllık bir hayat bırakmıştı. Yürümek ya da kalıp dinlemek, kendimi bir hikâye içinde bulmak ve birkaç dakikalığına birinin hikayesinde özne olabilmek. Bu özgürlüğe sahip olsam da cesaretim buna mâni oluyordu. Adımlar atılıyor, mesafeler daralıyordu. Belki bir polisi aramalıydım ve onlar ne olup bittiğine bakmalıydılar. Peki diğerleri neden sessizdi, bu körlük müydü? Belki de polisi işin içine sokmadan sadece kendim bir şekilde yardım edebilirdim. Belki bir tiyatro gösterisinden çıkmıştı. Belki de bu saçma YouTube sosyal deneylerinden herhangi biriydi. Ne olursa olsun “Bu halin ne çocuk!” demenin bu kadar zor olmaması gerekirdi!

Birden bir şey oldu. İlk şimşek gibi bir şey, birden sadece gözleri kör edebilecek parıltının yere inişini izlersiniz, çok ani gelişir. Ve sonrasında müthiş bir gürültü ile baş başa kalınır. Tedirgin olabilirsiniz, bu doğal. Nereden geldiğini tam olarak kavrayamadığımız herhangi bir tehdit halinde insan ya da hayvan bir çıkış arar. O çıkışa koşmaya gerek yoktur. Sadece gözleri ile nereden çıkacağını kavramaya çalışır ve sonucunda gelişen olay, ona doğru yaklaşıyorsa ve tehdit onu çemberinin içine alırsa, işte o zaman kaçmak için ne yapacağını bilmek ister. Ve geriye kalan, ürperen tüylerimiz, büyüyen göz bebeklerimiz… Hayatta kalmamız için gelişmiş bencil bir refleksimizdir.

“Yavrum!” diye atılan şişman bir kadın yağ torbasına benzeyen kocaman kalçasıyla çocuğun önüne geçti. Müthiş bir heyecan ile ne olduğunu soruyordu. Bendeki insani eksiklik o hanımefendide fazlası ile gerçekti. Vücudu kalçalarından kafasına doğru bir üçgeni oluşturuyordu. O da çocuğu bir anda görmüştü. Yanından geçerken elindeki telefonu neredeyse atacak bir hışımla, kulak hizasından çocuğun hizasına indirmiş, o cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikle çocuğun boyuna dizlerini kırarak inmiş ve çocuğun kafasını göğsüne o kadar sert ve zamanı o kadar hızlı bölerek bastırmıştı ki… Çocuk adımladığı mekânın farkında değilken ve sadece bakıp yürüyorken sanki kimseyi görmüyormuş gibi. Bir anda karşılaştığı bu etkileşim, bu anaç tavır onu sıcak ağlanabilecek korunaklı bir noktaya itmişti. Kadının çocuğu göğsüne doğru çekip ulaştırdığı vakit, o kadar sert ve kısaydı ki, çocuk bu yolculuğu kavrayamamış ve sadece yumuşak tende samimi, incecik, belki de candan diyerek ifade edilecek bir sesle öpülmeye başlamıştı ki bütün sıkıntısını atmak için, tüm o karanlık ve korkunç rahatsız edici duyguları atmak için, bundan güzel bir alan bulamazdı.

Ve ağladı, o ağladıkça, kalabalık tek bir küme, tek bir bedenmişçesine, kendilerini eğlendirebilecek maymunun tekinin farkına varmış bir ifade ile bu iki insana odaklandı. Dudaklar öyle bir titreşim hali almış ve o kadar çok soru sorulmaya başlamıştı ki bir volkandan çıkar gibi çıkmıştı. Kimsenin cevap bulacak zamanı olamamıştı. Çocuk ve koca kalçalı kadın birbirine sarılıp ağlıyordu.

Polisler geldi ışıklar içinde gündüz vakti. Bir de gözlükleri gözlerinde. Olayı örtbas edecekler ya da anlayacaklardı. Şimdi sıra onlardaydı. Kadın çocuğun elinden tuttu, bindiler ekip arabasına. İlk defa sivil biri bu kadar gururla binmiştir. Kadının gözlerindeki ışıltı bir intiharın gerçekleşmesine tanık olacakken onu engellemenin verdiği hırs ile parlıyordu. Dünyadaki en önemli işi yapmış, eline tutuşturulan bir kupadan tek bir hamlede zafer şarabını içmiş gibi mutlak kudret ile kazandığını hissediyordu.

Arabanın egzoz kokusunu içime çektiğinde anlamıştım ki bir an daha son bulmuş ve ben dışarıdan müdahale edememiştim. An içerisinde gerginleşen ve dikelen vücudum yine sessiz bir çöküşe uğramış, omuzlarım yere daha da yaklaşmıştı. Canım birden reyonda duran muzlardan bir tanesini istemişti. Gidip aldım ve yoluma devam ettim, sonra eve döndüm. Bir deli gibi yürümek artık sıkmıştı.

Uyandım. Yaşamanın verdiği yetkiyi kullanarak becerebiliyorum bu işi. O da bazen. Duş alıp kahvaltı faslına geçtiğimde haberleri takip ediyordum. Dünkü boş bakan gözleri gördüm. Görmeyen bu gözler bir travmanın eseriydi. Ve çocuk yeniden karşıma çıkmıştı. Gazete haberine göre, eskiden iyiymişiz de şimdi kötü olmuşuz gibi. Ne zaman böyle kötü olduk ana fikri etrafında cümleler kuruluyordu. “Oldu o zaman! Nerde o eski ramazanlar!” demek düşmüştü payıma. Kendim cevapladım. Bulaşık izlerinin yavaşça hakimiyet kurduğu tabaklar cevap veremezdi.

-Çünkü değişti ve bugünde eskiyecek.

Haberin hüzünlü içeriğini ve kullanılan kelimeleri bir kenara koyarsak, küçük kızımız bir göçmen aile tarafından ülkemize girmiş. Arkadaşları ile oynarken elli yaşlarındaki adamın teki kızı inşaat alanına götürmüş, bak sana elbise aldım diyerek giydirmiş. Bir nevi gelini yapmış. Belki de küçük bir tören bile düzenlemiştir. Tam tecavüz etmeye yeltenmişken çocuk kaçmaya başlamış, adam arkasından koşarken; çocuk, eline geçen kırık bir bira şişesi ile adamın yüzüne darbeyi indirmiş ve kan içinde çığlık atan adam dengesini kaybederek ikinci kattan aşağıya, demir yığınlarının bulunduğu bir alana düşerek hayatını kaybetmiş. (Allah korumuş tekel bayiden alınan şişe birayı aracı yapmış.)

Kaybolmuş hayatların ülkesinde sürüklenmek ve böyle aptal bir güne başlamak istemeyerek önce klozete kusmaya gittim, daha sonra ise yatağıma girdim.

Ozan Cemre KISA

sadesekerli@gmail.com

2 thoughts to “ESKİYEN GÜNÜN ERTESİ | Ozan Cemre KISA”

  1. Hocaya sormuşlar “eskiyen günü (güneşi) ne yapıyorlar ” diye
    Hoca da ” ne yapacaklar kırpıp kırpıp gökyüzüne yıldız saçıyorlar” demiş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir