Hayatım boyunca aradığım bir gerçek olmadı hiç. Hayatın anlamını da aramadım. Bir anlamı olmadığını çok erken yaşta kavradım. Diğer insanlar gibi yaşlanmayı beklemedim. Bekleyemiyorum. Yaşlandıktan sonra öleceğim çünkü. Korkudan başka bir şey ifade etmiyor benim için.

Şu gün şunu yapacağım, şu yaşa gelince şu olacağım demedim. İleriyi hep belirsiz tuttum hatta belledim. Yaşamım akıp gidiyor. Ben henüz bir arpa boyu yol alamadım. Ben yaşarken müzikler yapılıyor, kitaplar yazılıyor. Sona dek sürecek tek şey, müzik sanırım.

Bu yaz materyalizmle bütünledim kendimi. Benim için her şey, -insan da dahil- bir nesneye dönüştü. Her şey olağan ve beklenebilirdi. Fazla fazla anlam yüklemek epey zararlı. Bir süre sonra kendimi de bir nesne olarak görmeye başladım. Duygularım, dürtülerim, hayallerim, beklentilerim yok oldu. Arada sırada hareket eden bir et yığını olarak algılamaya başladım. Uyuyamamaya, tat alamamaya başladım. Rüya bile göremiyorum. Dokunduğum, gördüğüm, duyduğum, tattığım hiçbir şey yok gibi. Bir anda her şey boş bir küreye dönüştü. Boş bir küreyi yuvarlıyor gibi hissediyorum. Hissettiğim bir şey varsa da katıksız bir acı. Dünyanın merkezi benmişim ve benden dışarıya bir acı yayılıyormuş gibi. Ağızda yanma yapmayan, sadece, bazen sürekli, kafamın hatta karnımın içinde derin bir acı duyuyorum. Neye benzediğini bilmiyorum. Sürekli genişleyen, bir kara delik gibi dönmeye ve kararmaya devam ediyorum. Kendimi o boşluğa hapsolmuş gibi hissediyorum. Evrenin çok çok -belki de en- ücra köşelerinden birinde asılı duran bir nesneymişim gibi yalnız ve yok hissediyorum. Bir anda her şeyin parçası olabilir ve her şeyi yok edebilirmişim gibi. Sonsuz bir döngüyü değil, sonsuz bir durağanlığı temsil ediyorum. Siyah, küp gibi bir şey. Her şey etrafımda ya da ben her şeyin etrafındayım ama aynı zamanda bu sonsuz varlık içinde hiç var olmamışım gibi. Günden güne bu düşünceyle eriyorum ya da parçalanıyorum. Bunun yanında herkese ayrı bir rol kesmekten yoruluyorum. Mutlu, muzip gibi gözükmekten yoruluyorum. Saatlerce boşluğa bakabilmeliyim ve kimse de neden böylesin diye sormamalı. Özgürlük bu sanırım: yok olduğumuz anda bile kimsenin yokluğumuzu fark edip sorgulamaması. Hani baştan beridir yokmuşum gibi. Ara sıra dünyanın kenarından beliren, kimliği belirsiz bir nesneymişim gibi.

Etrafımda sürekli beni iten bir şeyler oluyor. Organizmalar geliyor ve gidiyor. Organizmalar hareket ediyor, ses çıkarıyor, birbirini yok ediyor bazen. Bazen yalnızca durup dışarıdan izliyorum. Bazen aktör benim, bazen sadece içindeyim. Kendimi sorgulamıyorum, yaşadığım hayatı sorgulamıyorum. Hayatın kendisi tek bir parçaymış ve ben o resmin içinde yokmuşum gibi.

İnsanların romantizmi beni öldürüyor. Her şeye anlam yüklemeleri, bu anlamları, yalnızca kendi doğruları olmasına rağmen gerçek kabul etmeleri -ki doğru ile gerçek kavramlarının farkını dahi bilmiyorlar- ve bunlara reaksiyon göstermeleri beni öldürüyor. Kimse sadece yaşayamıyor. Bir şey yapmak zorundalar, bir şeye ya da birilerine dokunmak zorundalar ya da öyle hissediyorlar. Sadece mütemadiyen bana dokunmasınlar istiyorum. Kimseyle konuşmak, etkileşim kurmak, ilişki kurmak zorunda olmak istemiyorum. Dirsek teması olmaksızın yaşayabilmeyi istiyorum ama kendimi onlardan koparamıyorum. Beni besliyorlar ya da benden koparıyorlar ve hiçbir şey yapamıyorum. Belki de hiçbir organizma tek başına var sayılamıyordur. Başka bir bilincin onayı, etkileşimi gerekiyordur. Organizmaları, nesneleri onlardan beklentilerimize göre tanımlıyoruz. En basitinden kalemi tanımlarken maden içeren, ahşap, plastik veya metalden yapılabilen silindirik bir nesne değil de yazı yazmaya yarayan bir nesne diyerek tanımlıyoruz genellikle. Bu kadar ezber yorucu değil mi? Beklentilerimizi bile ezberlerimize göre belirliyor olmuyor muyuz? Soyut kabul ettiğimiz bir şeyden bile uzak kalamıyor muyuz?

“Şeyleri” bazen normal ya da anormal olarak değerlendiriyoruz. Bir “şey” kendini gerçekleştirebilmişse o yalnızca olağan değil midir? Muhakemeden ya da vicdandan tümüyle vazgeçelim demiyorum ama gerçek kabul ettiğimiz doğrularımızı her şeyin tanımına uydurmayı bu kadar çok denememeliyiz bence. Bir süre sonra bizi içine katıp götüren kar topu gibi çok büyümekten yok olan nesnelere dönüşmemeliyiz. Biraz durabilmeyi, biraz izleyebilmeyi bazen de yalnızca durmayı ve yalnızca izlemeyi öğrenmek bu kadar mı zor?

İşte tüm bunlar sonsuzluğu ifade ediyor aslında. Sonsuzluk sonu beklemeyi içeren bir süreç. Biz insanlar bir şeyleri sonlandırmayı ya da bir şeylerin kendiliğinden sonlanmasını çok fazla bekliyoruz. Tüm bu tanımlar, anlam yüklemeler bir şeyler hakkında merakı, duygulanımı ve veri elde etmeyi bir an önce sonlandırabilmek için var. Sonsuz diye niteleyebileceğimiz bir boşluktan aşağı düşerken bunun son bulmasını beklemiyor muyuz aslında?

Mehmet Akif ÇAKIR

akif527@hotmail.com

Mehmet Akif ÇAKIR

Mehmet Akif Çakır 20 Nisan 1997'de Kütahya'da dünyaya gelmiştir. Edebiyat ile esasen 12 yaşında Dostoyevski etkisiyle tanışmıştır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza'sını okuduktan sonra her şey Mehmet için değişmiştir. O saatten sonra edebiyatın içine doğmaya başlamıştır. Lisede Cahit Zarifoğlu ile tanıştığında hayatı bir kez daha değişmiştir. O günden beri şiir yazmıştır. 2018 yazında ilk kez öykü yazmaya başlamıştır. Tek ve sonlu ömründe, ideallerinin izini bırakmak niyetindedir.
Mehmet Akif ÇAKIR

5 thoughts on “Faili Meçhul Nihayet | Mehmet Akif ÇAKIR

  1. Güzel bir deneme yazısı olmuş. Kalemine sağlık. Detayında ki o hüzün öyle güzel geçiyor ki insana. Çok çok tebrikler 👏 👏

  2. Bence çok akıcı bir yazı olmuş. Okurken sıkılacağımı sanmıştım fakat aksine her okuduğumda Şu dönem içinde kendimi görüyor muşum gibi geldi. Ve daha çok merak edip daha zevkli bir şekilde okumaya başladım. Bir şeylerden tamamen soyutlanıp bir yandan da soyuttan da kopamaman Aslında senin tek değil hepimizin ara sıra ya da çoğu kez içinde kaldığımız durumunların güzel bir tanımı… kalemine sağlık Akifciğim…

  3. Aklımı allak bullak eden bir yazı oldu gerçekten. Sorgulatan, sorgulayınca seni onu cevaplatmaya teşvik eden yazılara ciddi anlamda bayılıyorum.
    Yer yer yazında bu şekli gördüm. Ve nedendir bir bilmiyorum her paragraf bana kendini iki defa okutturdu.
    Kendi iç çekişmeni sade bir dil olsa da etkileyici bir şekilde yazılmış olduğunu belirtmek istiyorum. Işin felsefik boyutuna da hiç girmeyeceğim. Ancak tokat gibi yer yer gerçekliklerimi yüzüme vurduktan sonra, o sıcaklığı yüzümde boynuma doğru boşalan o sıcaklığı hissetmedim değil.
    Fazlaca yer verilen keskin bitirişler yazının bazı yerlerinde bağlantısında kopukluğa sebep olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca yazı bence daha da doldurulmalıydı. “Sıkar mı okuru ? ” sorusu biraz seni bundan kısmışa ittiğini hissettim. Ama bu asla yetersiz olduğunu göstermiyor. Bir okur olarak daha da uzamasını isterdim. Çok hoşuma gitti doğrusu. Kalemin güçlü senin dostum. Farkındasın ve öyle yürüyorsun. Biz de bunu görüyoruz. Dahası olsun. Tebrik ederim.🌱

  4. Icimizdeki basit ama bir o kadar abarttigimiz korkulari hüzünleri cok akici ve gayet gerçekçi sekilde ortaya dökmüşsün . Kalemine saglik yüreğin dert görmesin. Korkusuzca korkularımızın üstüne gitmek dileğiyle basarilar dilerm.

  5. Yazıyı okurken, yazı içerisindeki düşünceler benim için de aynı şeyler ifade etiğini söyleyerek, yazının gerçekte olan şeylerin soyutlaşarak yada silikleşerek ortadan kalktığını sadece kalıplaşmış yada sıradan bir hayatın yaşanılmayacağını , tek bir gerçek olgusuna inan ettik düşünceler doğrultusunda koşuşturan hayatın artık varlığını sorgulaması hoşuma gitti.Bu yüzden çok beğendim kalemine sağlık

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up