Kollarımı pencerenin betonuna dayayıp dışarıyı izlemeye başladım. Kafamı öne çıkardıkça saçlarımı rüzgar tarıyordu, bundan zevk alıyordum. Güneş batmak üzereydi, dışarıda kimse yoktu, hayat durmuş gibiydi. Sokaklar, pembe gökyüzü, arabalar… Dışarıdaki hayat son buluyor gibiydi. Çenemi kollarıma dayayıp rengi kararan gökyüzüne baktım. Sanki az sonra yeryüzünün bütün balonları göğe salınıverecekti. Burada birine tutunuverirdim. Üzgün de değilim. Yalnızım. Ellerimle tutabileceğim hiçbir şey yok havada. Masanın başına geri döndüm. Kalemin arkası ağzımda boş sayfayı izliyorum. Kelimeler dökülüp dökülüp kurtuluyor gibiler. Bir cinayet mi anlatmalıyım, fuhuş çetesinin fantastik hikayelerini mi, rüyalarımı mı? Fazladan sıra dışı olmalıymış gibi geliyor. Halbuki bazen birkaç kırık dökük kelime bile mırıldanmaya yetmiyor mu? Sırasıyla parmaklarımı izledim. Başparmak, işaret parmağı, orta parmak… Ya birkaçı eksik olsaydı? Şuradaki makasla birkaçını alıversem ne olur? Acı mı çekerim, ömür boyu vicdan azabı mı? Hangisi daha ağır? En iyisi, ellerime yapacakları için izin vermek. Sivri ve parlak bıçaklar hakkında yazıyorum. Bir tanesini elimde tutarken bir kafenin camından dışarıyı izlediğimi hayal ediyorum, yüksekte bir kafe bu, aşağıyı izliyorum. İnsanlar gelip geçiyor. “Bonjour” yazıyor tam karşıda, altında fotokopici var. Ne çarpık, ne ustaca! Mekanlar gibi çarpık insanlar da. Kimisinin siyah ceketleri ve geniş omuzları var. Kimisinin elinde çantalar var; marka, pahalı. Kimisi hatırlamak için yavaş yürüyor kimisi hafızasını kaybetmek ister gibi koşar adım. Hayat herkes için koşar adım. Dünü unutmak, yarını yaşamak için. Durup yarını düşlüyor, yarın için uyuyoruz her gün. Çok çabuk sapıyorum! O insanlardan bazıları karşı binaya giriyorlar. Belki merdivenleri çıkıyorlar. Onların omuzlarından bir gözmüşüm gibi onlarla çıkıyorum. Sonunu hayal edemiyorum. Sürekli çıkıyoruz merdivenleri. Bir kapı var sonra. Açması biraz zor ama güçlü itince içerideyiz işte. Omuzlardan ayrılıyorum o an. Her şeyi çok hızlı düşlüyorum. Her şey çok hızlı olup bitmeli. Duvarda kocaman “Bonjour” yazıyor. Bakıyorum kadınlı erkekli, sigaralı bir yer. Aniden kendi masama çekiliyorum. Hayır, hayalimdeki kafedeki masama. Kahve var zift gibi. Hiçbir şey anlamamışım içtiğimden, içmiyorum artık. Yeter bu kadar düş. Kalemi bırakıp yatağa attım kendimi. Bu tavandaki belli belirsiz izler bilerek oraya konmuş gibi. Biz oraya bakıp bakıp düşünelim, işin içinden çıkamayalım diye. Geceleri vicdan rahatsızlıklarımız, iç sıkıntılarımız zihnimizde o şekillerle yer bulabilsinler diye. Acımasız tavanlar var her yerde. Acımasız duvarlar. Yalnızca insan düşünebilsin diye örülen duvarlar.

Rüyamda son adımım bir öncekinden daha ağır ilerliyorum. Renkleri seçemiyorum artık, her yer siyah beyaz gibi. Boş bir arazideyim. Kısa ve çiğnenmiş, sararmış otlar var. Bu kadar boşluk içimdekinden daha büyük gibi, karşılaştırmak gerekir mi bilmiyorum. Terliyorum alnımdan itibaren, boncuk boncuk. Elimle alıp üstüme siliyorum. Su var mı? Az çok seçebiliyorum. Mavi ve sarı renkleri var bir tek. İleride mesafeleri belirsiz ince bir şeyler görüyorum ama gidebilmek için çok yorgunum. Yığılıyorum olduğum yere. Hiç bulut yok. Gözlerimin önünde dönen bir dünya ve akan bir gökyüzü var ama hiç bulut yok. Öylesine sessiz ki sanki mevsim değiştirmiyor dünya. Yataktan kalktığı gibi dışarı çıkmış, üzerini hiç değiştirmemiş gibi. İşbu halde, varlığı esas olan biz mi, ben mi yoksa dünya mı? Gözlerim artık ayırt etmek istemiyor bu ıssızlığı, bu aynılığı. Çok küçük bir gürültü var kafamın içinde; sanki dışında. Kulağıma çalınıyor ama seçemiyorum, tutamıyorum. Belli belirsiz bir nota var da ara ara çalınıyor gibi.

Kalkıyorum, hala gündüz. Sıcak hala başıma vuruyor. Bu kez renkler belirgin. Kimse yanıma uğramamış. Bir hayvan bile görmedim. Henüz çiğnenmemiş kuru otlara basarak yürüyorum. Çıt çıkmıyor. Az önce uzaktan direk sandığım kuleleri seçiyorum yavaş yavaş. Önlerine pervaneler takılmış. Birkaçı dönüyor sadece. Dönüyorlar ama ses çıkarmıyorlar. Bir anda bu tablo büyüyor, ben de büyüyorum. Aslında bu gördüğüm her şey var ama sonsuz bir boşluğun duvarlarını kaplıyormuş gibi. Bu yüzden aynı zamanda hiç var olmamışlar. Kuleler, pervaneleri, tepede, gözükmeyen ama var olan güneş, onun sıcağı… İçimi bir korku kaplıyor. Sürekli yokuşu iniyorum ve kulelerle karşılaşıyorum. Kahverengi, sıcaktan dökülmüş, kirli… Dehşet içinde bu sonsuz döngüden kurtulmanın rahatlamasıyla uyanıyorum. İçim bir türlü huzur bulmuyor. Sürekli, ikiliklerin yarattığı karmaşanın içinde savruluyorum. Görünürde elle tutulur bir şey yoksa bile, benimle ve bensiz var olup varlığını sürdüren her şeyin bana vereceği zararı bilerek onlarla var olmaya devam etmem beni öldürüyor. Bu; eşyadan, taştan, sopadan, içimden akıp giden sudan bile rahatsız olmama sebep oluyor. Ben aslında yalnızca yaşayan bir varlığım. Diğer her şey benim algımda zararlılar ve bu algı yüzünden yaşıyorum. Öyleyken niye bunca şeyi hayatıma alıyorum?

Masanın başına tekrar oturduğumda bir şeyi anladım. Benim işim esasında kağıt kürekle değildi. Ben, bu kadar basitliğin, sadeliğin içinde bir gün hiç olmamış olacak “şeylerin” ve kimselerin izini taşımadan yaşamanın derdindeydim. Nasıl olur da insan bir şeye değmezdi? Bunun için yıllarca çabalayacaktım belki. Aynı zamanda her şeye değmenin ve her şeyde var olmanın isteğiyle bilincimi içime kapalı tutacaktım. Yazmak yalnızca çelişkilerin birbirini nasıl yok edeceğini bulmaya yarayan bir araç olacaktı. Oysa ben, yine de yazılmamış başka çelişkilerin kalemini tutacaktım.

Mehmet Akif ÇAKIR

akif527@hotmail.com

Mehmet Akif ÇAKIR

Mehmet Akif Çakır 20 Nisan 1997'de Kütahya'da dünyaya gelmiştir. Edebiyat ile esasen 12 yaşında Dostoyevski etkisiyle tanışmıştır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza'sını okuduktan sonra her şey Mehmet için değişmiştir. O saatten sonra edebiyatın içine doğmaya başlamıştır. Lisede Cahit Zarifoğlu ile tanıştığında hayatı bir kez daha değişmiştir. O günden beri şiir yazmıştır. 2018 yazında ilk kez öykü yazmaya başlamıştır. Tek ve sonlu ömründe, ideallerinin izini bırakmak niyetindedir.
Mehmet Akif ÇAKIR

2 thoughts on “Giderek Artıyor İçim | Mehmet Akif ÇAKIR

  1. Çok akıcı bir yazı idi. Yazı sürekli kendinden bir önceki cümleden sonra okutuyordu kendini. Bu zincirin ne zaman son bulacağını merak ettim. Çünkü okuyana kadar bu etkide kalarak okudum. Ve bitiriş için yeterli şekilde toparlanamadığını okurken hissettim. Belki kimi yazarların yaptığı gibi sonunu okuyucunun zihinsel hayal dünyasına bıraktığını söylersen çok başarılı olduğunu da eklemek istiyor. Çünkü ben kendim bir şeyler ekleyerek sonlandirdim.
    Kaleminin kudretinin farkında olmanı isterim. Yazıdaki bütünlük beni sarpa sardı emeğine sağlık be Akifim.

  2. Bir kez daha kanaat getirdik ki edebiyat her daim dokunaklı olacaktır. Ve bir şeyi daha çok net anladım ki cümlelerin her daim merakla okutuyor kendini. Çok çok tebrik ederim emeğine yorum gücüne sağlık 🌼

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up