GİZEM

Rengarenk neon ışıkların arasında savrulan düzensiz sigaralar. Kusanlar, yüksek sesin büyüsü ile kucaklarında birbirini yükseltenler.  Hissiz öpüşler ve tuvaletler… İnmiş pantolonlar, inmiş etekler.

Bir külün omuzuma düşmesi ile bu ortamın hayvansılığından bıktığımı anladım. Nereye savrulacağı belli olmayan sigarayı, tutunduğu elden söküp aldım ve avcuma bastım. Bir çift gözün dehşet ile bana baktığını görüyordum lakin kahverengi gözler ilgimi çekmemiştir. Hayat acıdır! Şeker pembesi ise bir renk değil, sahtekardır. Âdem ve Havva’nın yediği o zevk meyvesi, önden onları, daha sonra bizi bu bok çukuruna yuvarladı ve kuzgun ile leş arasındaki iletişim o günden bugüne süregeldi. Yaygın bir inanıştır bu ama kanıtlanmamıştır.

Dışarı çıktım, biraz hava almak istiyorum. Özellikle soğuk bir hava beni daha çok kendime getirecek. Çektiğim nefesin ciğerlerime usulca ilerlemesini seviyorum. Gece sabaha çalacaktı. Karşımda sadece gölgemin uzanıp değdiği çöp kutuları vardı. Midem kazınıyordu. Çöpte ne bulabilirdim? İyi şeyler muhtemelen vardı. Besin değeri yüksek, biraz çürümüş, biraz sağlam şeyler. Biraz çürümüş, biraz aç. Yaklaştım kutulara. Elim titriyor. Elim gözlerimin önündeyken farkına vardım.

Gölgeme bir başka gölge dokundu. Ona döndüm, “İster misin?” diye sordum. Eteği bacaklarını pek de örtmüyordu fakat yüzü bir şal tarafından kapatılmıştı. Olur, dedi. Yaklaştı, ben çöplük restorandan birkaç elma buldum. Bayat ekmekler, bozuk yemekler ve çok fazla plastik. Bunları kemirsek, dedim, doyar mıyız? Bilmediğini söyledi. Ama sindiremeyeceğimizi ve hastanelik olabileceğimizi de ekledi. Ölmez miyiz? dedim. Kolay mı dedi? Elma yer misin? dedim. Olur, dedi. İnce zarif parmakları o an dikkatimi çekti. Muhtemelen az sonra yüzünü görecektim. Kahverengi gözleri çekiciydi. Bacakları çekiciydi. Yüzü, aslında tek eksik şeydi. Ya da gerektiği gibiydi. Elmayı yavaşça kavradı. Döndü gitti. Bakakaldım.

O gece evime gittim, yatağımda fareleri düşündüm, elmalarını mı çalmıştım? Gurur yapıp yatağımdan kalktım ve beşinci kattaki evimin penceresinden peynir, zeytin, bir tabağa konmuş ne varsa yer çekimine armağan ettim. O gerekeni yaptı. Rahatlayan vicdanım ile yatağıma döndüm.

Rüyamda bir sürü kâbus gördüm. Zebaniler sırt sırta vermiş ve beni dokuz yanımdan sarmıştı. Dönerek beni ellerindeki tüylerle rahatsız ediyorlardı. Suratıma “Yumuşak!” diyerek bağırıyorlardı. Yumuşak! Yumuşak! Yumuşak… Yumuşatıcı kokuları geliyordu bunuma, beyaz çarşaflar gökyüzünde bir bir uçuyordu. Yüzü kapalı kadın geldi. Uyandım.

Annem arıyordu. Bana gel oğlum kahvaltı yaparız. Sana güzel domatesler aldım seversin. Bu teklif canımı delip annemin sıcak eline verdi. Olabilir, hatta tamam. Anne geliyorum çayı koy, tütsün dumanı. Arabama atladım gaza bastım. Henüz yeni hareketlenmiştim ki bir ciyaklama duydum. Arka koltukta yaşayan Lütfü abiye baktım. Boş gözlerle baktı bana. Abi kolonyayı azalt. Tamam. Peki. İn arabadan, bak istersen? Kahvaltıya gitmek daha mantıklı. Romantikler ölmez, in. İndim. Köşede, ayağını yalayan salak bir köpek gördüm. Ona eğilerek “Seni ben mi ezdim?” dedim. Cevap vermedi. Saygısız, cevap versene! Neden korkak gözlerle bakıyorsun bana? “Fark eder mi?” dedi. Haklıydı arabama alıp veterinere kırdık direksiyonu Lütfü abi, ben, köpek…

Lütfü abi dün bir erkekle yatmış, otuz lira almış. özel muamele ile vizitesini 40 liraya çıkarmış. “Güzel para…” dedim. “Sen ne yaptın?” dedi. Hava aldım, soğuk çarptı biraz. Evet soğuktu. Nefesimin havada dağılmasını insanlar sever, hatta bazen son nefesimi vermemi dilerler. “Sende ver Lütfü abi! Borcun varsa ver. Çok önemseme.” “Borcum yok! Alacağım var.” İyi misin köpek? Yalnız ayıp olmuyor mu? Köpek aşağı, köpek yukarı. Ne biçim bir sesleniş bu? Kusura bakma paşam ne demeliydik? Encıl ben. Melek yani. Öyle mi? Bilmem, Encıl işte, dümdüz Encıl. Lan köpek benim yüzümü bir yalasana, yüzümü yıkayamadım. Aman yalama! Gusülü de yoktur bunun. Evet yok. Dün soğuktu denize giremedim. Ben de nefes aldım güzeldi.

Bizim çocuklarlaydım, horoz eşek falan biraz müzik yaptık. Hatunun birini indirdim. “Kemiğin yağlısını bulmuşum.” dedim. Bir kahvaltı hazırlayacaktım, ekmek eksikti, ekmek alacaktım. Ezildim. Kanıyor mu? Yok ya sızlıyor biraz. İyi.

Geldik hadi Lütfü abi sen Encıl’ı al gir içeri. Ben anneme gidiyorum. Olmaz bende gideceğim anneme beni de bırakacaksın. Yani? İniyoruz. Yapma be abi. Oğlum hadi be! Tamam.

İndik Encıl’ı kucağıma aldım. Lütfü abi sırtıma bindi. Girdik veterinerin odasına. Bir su damlıyordu yakarıdan aşağıya. Damlalar saniye gibi işliyordu. Kahverengi gözler çıplak, karşımda sebepsiz. Anlam veremedim. Encıl ile Lütfü abiyi bırakıp kahvaltıya kaçtım.

Ozan Cemre KISA

sadesekerli@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir