GÖZ ARDI

Hayatımın tam olarak hangi noktasında uyandığımı bilmiyorum. Zaman algımı yitirdiğim, hastalıklı düşüncelere hapsolduğum bir ışık noktasındayım. Ezilmişlik hissiyle uyandığıma ve gözüme ışık çarptığına göre “sabah” ya da “gündüz” kavramlarından birini kullanabilirim. Kafamı tekrar yastığa gömüp tavandaki belli belirsiz şekilleri yansıtan çatlakları izleyebilirim. Ama ben öylece sandalyeyi izliyorum. Masa, sandalye, bir halı ve bir dolaptan oluşan karede yalnızca sandalye gözümü alabiliyor. Gözlerimi yuvalarına geri sokacak kadar güçlü vuran ışığın, odanın geri kalanına zerre kadar etkisi yok. Bu yüzden, tüm bu sadelikle birlikte, tavanı daha alçak gözüken odada müthiş bir basıklık hissediyorum. Karanlık bir tek sandalyeyi yutamamış gibi onu izlemeye devam ediyorum. Bir ayağının yamukluğu dikkatimi çekiyor. O sandalyeye kaç kez oturduğumu hatırlamıyordum. Şimdi ise görevini aksatan bir eri cezalandırmaya ya da onun yamuğunu düzeltmeye yeltenecek gibi olduğumdan hafızamda gün yüzüne çıkıyor. Bir hışımla kalkamıyorum çünkü kollarım, ayaklarım ve ince gövdem yabancılıklarını ilan etmişler. Şeffaflık ve hareketsizlik benliğime o kadar yerleşmiş olmalı ki uzuvlarım ve uzuvları çıkmış zihnim benden bağımsız bir noktada birleşebiliyorlar. Sanırım çoğu zaman bana hücum eden sarsıcı düşüncelerin ve anlamsız hareketlerimin nedenini anlayamamamın sebebi de bu. Aksıyorum. Kollarım ve ayaklarım neredeyse yoklar. Onları bağlamam için hareket emri veremeyecek kadar kopmuş durumdalar benden. Yoksa sandalyenin yamuk ayağıyla anlaşıp beni bezdirmek için sözleştiler mi? Aksatmanın, beni durdurmak için güçlü bir yöntem olup olamayacağı arasında gidip geliyorum. Camıma atılan bir taşla irkiliyorum. İrkildiğim sırada benden bağımsız olan zihnimin, ellerimin ve ayaklarımın da kıpırdadığını fark ediyorum. Kalçamdan güç alarak ve onu sürte sürte, yatağımda, camın kenarına geliyorum. Aşağıda, üzerinde yalnızca uzun bir deri palto olduğunu fark ettiğim, uzun boylu, açık tenli, siyah saçlı bir kadın olduğunu görüyorum. Kesinlikle kulağımın duymadığı sözlerle bağırıyor ve arada bir yerden topladığı taşları atıyor. Camın ne kadar ince olduğunu, her taşta yüksek frekansla sarsılmasından anlıyorum. Gittikçe daha da irileşen taşları camıma fırlatıyor ve sürekli bağırıyor. Taşlar havadayken mi irileşiyor bilemiyorum. Ben bunu düşünürken cam çok az bir gürültüyle kırılıyor ve kadının sarf ettiği son sözleri duyuyorum:

– Pencereyi aç!

Uyanışın getirdiği burukluklardan biri gecenin aksine zamanın artık ilerleyecek olması. Zaman ilerlerken insan öğreniyor. Ben zihnimdeki yanılsamaların, bir zamanlar bana uymayan olayların, olguların ve kararların şimdi birer seçenek olduğunu öğrendim. Bununla birlikte insanın, çıkarları üzerine yaşadığı düşüncesinin gerçek olabileceği beni derinden sarstı. Sonra bir gece uyudum ve ne kadar zaman geçtiğini bile anlayamadan bu sabah hep olduğum yerde uyandım. Sandalyenin ayağının yamukluğuna olan düşmanlığımın, yaşlı ve aksak bir kaplumbağanın kırık olan kabuğuna duyduğu düşmanlıkla aynı olduğunu, zihnimdeki bu ani keşifler doğrultusunda anlıyorum. Zamanın bu yüzden bile anlık olarak çalıştığını kabul edebilirim. Yani zaman bir uyuşukluktur ya da zaman uyuşuktur diyebilirim. Zihnimizde sürekli duran ama sadece baktığımızda bize yansıyan cam kırıklarından ibaret. Eğer sadece uyuşuk nesneler bu kadar etkili ve kullanışlı olabiliyorsa sandalyenin ayağını düzeltmek için uzuvlarımı uyuşturabilirim. Yine işe yaramazsa onların vücudumda durmalarının ya da durmamalarının hiçbir farkı yok demektir. Bağdaş kurarak oturuyorum ve ellerimi kalçamın altına alıyorum. Onların zihinleri varsa eğer onu kullanmanın en iyi yolu uyuşturmak olacaktır.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Ancak artık uzuvlarımı hissetmediğimden uyuşmuş olduklarını anlıyorum. Artık kullanılmaya hazırlar. Fakat tüm çabalarıma rağmen kıpırdatamıyorum bile. Şimdi yine benden bağımsızlar. Ancak öncekinden farklı hissetmemin sebebini anlayamıyorum. Dehşet içinde bir sağ elime bir sol elime bakıyorum. Bu kadar kopuk bir sonuç alacağımı hiç tahmin etmemiştim. Hayal kırıklığı ve korku arasında gidip geliyorum. Sonunda bu durum zihnimde aniden çakan bir şimşekle son buluyor. Bedenimin bütünüyle bağlantı kurmam için bedenimin tümünün aynı anda var olması gerekmiyor. Bir kısmını göz ardı etmek aynı zamanda onların hareket etmesine neden oluyor. Bu ani keşfim, zamanın aslında savaşmayı çok daha önce bana kodladığını anlamamı sağlıyor. Böylelikle tek seçenek olarak kalan gücümle kendimi sert zemine bırakıyorum.

Mehmet Akif ÇAKIR

akif527@hotmail.com

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir