Haydarpaşa’dan Hiçliğe

Reading Time: 6 minutes

Haydarpaşa Garı, 1908’de İstanbul – Bağdat Demir yolu hattının başlangıç istasyonu olarak inşa edilen tren garıdır. GarTCDD‘nin ana istasyonudur. İstanbul’un Anadolu yakasında, Kadıköy‘de bulunur. Osmanlı İmparatorluğu‘nun son dönemlerinde Bağdat Demir yolu yanında İstanbulŞamMedine (Hicaz Demir yolu) seferleri de yapılmaya başlanmıştır.

Garın çatısında bulunan saat, Anadolu’daki benzer birçok çatı ve cephe saatinin aksine 1908 yılında yapının kendisiyle birlikte tamamlanmıştır. Barok süslemeli alınlıkta yer alan saat dairesel bir kadrandan ibarettir. Saatin orijinal mekanizması korunmakla birlikte kadrandaki Doğu Arap rakamları Harf Devrimi ile birlikte Arap rakamları ile değiştirilmiştir.

28 Kasım 2010 tarihinde çatısında çıkan ağır yangından dolayı çatısı çökmüş ve dördüncü katı kullanılamaz hale gelmiştir.

Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi kapsamında İstanbul-Eskişehir bölümündeki demir yolu çalışmaları nedeniyle, 1 Şubat 2012 tarihinden itibaren 24 ay süreyle ülke çapındaki tren seferlerine ara verildi.”

“Yarın saat on buçuk trenine bineceğim!” demişti olay gününü bağlayan gece konuştuğumuzda. O esnada asidi kaçmış ve muhabbet koyuluğundan ısınan biralar yudumlanıp, kabukların arasında kalan tek tük fıstıklar aranırken, oldukça boş ama içinde en az bir porsiyon haydari kalmış bir meze tabağı kadar dolu sohbetimizi ufak da olsa bölmüştü, konu değişikliğine gitmek maksadıyla. Üç kişilik bu boktan grubumuzda hali hazırda biri nişanlı, bir diğeri yeni bir ilişkiye başlamış, nişanlı olan itin müstakbel eşi evde uyumakta, diğer pezevengin kız arkadaşı o sırada arabasıyla köprü istikametine ilerlemekteydi. Biraz siyaset, biraz seks konuşulduktan sonra biralar bitti, bardan çıkıldı ve yarın için biraz heyecanlı, biraz kaygılı ben, hafif çakır kafam, tek kalan günaydın sigaram ile birlikte göt kadar diye tabir edilen küçük odamda uykuya daldım. Uyandığımda saat on iki sularıydı ve telefonumda üç mesaj, iki cevapsız arama ile göz göze geçirilen sigara seksinden sonra hazırlanıp Haydarpaşa garına gitmek üzere evden ayrıldım.

Yaklaşık otuz dakikalık iki vasıtadan oluşan Haydarpaşa yolculuğum sona ermiş, otobüsten iner inmez ilk görülen büfeden sigara alınmış ve malum kişinin gelişini beklemek için gar merdivenlerine oturup sert esen boğaz rüzgârına karşı beklemeye koyulmuştum. Saat ikiye kadar bekleyip gişedeki görevliden treninin yaklaşık kaç dakikası kaldığını öğrendikten sonra bu sefer sigaram ile olan koyu sohbetime peronda devam edip tekrardan beklemeye koyuldum. Birkaç dakikalık gecikmeden sonra üçe çeyrek kala tren perona tüm yol yorgunluğu ile ruhunu teslim etti. Trenden inip onu görmeyi bekleyene dek inen diğer insanların yüzlerine bakıp o an ne düşündüklerini anlamaya çalıştım. Çoğunun yüzünde hiçbir ifade yoktu; sanki ölüymüşler gibi, ifadeleri olanlar da ya üzgün ya da kızgın. İfadesizliklerine uzun süre maruz kalmış olacağım ki “Bu amına koduğum memleketinde kimsenin yüzü gülmeyecek mi ulan!” diye geçirdim içimden. Tam on dakikadır trenden inmesini ve bu gülmeyi unutan insanların yüzlerine bakmak ciddi manada beni sıkmış, bunaltmış ve artık zincirlerinden kurtulmak isteyen eski Roma tutsağı bir aslan gibi bekliyordum. İnmiyordu halen ve onun inmediği her dakika Neşet baba bağırıyordu, efkârlı:

Neredesin sen?

On beş dakika oldu, on beş dakikada bir insanın ciğeri ne kadar sigara alabilirse o kadar sigara içtim, üçten sonrasını saymadım. Gelmiyordu. Neden gelmiyordu? Trenin yanında durmuş büyük bir aceleyle sigarasını içen, belki de evi kilometrelerce uzakta olan vagon görevlisine trende kimsenin olup olmadığını sordum, önce beni görmezden gelip sigarasına devam etti. Sonra şapkasını çıkarıp muhtemelen en son iki gün önce yıkadığı hafif uzun saçlarını elleriyle bir karıştırdıktan sonra “Kalmamıştır kimse, muhtemelen.” dedi ağzına bir sigara daha götürürken.

“İçeri girip bakmamda sakınca var mı?”

“Kafana göre…”

“Eyvallah.”

Trene girdiğimde içeride kimse yoktu ve içeride ekşimsi bir küf kokusu hâkimdi. Gariptir ki onca insanın inmesine rağmen koltuklar yırtık, bazıları yerinden sökülmüş, camlar kırık, vagonun paslanmış demirleri belli oluyordu. Bir yağ tenekesi tam ortada, belli ki içinde ateş yakılmış, içeride duman yoktu. Yerlerde çeşitli çöpler ve pis sudan kararmış karton parçaları. Vagonları ayıran kapıların biri yok, diğerinin camı kırık. Camı kırık vagonun ucunda bir siluet. Az önce birinin boğazını kesip kanıyla saçlarını boyamışçasına kırmızı saçları kırık camlardan içeri giren rüzgârla dalgalanıyordu karşımda, yakın zamanda soyunup kendini azgın kışa teslim etmiş ağaçların yapraklarıyla. Üzerindeki beyaz elbisenin berraklığı en karanlık gecede ormanda yolunu bulamayan bir avcıya evin yolunu gösterircesine.

Neşet baba bu sefer daha bir içten bağırdı gaipten;

“Allı turnam ne gezersin havada?

Yanına yaklaşmak istedim ama ayaklarım buna izin vermedi. Vagonun pasıyla karışık küf kokusu içeriye davetsiz giren rüzgârla tüm vücudumu kaplamış, hareket etmemi istemiyormuşçasına bana doğru tüm nefretiyle esiyordu. Gözüm yavaş yavaş karardı, kapanmaya yakın bana baktı, hafif bir gülümsemeyle yeni doğmuş güneşin kızılındaki saçları yüzünü kapadı, bu sefer hafız Burhan bağırdı çok uzaklardan:

Her yer karanlık!

Bir düş görmüştüm, ya da kâbus, kim bilir? Toprağın üstünde kapkara tüyleriyle sayısız karga yatıyordu yerde, cansız. Çıplak arazide, ne kadar nefret etsem de tamamen saygımdan ölü kargaların üzerlerine basmamaya gayret ederek yürümeye başlamıştım ve arkamdan bir el omzuma dokunup beni kendine döndürmüştü. Yüzünün yarısı yanmış, yirmili yaşlarda, beyazlar içinde bir kadın, elinde işlemeli gümüş bir kadeh tutmaktaydı. Kadehin içinde derin karanlık bir kırmızı. Büyük bir yudum aldı önce kadehten, nefes mesafesinde bana yaklaşıp yutmadığı karanlık kırmızıyı bana içirdi kendi dudaklarından. Hafif metalimsi bir tadı vardı. Nefret ve şefkatle karışık metalimsi tatlı kırmızı dudaklarımızın kenarlarından akarken sanki bir daha hiç öpüşemeyecekmiş gibi öptü beni. Koynundan siyah bir sigara çıkarıp ucunu yanmış yanağına bastırdı. Birkaç kıvılcım çıktı yanağından, sigara alev aldı. Büyük bir nefes çekti sigaradan, bana uzattı. Sigaranın grimsi dumanını dışarı verirken konuşmaya başladı:

“Bu gördüklerin zamanın çocukları, hepsi öldü. Zaman öldürdü onları. İleriye uçmadıkları için, şimdide kaldıklarından zoruna gitti, beklemiyordu kendi çocuklarından böylesine bir eziyeti. Biz kaldık sadece. Yürü şimdi, sigara bitene kadar vaktin var, sonra sende onlar gibi toprağın üstünde, üzerine basılmamak üzere yatacaksın…”

Uyandım. Göt kadar diye tabir edilen küçük odamdaydım tekrardan. Küçük demir parmaklıklı penceresinden gelen güneş ışığı yaktı sol tarafımı. Aradan biraz zaman geçtiğinde büyük bir gürültüyle metal kapısı da açıldı odamın. Mavi üniformalı hasta bakıcı günlük ilaçlarımı, zamanın başlangıcından beri orada olan griye dönmüş beyaz masanın üstüne, yanında bir pet bardak dolusu su ile bıraktı, “Günaydın!” demeyi ihmal etmeden elime iki dal sigara bırakıp “Hadi ilaçlarını iç de kahvaltıya geç kalma.” dedi babacan bir tavırla. Odamdan çıkıp beyaz fayansla kaplı koridorda yürümeye başladım. Yürürken fonda bir klasik müzik bana eşlik etti. Yemek salonuna girip metal tabldot tepsilerinden alıp içine bir parça beyaz peynir, iki dilim domates, beş zeytin, üç dilim ekmek koyup bir bardak çay aldıktan sonra arkadaşlarımın yanına geçtim. Ben geldiğimde masada koyu bir sohbet vardı. Oldukça boş olan ama yarım şişe dolusu rom kadar dolu muhabbetleri ben düşümü ya da kâbusumu, her neyse işte, anlatmaya başladığımda bitmişti. Üç kişilik bu boktan grubumuzda hali hazırda biri nişanlı, bir diğeri yeni bir ilişkiye başlamış, nişanlı olan it geçirdiği bir cinnet sonucu düğünlerine üç ay kala nişanlısının boğazını kesmiş, diğer pezevengin kız arkadaşı da mükemmel geçirdikleri bir gecenin ardından evine gitmek üzere köprü sapağında geçirdiği trafik kazası sonucu gaibe karışmıştı. Biraz siyaset, biraz seks konuşulduktan sonra çaylarımız bitmiş, masadan kalkılmış, diğer ikisi dinlenmek için odalarına gitmişti. Ben ise biraz sersem, rüyanın etkisinden çıkamamış halde hastane bahçesindeki banklardan birine oturup hali hazırda iki tane olan sigaramın birini yakıp, ılık bahar havasıyla yeşermekte olan ağaçların arasından sızan kuşluk güneşine bakarak, biraz hüzünlü, sigaramı içtim.

Sigaramı içerken Neşet baba fısıldadı yanı başımda:

Ah yalan dünya!

Anıl AKSOY

anil_aksoy_41@hotmail.com

 

 

One thought to “Haydarpaşa’dan Hiçliğe”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir