Çocuk, amaçsızca dolaşıyor ortalıklarda. Bir eğlence var ama sebebini kavrayamıyor altı yaşındaki soyutluktan uzak mantığı. Giydirmişler sünnet elbisesini, biraz da havalı yürü demişler sanırım. O günün prensi sensin. Bir uzvundan ufak bir parça alındı halbuki, canı da yandı ama kalabalık mutlu ve o kalabalık eğlenmenin peşinde şu an. Bazıları dedikodunun, kimisi gösterişin. “Gelenek” diye bir söz dolaşıyor ortalıkta, çocuk tam olarak anlayamasa da “büyükler dediyse vardır bildikleri” deyip kabulleniyor bu kelimeyi. Kız çocukları üzgün, böyle bir eğlencenin baş kahramanı olmak için düğünlerini beklemek zorundalar.

Bu bir sokak sünneti. Ege’nin mis kokan yemyeşil bir ilçesinin herhangi bir sokağındaki herhangi bir dairesinde oturan ailedeki tek erkek evladın “geleneksel” eğlencesi. Mekân, evlerinin önü. Asya, en arkada bir sandalyeye ilişip olanı biteni izliyor. Daha iki ay önce cehennemden gelmişti oysa. Evet, bir cehennem varsa eğer, bundan daha kötü olamazdı. Yıkılan evleri görmüştü, o evlerden zar zor çıkan insanları, çıkamayanları, enkazdan uzanan cansız eli, bir ananın kucağında kımıldamayan bebeği… Toz dumanını, şehre açılan denizi, içinde yüzen onca cesedi… Hepsini görmüştü ve şu an insanlar bu yaşananlardan habersizce bir geleneği (!) yaşatıyorlardı.

Çocuk şaşkın ama dimdik; baba gururluydu. Anne ise duygulanmıştı. “Kadifeden kesesi, kahveden gelir sesi” diyordu biri, diğerleri oynuyordu sahnede. Erkekler ise bir kenara toplanmış babayı tebrik etmekle meşguldü.

Asya boğulacak gibiydi. Gökyüzüne kaldırdı bakışlarını. O gece de aynısını yapmıştı, gök kırmızıya bürünmüştü, griye çalmıştı kimi yeri. Şimdi ise kapkaraydı her yer, yıldızlar bile aydınlatmıyordu geceyi. Boş boş baktı topluluğa. Uğultu önce kulaklarını, sonra zihnini yordu. Bir kayayı beynine bırakmışlar gibi ağırdı kafası. Anne ağlıyordu, baba gülüyordu, çocuk ise şaşkındı. Orkestra şarkıyı değiştirmişti. “Hey on beşli on beşli, Tokat yolları taşlı” diyordu, kalabalık yine oynuyordu. Bu insanlar anlamını bilmedikleri her şeyden bir eğlence çıkartarak yaşanılası olmayan bir hayatı tiye mi alıyorlardı yoksa? Işıl da on beş yaşındaydı ama çıkmamıştı bedeni enkaz altından. Hediye ettiği melek figürlü biblo vardı sadece ondan kalan… Muhtemelen paramparça olmuştu vücudu. Savaştaki genç bedenler gibi… Zaten savaş alanı gibiydi ortalık, tüfeksiz, topsuz ve silahsız bir savaş…

Çocuk şaşkındı, baba gururlu ve anne duygulu… Sahnedeki genç kızlar oynuyordu “hey on beşli” diyerek… O an birilerinin ölümüne sevinen bir topluluğu izliyormuşçasına utandı orada oluşundan. Kafası daha da ağırlaştı, bulanık görünüyordu artık her şey. Çocuk tek gecelik prensti, babası kral ve annesi kraliçe… Teyzeler dedikodunun peşindeydi, amcalar ise yiğitliğin… Geleneklerin de canı cehennemeydi. İçindeki fırtınanın dışa vurumuna engel olamadı Asya ve bağırdı var gücüyle:

– Yeteeer!!!

Orkestra sustu, kızlar sahneden çekildiler, prens şaşırdı, kral ve kraliçe mırıldandı. Asya ise karanlıklar içinde sadece koşuyordu. Sanki yolun sonunda hayattan uzaklaşacak ve bütün bu saçmalığı hayal dünyasında bırakacaktı. Kimsenin tutamayacağı bir hızla, sadece koşuyordu. Sonunda dayanamadı ve yığıldı bir ağacın altına. Ablası soluk soluğa gelip kucağına aldı kafasını, elindeki şişeden su serpti Asya’nın suratına. Asya biraz kendine gelince sağanak yağmur gibi boşaldı gözyaşları. Bir yandan sayıklıyormuş gibi konuşuyor bir yandan da ağlıyordu:

– Bütün bunlar, yaşamak çok ağır abla. Bir sürü insan öldü, burada eğlence yapıyorlar. Bunun neresinde adalet? Her toplulukta bir cinnet saklı abla, aslında her topluluk bir ölüm canlı da olsa cansız da…

Ablası başını okşadı Asya’nın, gözyaşlarını sildi ve kulağına eğildi:

– Korkuyorum Asya, senin bu hayatın çirkinliğini görmeden yaşayabilme olasılığının olmadığını görünce korkuyorum. Boş vermeyi ya da görmezden gelmeyi öğrenmelisin.

Sonrası derin bir sessizlik… Yağmurun dinişi… Asya’nın güç bela kalkıp hayata ilerleyişi ve henüz giremediği evin bahçesinde hazırlanan yatağa kendini bırakışı… Sonrası hayatın akışı… Yatağından çıkmadan, böyle gelmiş böyle geçer dercesine, kabullenilmiş bir meydan okuyuş varsa eğer, bunun adı yalnızlık olmalıydı. Uykuya teslim olmadan önce bundan sonraki ömrünün en sadık dostuyla tanıştı ve hayatının en gerçekçi ritüeliyle selamladı dostunu, adeta ona sarılarak, içten gelen bir hoşluğun gülümseyişiyle: “Hoş geldin yalnızlığım.”

Seda BAŞTAŞ

sedaykler@gmail.com

Seda BAŞTAŞ

Seda Baştaş 14.06.1986 tarihinde dünyaya gelmiştir. 99 Gölcük depremi onun iç dünyasında da derin sarsıntılar açmıştır. Zira hayatını iki döneme ayırmıştır: "Fay hattından önce ve fay hattından sonra." 2008 yılında Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş ve aynı yıl mesleğini icra etmeye başlamıştır. 2014 yılında "Leyl-i Efruz" adındaki şiir kitabı yayınlanmıştır. Yazma serüveni ve kitabı hakkında: "İçinde kopan fırtınaları bir türlü dile dökemeyen, anlaşılmamaktan korkan bir kız çocuğu, bir gün hayatını değiştirecek şeyi keşfetti. Yazmak… Yazdıkça rahatladı, rahatladıkça yazdı. Harflerin gizeminin duyulmakta değil görülmekte saklandığını öğrendi. Konuşmaktan çok yazmayı sevdi. Hep kendine yazdı, hep kendisi okudu. Yalnızca hayallerinde saklıydı gönül heybesindekileri başka insanlara dağıtabilmek. Sonrasında sancılı gecelerdeki parıltılarını topladı bir kitapta ve Leyl-i Efruz dedi adına." ifadelerini kullanmıştır.
Seda BAŞTAŞ

Latest posts by Seda BAŞTAŞ (see all)

12 thoughts on “Hoş Geldin Yalnızlığım | Seda BAŞTAŞ

  1. Çok güzel olmuş seda öğretmenim ❤❤❤❤💋💋😘😘😙😍

  2. Yeter artık bıktım , her seferinde mükemmel yazmak zorunda mısınız ?

    🖤 Hocam siz gerçekten hayatımdaki en güzel rastlantısınız… 🖤

  3. Güzeldi. Çok tatlı bir hikaye olmuş ölümü bir kez gören ölmezmis dedikleri duruma bir örnek. Kalemine yorumuna sağlık 🌼💜🤟

  4. Bu her zamanki gibi bir şaheser 😍😍😍
    Tabii yazara bakılırsa alıştık artık böyle mükemmel yazılara…
    💝💝💝

  5. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandir harikasınız 🥰♥️♥️♥️

  6. Öncelikle elinize ve emeğine sağlık diyorum Seda Hocam.
    Yazının konusu gerçekten etkileyiciydi. Toplumda “gelenek” adı altında ki erkliği yüceltmek olarak gördüğüm bu sünnet düğünlerine yönelik dile getirmiş olduğunuz bu ironi dili yerinde kullanmışsın. Elestireceğim 2 nokta var:
    Birincisi yazının başında okuduğumda takıldığım “Bir eğlence var ama sebebini kavrayamıyor altı yaşındaki soyutluktan uzak mantığı.” “kavrayamıyor” değil de “kavrayamıyordu” olsa daha iyi olur olur diye düşünüyorum.
    İkinci eleştirim ise yazının başındaki heyecanın, sona yaklaştıkça durgun hale gelmesiydi.
    Onun dışında her şey hoş idi, güzel idi. Tekrardan tebrik ediyorum 😃

  7. Takdire şayan bır eser daha emegınıze yuregınıze kalemınıze saglık hocam ıyıkı varsınız💓💓

  8. Çok güzel bir yazı olmuş gerçekten. Hem kadın- erkek eşitliğine çocuk gözünden değiniliyor, hem de dünyadaki adaletsizliğe güzel bir vurgu yapılıyor. Bu denli önemli konuların çocuk karakterlere anlatılmış olması yazısı biraz daha hassaslaştırıyor ve güzel kılıyor. Tebrik ederim, kalemine sağlık!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up