“O gece iki bedenin en unutulmaz sahnesi yaşanır…
Yan yana duran iki beden…
Aradan geçen bunca zamana inat kopamayan ama birlikte olmayı da beceremeyen iki beden…
Belki de bir başlangıçtı o gece…
Diğer bedenler için aynı ama küçük beden için farklı olan sıradan bir kış günü, İstanbul gecesi, Kadıköy sokakları, Nuestra…
Müzikli bir yerde oturan bir grup genç… İçlerinde ise iki beden…”

O gece onu arkadaşlarımla tanıştırdım. Tanımak için sorular sordular. Kitaplardan, şiirlerden konuştular. Kimileriyle ortak yönleri vardı. Ya mideleri rahatsızdı ya da şiir yazıyorlardı. Güzel şeylerdi bunlar, bir insanı sevmenin en güzel yanlarındandı. Sadece ben seviyorum diye saygı duymak zorunda olmayacaklardı. Onlar da kendilerinden bir parça bulup seveceklerdi.

Sohbet ilerledi. Müzikler dinlendi. Biralar yudumlandı. Bilinç hafiften yerini terk etmeye başlamıştı ki o sırada arkadaşımdan aslında soru olmayan, içerisinde bir dolu ima barındıran, o sözde soru cümlesi geldi.
– Nasıl sevdin mi burayı? Gerçi senin görmek istediğin kişi yanında. Neresi olursa olsun fark etmez sana değil mi?
Bunu duyar duymaz utançtan kıpkırmızı oldum. Göz ucuyla ona baktım. Gözlerim yandı, sanki gözlerimden ışık fışkırdı. Utanarak ama bir o kadar da mutlu bir şekilde, gülümsememe engel olamadan kafamı istemsizce öne eğdim. O anın bir an önce geçmesini isterken bir yandan da hayatımın geri kalanını o anın verdiği mutluluk içerisinde geçirmeyi istiyordum. Mutluydum çünkü onun sırf benim için orada olması yetiyordu.

Tüm gece o anın mutluluğuyla eğlenirken arkadan bir şarkı çalmaya başladı.

“Söyle buldun mu?/ Aradığın aşkı, söyle./ Yoksa yalnız mısın sen yine?/ Benim gibi boynu bükük gözü yaşlı tek başına…”

Onun gözlerine bakıp şarkıya eşlik ettim. Onun da bana bakmasını ve bunca zamandır eksik olan parçayı tamamlamasını beklerken o gözlerini kaçırdı ve uzaklara doğru baktı. Kendisini bana bakmamak için o kadar zorladı ki kendimi kötü hissettim. Bu sırada şarkının nakarat kısmı ikinci kez tekrar etti. “Söyle buldun mu?/ Aradığın aşkı, söyle…” derken gözlerinin içinde bir yabancı. İşte o zaman anladım bir başkasının varlığını. Aradığını bulmuştu. Böylelikle bana bir kez daha “HOŞÇA KAL” demişti…

Hiç yazılmamış olan bir hikayenin sonuna gelmiştik. Yaklaşık şu son iki yılımın içerisinde ne çok yer vermiştim ona. Oturduğu yerden kalktığında büyük bir boşluk oluştu içimde. Sıkışıp kalmış olan ruhum, bir anda bu kadar büyük bir alan görünce ne yapacağını bilemedi ve hızla uçuşmaya başladı. Bu uçuşlar sırasında kendini frenleyemeyip sağa sola çarptı. Her çarpışı adım adım yaşayan bir ölü yaratmaya başladı. Hatta bir ara daha fazla özgürlük, daha fazla alan istedi ve vücudumu terk etmeyi denedi ama o sırada mantığım devreye girdi.
Bu zamanlarda devre dışı kalan mantığım yeniden yerine geldi. Yeniden düşünmemi sağladı ve beni kendime getirdi. Kendime gelirken öğrenme açlığına yakalandım. Küçük bir çocuğun sorduğu gibi her şeye “Bu ne?” demek istedim. Sürekli araştırma yaptım. İki yıllık açığı bu şekilde kapatabileceğime inandım. Hatta bildiğim şeyleri bile tekrar araştırdım, tekrar okudum. Belki de okumak bana iyi geldi ya da yazmak. Yine bir gün araştırma yaparken karşıma bir kelime çıktı.

ELVEDA: Bir daha kavuşulmayacağı düşünülen bir şeyden ayrılırken kullanılan bir sözdür. Çok hüzün kokan bir kelime olmakla birlikte söylenmiş bütün “hoşça kal”ların toplamından fazlasıdır.

Aslında günlük hayatta kullandığımız ama anlamının bu kadar derin, bu kadar büyük bir alan kapladığını bilmediğimiz bir kelimeydi. Sadece bir kelime olmasına rağmen beni çok etkiledi. Bunun üzerine ona söyleyeceğim son sözü buldum.

Buradan da son sözümü o narin kulaklarına fısıldıyorum:
“Şimdi ben seni o dünyada yalnız bırakıyorum. Sen istesen de istemesen de. Bir şairin dediği gibi ‘HOŞÇA KAL’ değil, ‘ELVEDA’…”

Çiğdem SUDE

cigdem.sude.77@gmail.com

Çiğdem Sude

Çiğdem Sude 22.09.2000 tarihinde Balıkesir'in Edremit ilçesinde dünyaya gelmiştir. Doğduğunda hemşireler ona sarı bir tulum giydirmiş, ailesi de tulumun renginden esinlenip ona Çiğdem ismini vermiştir. Küçüklüğünden beri hastanelere ilgisi olan Sude, bu ilgiyi arttırarak bir hayale dönüştürmüştür. Bu hayalini gerçekleştirmek üzere Ege Üniversitesi Diyaliz Bölümü’ne başlamıştır. Bir süre sonra hissettikleri, yaşadıkları ya da hayalleri, kayalara vuran bir deniz dalgası gibi hırçın ama bir o kadar da huzur verici şekilde kağıda dökülmüştür.
Çiğdem Sude

17 thoughts on “HOŞÇA KAL DEĞİL, ELVEDA! | Çiğdem SUDE

    1. Kalemine yüreğine sağlık sude🤗 duyguları kelimelere güzel yansıtmışsın. O duygu geçişinde keskin bir geçiş olmuş bağlanma kısmındaki geçiş daha iyi bağlanabilirdi. Tebrik ederim 🌹🤗🙏

  1. Okurken duygulandım ama insanların kabul etmekde belkide en çok zorlandığı şey ELVEDA. Istesendee istemesende zamanı gelince gitmek gerekir ve bu gidiş bir bitiş değil yeni başlangıçların habercisidir. Yüreğine ve kalemine sağlık.

    1. Teşekkür ederim birsen. Başlayan her şey bitiyor ve bu bitişler yeni başlangıçlara zemin hazırlıyor. Sırf bu yüzden güneşin batışı hep çok hoşuma gitmiştir. Netice de yeni bir gece doğuyor.

  2. ”Gözlerim yandı, sanki gözlerimden ışık fışkırdı.” cümlesinde ‘ateş fışkırdı’ olsa bence daha doğru olurdu. Onun dışında güzel bir platonik aşk hikayesi. Elveda sözcüğünün anlamının bu kadar derin olduğunu bilmiyordum. Kalemine sağlık 🙂

    1. Yorum için teşekkür ederim Zeynep. Ateş tutkuyu belirtirdi. Benim yansıtmak istediğim masum bir sevgiydi. Ayrıca platonik bir aşk değildi. Ayrılmalarına rağmen kopamayan, bir tarafın arkadaşca bir tarafın ise hala sevgiyle yaklaştığı bir durumu anlattım.

  3. Merhaba Sude, akışın ve ilerleyişin konusunda tebrik etmek isterim. Tanık gösterme yöntemiyle şairlerden alıntılar ve şarkılardan alıntıların beslediği bu bütünlük kulağa çok hoş geliyor. Sanki az buçuk anlaşılmayan kelimeler konsa Servet-i Fünun eserleri gibi olacak. Kalemine sağlık 😊

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up