IF (V) RETURN (Y) | Dolunay Kadir YÖRDEN

İnternette gezinirken bir fotoğraf dikkatimi çekiyor. Metalik parlak yüzeyli, insan görünümlü robotlar tek sıra halinde yürüyorlar. Fotoğrafın hemen üstünde bir başlık “Büyük Tehlike”. Merakıma yenik düşüp fotoğrafı tıklıyorum. Haberin içeriğine girince saygın bilim insanlarının robotlar hakkında insanları endişeye düşürecek tespitleri yer alıyor. Haberin detayları ile size oyalamak istemem. İşin özü; dünyayı gelecekte robotlar yönetecekmiş, ben bunu söyleyenlerin yalancısıyım.

Başkalarının yalanını doğruymuş gibi insanlara lanse ediyor, onları ikna ediyor hatta yalanlara göre yaşamaları için onları motive ediyorum. Bilim insanı, din âlimi, devlet adamı, toplum nezdinde sözlerine itimat edilen kim varsa yalanıma onları ortak ediyorum. Bu sebeple bana inanmaları zor olmuyor. Etiket önemlidir!

Bazı zamanlar yalnız kaldığımda yani yaşamımı muhasebeye çekerken, hiçbir muhasebecinin kafa yormayı göze alamayacağı hesaplaşmalara girişiyorum. Hem hangi muhasebeci çalışma masasının yanına kendisini yargılamak için darağacı kurar ki?

Telefonu masanın üzerine bırakıp, elektronik sigaramdan bir duman çekiyorum. Cevabını bilmediğim bir soruyu tekrarlar gibi kendi kendime sayıklıyorum. Siz bana bakmayın, bu mesele daha önemli. Dünyayı gelecekte robotlar yönetecekmiş. Hepsi komutlarla çalışan, insan yapımı makineler dünyaya hâkim olacakmış! İnsanlar, doğayla olan savaşından yarattığı ne varsa ondan esinlenip bulmuş, icat çıkarmışlar başımıza. Robotun esin kaynağı ne ola ki? Bu dünyada gördüğünü belleğine alan, kaydeden ve o komutlarla hareket eden robotların yapımına ilham olacak ne var ki? Her sabah başkalarının yükünü sırtına almak için kalkacak, başkalarının arzularını kılavuz edinecek, yat deyince yatacak, kalk deyince kalkacak ve hayatını ona göre şekillendirirken bir anda her şeyi yönetecek konuma gelecek.

Robotlar kendini birilerinin yöneteceğine idrak edecek şuura sahip olsaydı, en başından bu oyunu bozmaz mıydı? Onu yaratan insana muhtaç olan bir robot, ona nasıl baş kaldırabilir ki? Bir parçası dahi bozulduğunda, deforme olduğunda aksayan bir alet kendini onu yaratanın insafına bırakırken nasıl ona hükmeden bir pozisyona geçebilir? Tabii ki bunlar ortaya atılan fikirler, öngörüler; bunun üzerine tartışmak pek sonuç getirmeyebilir. O yüzden şu an elimizin altında somut olan bir denek üzerinden çözümleme yapabiliriz. Hepinizin çok değerli işler için kullandığı beyninizi çok yormadan söyleyeyim: Bu dünyada robotların amatör bir versiyonu olan bir canlı varsa o da tabii ki insandır. Doğduğundan itibaren yaratıcılıktan çok, ona sunulanla yetinen tek canlı insan desem elbette yalan söylemiş olurum. Fakat doğduğundan beri konumu birbirinden çok farklı, ihtiyaçları, yaşam tarzı, beklentisi ile karşılaştığı arasında uçurum olan tek canlı insandır. Aslında insan fizyolojisi ve biyolojisi karmaşık bir yapıdır. “Normal “ olarak tanımlanan insanın fiziksel görünüşünü herkes ezbere tarif edebilir, biyolojik yapısını tıp konusunda ihtisas yapmış bir doktor çok geniş bir pencereden açıklayıp tanımlayabilir. Peki, bir insanın beyin kıvrımlarında gezinen birbirinden ilginç, birbirinden uçuk ve birbirinden farklı fikirleri kim bilebilir? Psikologlar mı? Psikiyatri hekimleri mi? Elbette ikisi de değil, onlar sadece aldıkları eğitimle, okumalarla varsayımlarda bulunurlar. Düzeneğin dışına çıkanları zapt etmek için tasarlanmışlardır. Mesela bir psikiyatrinin kapısını tıklatıyorsun, içeriye girdiğinde masasına kurulmuş, kalın çerçeveli gözlükleri gözünde, yürüyüşünden senin ruh halini çözüyormuş edasıyla sana bakıyor, sen de hasta psikolojisi ile onun gösterdiği yere ilişiyorsun. Selam kelam faslından sonra sana sorular soruyor. Sen içsel bir yolculuğa çıkarken; o seni uzaktan izliyor, gözden kayboluyorsun. Benim çaresiz hastalığım diye anlatmaya başlayınca afal afal yüzüne bakıyor. Sana senin gibi insanların hayatından, toplum içinde yer bulamama kaygısından vs. artık lügatında ne kadar bilgi birikim varsa bahsediyor. Bu arada aynı psikiyatrist kendi hayatında acabalara cevap bulamamışken senin hasta olduğun üzerine tanı koyuyor. Onlar gibi çalışmadığın, onlar gibi önüne gelen her yemeği yemediğin ve onun mesleki kariyerinin para üzerine kurulu köşkünü yıkmaya teşebbüsten “kişilik bozukluğu” tanısı koyuyor, sana sevecen bakıp sana yansıtmadan bunu başarabiliyor ve elini sıkıp bir başka güne randevu veriyor. Sen o sinirle kendini dışarı atıp sigara içerken: “Hangi insan, hangi canlı benim kadar ben olabilir ki hatta ben bile!” diyerek öfkeleniyorsun. Fabrikada paketlenmiş ürünler arasında ambalajı deforme olmuş ürün gibi seni de ıskartaya çıkartıyorlar. Sırf onların yarattığı algıya uygun şekillenmediğin için.

Kim evinin bahçesindeki erik ağacına senin gibi bakabilir ki, ilk kez bir kızın elini tutup öpüştüğün yere kim senin gibi anlam yükleyebilir? Hangi kitap kurdu, okuyup içinde kendini bulduğun kitap için “Berbat bir kitap, edebi yanı yok.” diyebilir sana? Bu anlattıklarımın robotla bir alakası yok, insan bir robot gibi demir parçası değil, robotun eline silah verip onu kullanmak üzere kodlarsan sorgulamadan önüne gelene ateş edebilir. İnsan öyle mi? Sorgusuz sualsiz ona verilen komutla bir canlıya kıyabilir mi? Bir robot gibi sorgulamadan doğaya zarar verecek bir teknolojik silahla bütün kâinatı yakıp kül edebilir mi? İnsan nefes aldığı, huzur bulduğu, ekin ektiği, mahsul aldığı ormanı hiç yakar mı?

Konumuza tekrar dönersek günümüzün en yakıcı sorunu, eskiye atıfta bulunursak “çağın vebası” olan robotlarla savaşımız belki de bu dünyanın en büyük sorununu çözecek ya da büyük bir yıkıma götürecek bizi. Yazının başından beri bahsettiğim gibi robotlar sorgulamaz; yakar, yıkar, yok eder, düşünmez. Sen, ben, biz… Hepimizin ortak düşmanına karşı birlikte mücadele etmezsek ne sen kalacaksın ne ben ne biz. Robotun irili ufaklı bütün parçaları robotların dünyayı ele geçirmesine hizmet eder. Bir parçası bile bozulsa düzgün çalışamaz. Ne dersin? Belki bozacağın bir parça, senin sen olarak yaşamanı sağlar.

Unutma! Bahçendeki erik ağacına senin gibi kimse anlam yüklemeyecek, çoğu insanın berbat dediği kitabın, senin başucu kitabın olmasını anlamalarını beklemeyeceksin.

O yüzden gel sen beni dinle, ne de olsa ben yalancıyım, insanlığın yalancısıyım…

Dolunay Kadir YÖRDEN

dky3477@gmail.com

2 thoughts to “IF (V) RETURN (Y) | Dolunay Kadir YÖRDEN”

  1. Önce kendine sonra çevresine ve malesef tabiata karşı yabancılaşma sorunsalı…
    Suavi ‘Üretmeyenden insan olmaz’ diyor sert biçimde. Problemin zemini de burada bence. Varolmak için üretmek lazım.

  2. Metnin girişinden muhasebecinin dâr ağacı kısmına kadar olan geri gayet toplu iken diğer kısımlarda tekrarlamalar ve olayı bağlayamama sorunu var.Yazar,vermek istediğini yeterince verip veremeyeceği kuşkusu içine girmiş ve devamlı okuyucuya sorular sormuş.Sorular,yorar,ama güzeldır.En azından biçemdeki sorular azıcık azaltılıp dil biraz daha göndermeli kullanılırsa metin okuyucuyu kendine daha çok çekecektir.
    Onun dışında,olayı birden kapatman konusunda iki kere düşünmeni tavsiye ederim kendimce.Zira bu bitiş bana sanki yazar bahçedeki arkadaşları tarafından çağrılmış da birden bitirmek istemiş gibi geldi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir