İZMARİT

-Hey sen! Hemen duvara yaslan, arama yapacağım ve birkaç soru soracağım.

Emir katıydı, ilk görüşte şaka olduğunu düşündüm, önemsemedim. Uzun boylu birisi, elleri büyük birer yumruk olmuş, her an saldırmaya hazır dik bakış, beni itaat etmeye zorladı. Üniformaya benzer giyinmiş, ama polis değildi. Gözleri iri, kaşları çatılmış, sık saçlı, iri gövdeli, iriliğini gücünün simgesi olduğunu düşündüren bir duruşla sergiliyor ve bunu bana dayatıyordu. Kim olduğumu sormadı, nereli olduğumu da. Kimliğimi bile almadı. Sadece baktı, izledi. Biraz bekledikten sonra omzumdan tutup kendine doğru çevirdi, uzun uzun gözlerime baktı. Sanki içimde bir yerlerde bir şeyler arıyordu. ‘’Savaşmak ister misin?’’ diye sordu, içimden ne ile, kim ile dedim? Ama susup bekledim.

İri adam:

-Biz böyle durdukça, sükuneti korudukça her şey tersine gidecek. O yüzden yukarıdan gelenler doğrudur, bu genel bir kuraldır sen de biliyorsun, gözlerinden anlıyorum, akıllı bir arkadaşa benziyorsun.

Adamın suratına bakmayı kestim, yere kaldırımlara baktım. Az ilerde ucu kırılmış bir kaldırım taşı gördüm. Özellikle ucuna vurulmuş, koparılmıştı. O parça belki bir camı parçalamış, belki de bir kafayı yarmıştı. Yere bükülen boynumu kaldırdım. Adamın suratının yanından, yukarıya bulutlara baktım. Biraz daha eğdim başımı, sağıma baktım. Bir çocuk pencereden sarkıyor, düştü düşecek. Yandaki evde bir kadın beyaz bir bez ile camların tozunu dairesel bir hareketle alıyordu. Bir adam önümden geçerken yanan sigarasını yere attı ve hızlı adımlarla uzaklaştı. Beni durduran adamın suratı, gözümün sağ tarafında buğulu bir görüntü. Boynumu biraz geriye çektim, adam ile yüz yüze geldim. Üzerinde telefon numarası olan bir kâğıt uzattı, beni ara.

Kuyruğu kopmuş sarı bir kedi ayaklarıma dolandı. Adam gitti ama ben duvar dibinde hazır şekilde bekliyordum. Kedi sürtünmeye devam ediyor, sevilmek istiyordu. Kediyi izledim. Karşılık beklemeden mırıldanıyor, benimle kalıyordu. Sokak ıssızlaşmış, sessizleşmişti. Çömeldim, oturdum ve kediyi saatlerce sevdim. Titreyerek yanan sokak lambasının sesini duydum, ışığı gözümü aldı. Fark ettirmeden hava kararmıştı. Köşe başında zamanı unutmuş, ritimli ritimsiz kediyi sevmiş, uzakları düşünürken karşı evin beton duvarına odaklanarak saatler geçirmiştim. İnsanları düşünmüştüm -en çok da taşıyıcı insanları- sırtında yük ile gezen, geçmişin bin yıllık yükünü diline gemici düğümü ile bağlayanları, yüceler yücesi bir dünya. İç dünya ile dış dünyanın çizgilerinin silikleştiği bir oluş halindeydim sanki, dışarının uyaranları ile içerinin uyaranları birbirine karışıyordu.

Karanlıkta gölge halinde gördüğüm biri yanıma doğru yürümeye başladı, sokak lambasının altında yüzünün bir kısmı aydınlandı. Takım elbiseli, fötr şapkalı, uzun boylu birisi lambanın altında durdu, yüksek sesle bağırdı, anlamsız, şekilsiz cümleler ve mırıldanmalar, el hareketleri ile büyük bir kalabalığa seslenen birisinin tavrı. Tüm bunlar olurken adamın ayaklarına az önce sevdiğim kedi dolanmaya başladı, ayaklarının arasında yatık sekiz çiziyor fark edilmeyi istiyordu. Başardı da. Bunun üstüne adam kediye tekmeler savurarak uzaklaştırdı. Lambanın aydınlattığı sokak kedi ciyaklamaları ile çınladı. Takım elbiseli konuşkanın dikkati dağılmış olsa gerek ki oradan emin adımlarla uzaklaştı. Arkasından bakarken gündüz yere atılan sigara izmaritinin hala yandığını gördüm, kızıl bir ateş saçıyordu. İzmariti aldım, derin bir nefes çektim, eski yerime oturdum. Duvar köşesinde sinik bir evsiz gibi, tüm pencereleri ve gölge oyunlarını kayıt altına alıyordum. Bir baba geçti hızlı adımlarla, arkasında karısı ve çocuğu ellerinde poşetler, günlük alışverişlerinin tüm yükü. Kadına üzüldüm, sahte bir üzülme dedim kendime; çocuk, adımlarını annesinin büyük adımlarına uydurmaya çalışırken gülünçtü ama eğleniyor görünüyordu, elinde küçük bir oyuncak silah, belinde el bombası, askeri pantolonu, nedensiz neşeliydi. Kapı gıcırtısı, ses çaprazımdaki binanın balkon kapısından geliyordu. Sesin ardından bir kadın üçgen şeklindeki balkonuna çıktı, hemen önünde olduğunu düşündüğüm ama göremediğim alçak taburesine oturdu. Dirseğini çenesine destek yaparak çevreyi izledi, belli ki aklından bir sürü şey geçiriyordu. Dalgın bakışlarını bozmadan, balkonda bulunan çamaşırları avucuna alıp kontrol etti, biraz nemli olduklarını düşündü, tekrar taburesine oturdu. Binaların arasından görebileceği kadar uzağa bakmak için uğraşıyordu, çok uzaklara.

Gündüz verilen kâğıdı cebimden çıkardım. İkiye katladım, birkaç defa yırttım. Yeni oturmuş gibi hızlıca kalktım, sineklerin altında uçtuğu sokak lambasının yanına yaklaşmadan karanlık köşeden ıssızlığa yürüdüm.

İlker YILDIZ

pessi_9@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir