Jeopolitik Masal | Dolunay Kadir YÖRDEN

Coğrafya öğretmenimizin bize kara tahta önünde çizerek öğrettiği coğrafi tanımlamalardan birisiydi “ada” sözcüğü. Dört tarafı denizlerle çevrili olan kara parçasına ada denirdi. Sonradan babamın aldığı arsanın tapusuna bakıp orada ada, pafta vs. yazılarını görünce “demek ki artık bizimde dört tarafı denizlerle çevrili bir ‘adamız’ olacak” diye sevinmiştim. Bu sevincim uçsuz bucaksız çorak bir tarlada, tellerle çevrili bir alanın arsamız olduğunu, adanın da Ortadoğu’nun sınırlarının belirlenmesinde yapılan “Sykes-Picot” Anlaşması gibi cetvelle çizilmiş alanlar olduğunu kavrayana kadar sürdü. Bir çocuğun hayalinin erişkinlerin gerçeğinden daha güzel olduğuna dair çok somut bir örnekti bu. Çocukken ellerimize tutuşturulan madeni paralarla bakkala koşturup elimizdeki parayı gösterip “bu paraya ne gelir” diye sorardık. Sonra elimize tutuşturulan ise sakız, çikolata, şekerleme vs. Mutlu mesut ayrılırdık oradan, yani bu kadardı paranın ederi bizim için.

“Senin çocukluğuna inelim” diyerek espri yapan insanlar acaba gerçekten inebilse tekrar yukarı çıkmaya çalışır mıydı? Ya da çocukluk inilecek bir nokta mıydı? Toplumun inişli çıkışlı yaşantısından, ekonomiden, aşk hayatından algıladığını temel alırsak, inişlerin topluma aynı zamanda düşüşü ifade ettiğini düşünürsek espri dahi olsa bir insanın çocukluğuna inilemeyeceğini ancak çıkılacağını anlarız. Çünkü olgunlaşan insan, çocukluğundan büyüme evresine geçişte ve bunun devamında daima hayalleriyle gerçeklerin duvarları arasında ezile ezile inişe geçer ve kaçınılmaz son olarak tükenir. Biz buna arabesk dilde yaşarken ölmek diyoruz.

Vintage özlemlerden, dejavulardan, idare-i maslahat üzerine kurulu gündelik kaygılardan kurtulmak için ne yapmalı? Yukarıdaki ağdalı kelimeleri kullanmamın sebebi aslında biraz tribünlere oynamak, bu tarz karmaşık cümleler okuyucunun nezdinde ciddi bir yazar yapıyor insanı. Aslında yukarıdaki cümlenin içinde vurucu soru: ne yapmalı? Düşünün “ne yapmalı?” o kadar sihirli ve etkin bir soru ki çözüm bulmak adına bu soruyu içeren kitaplar yazılmış.

Coğrafya öğretmenimizin yerini alan “hayatın gerçeği” öğretmeni, bizi sıralardan kopartıp gerçeklerden izole eden duvarları yıkarak daha geniş alanlarda derslerini icra ederken çırılçıplak, savunmasız bir şekilde ortada bırakıldığımızı fark etmemiz biraz zaman alacaktı. Esas olan “hayatın gerçeği” dersinin öğretmeni bir kolej formatındaydı ve sadece zengin olanlar bu dersten geçebiliyordu. Diğerleri ise La Fontaine’den Masallar kitabında detaylı bir şekilde betimlenmişti, yani bizler. Babasının gömleğinin uzun kollarını kıvırarak, dizine kadar gelen kısmı pantolonun içine sokarak gizleyen seni, beni, bizi anlatan hikâyelerin kitabı…

Anlatmak istediğim konuya gelen kadar bu kadar dolambaçlı yollardan geçip bilgi metaforu yapmamın amacı aslında yazıyı uzatmak değil, hayatla sınanmış bir pratiğin tezahürü, gerçeği olmasıdır. Düz bir hatta yol alan insanı takip etmek çok daha kolaydır. Mesela bir ev resmedelim şuraya: bahçe kapısından çıkınca mermer-granit taşlarla yapılan avlunun köşesine ufak bir bahçe dekore edilmiş, hemen içinde filizlenmiş begonyalar, aşağıya bakınca sonsuz gibi gözüken denizin karşı kıyısında şehrin atıklarını barındırdığını ve o atıklardan beslenen balıklardan beslendiğinizi düşünüp balık yemekten vazgeçtikten sonra tekrar gelin. Sonra kapıdan çıkıp yukarı bakınca yemyeşil bir orman ve doğada özgürce gezen binlerce mahlûkatı görmek için en “ekolojist” duygularla doğa yürüyüşüne çıkmış bir kadının ormanda savunmasız bir şekilde sistemin sahibi erkekler tarafından tecavüze uğradığını düşünüp oradan da geri dönün. Geriye bir tek evin bahçe kapısını açınca beton asfalt karışımı arabalar ve insanların ortak kullandığı yol kalıyor. İşte bu yol sizin pusuya düşeceğiniz yolun ta kendisidir. Yani bu kalemin sahibi olarak, ben diyorum ki karamsar tablolar çizerek size belirlenen yoldan gitmeyin, en tehlikeli yol kanıksanmış yoldur. Belki fiziken ölmezsin ama içindeki sen ölümden kaçamaz.

Dört tarafı denizlerle çevrili kara parçasına “ada” denildiğini coğrafya dersinde öğrenmiştik. Her tarafı zihnen, cebren ve tahakkümle kuşatılan insanlara da “kurban” denir. “Hayatın gerçeği” dersinden bir anekdot. Otun düşmanının koyun, koyunun düşmanının kurt olduğu bir evrende düşmanı olmadığını söyleyen bir insan, bir ülke mevcut olabilir mi? Düşmanlıkların, dostluklardan daha hızlı türediği bu dünyada çabuk elde edilen her şey gibi basite indirgenmesi de onu ulaşılır kılmakta insanın elini güçlendiriyor. Peki, insanın düşmanı kim? Ulaşılır olan ve gücünün yettiği insanlar mı? Konumunu erişilmez gördükleri mi? Hobbes’un öğretisindeki gibi “İnsan insanın kurdudur.” sözü, kurt insanın koyunla özdeşleşmiş insana düşmanca saldırması mı? Etçil ve otçul ilişkilendirmesi, yani ya güçlü olacaksın ya da savunmasız itaatkâr. Benim besinim benim kararım yok. İşte benim beynimi kemiren kurt bu.

Şimdi aklıma bütün bu durumu özetleyecek, çocukken oynadığımız bir oyun geldi. Oyunun adı: kralın sofrası ve soytarı. Masanın etrafına yayılıp herkes ittifakı olan insanla yan yana sandalyeye oturur. Karşısına ise ittifaka atfen itilaf kuvvetleri, masanın baş kısımlarına da karşılıklı iki tarafında güç aldığı insanlar otururdu. Şimdiki suni tartışma programlarındaki “moderatör” görevi görürlerdi. Sonra bir kişi kâğıtlara bir kral bir soytarı yazar, geri kalan kâğıtlar da boş bırakılırdı. Herkes katlı şekilde aldığı kâğıtta ne yazarsa rolü bilinmemesi adına başka bir role bürünerek dışarıya renk vermemeye çalışırdı. Bu şekilde başlayan oyunda roller o kadar kanıksanırdı ki masada herkes rol yapmanın verdiği rahatlıkla soytarı gibi masadakileri güldürürken, kral gibi otoriter yaklaşımlara girebiliyorlardı. Oyunun sonunda herkesin rolünün belli olması ve kendi iç dünyasına dönmesiyle keyifli geçen oyun süreci sonlanıyordu.

Bu oyunlar bizi “hayatın gerçeği” derslerine hazırlamak için büyüklerimiz tarafından hazırlanmış oyunlardı belki de. Çok uluslu bir şirketin “misyonumuz, vizyonumuz” bölümünde hepimizi kapsayarak verdiği rollerin oyun olmadığını çoğumuz idrak edemedik. Atçılık oynadığımız zamanlar arkadaşın belimize doladığı iple koştururken durup “sıra bende” diyebilen bizler; paranın bir tasma gibi boynumuzu yakan, bizi kontrol eden gücüne karşı durup, “ben bu oyunda yokum” direncini gösteremedik. Bu yüzdendir ki oyun masasında bizden başka herkesin rolünü oynamamız bizi mutlu etti, ediyor, edecek.

Geldik ,gördük, yenildik.

Ben bu oyunda kralı bulamadım ama soytarıyı buldum. Kim mi?

Maskenin altındaki.

Dolunay Kadir YÖRDEN

kadiryorden34@hotmail.com

5 thoughts to “Jeopolitik Masal | Dolunay Kadir YÖRDEN”

  1. Çeşitli söylentiler vardır yaradılışa dair. Fakat en kabul göreni: Adem’in sonra da Havva’nın yaratıldığı. Sonra çocuk yapıyorlar bu insanlar sebebi ise yalnız kalmamak. En büyük korku bu mudur: Yalnız kalmamak. Sonra ne oluyor peki? Çoğalıyorlar. Sonra daha fazla çoğalıyorlar, sonra çok daha fazla çoğalıyorlar. Sonra içlerinden bir deli bulunduğu yerin etrafına çer çöp dizip: “Burası benim” Kimse itiraz etmiyor. Çünkü onun da alabileceği yerler( adalar) var. Paylaşacak yer kalmayınca bu kez, tecavüz ediyor toprağa. “Burası Senin değil benim.” Diyor. Savaşın ortasında bırakıyor kendini. Herkes cinayetlerin Habil ve Kabil’den geldiğini söyler ama asıl büyük cinayet toprağa tecavüzdür. Yıllar geçiyor, herkes bir şeyleri sahiplenmiş halde. Yaşamak için çalışmak şart hale geliyor. 60 yaşına gelen insanlar: “Şöyle köye gitsem de bir toprak alsam. Domates, biber eksem emeklo olunca” diyor. Madem topumuz domates, biber ekerek mutlu olabiliyorsak ne diye ürettik tekerleği? Neden tıkıştık ruhu beş para etmez betonlara? İnsan insanın kurbanıdır sevgili Dolunay. İnsan insanın pişmanlığıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir