Kaplumbağalar Da Uçar! | Bilal GÜLTEKİN

Eski bir Kürt hikayesine göre, gölde yaşayan bir kaplumbağa, her gün etrafında kanat çırparak yükselen kuşlara özenip uçmayı, gölün karşı kıyısına geçmeyi diler. Dileğini kuşlara söyler, kuşlar da: “Uçabilirsin, kaplumbağalar da uçar” diye yanıtlar. İki kuş kaplumbağaya bir dal uzatır ve ağzıyla dala sımsıkı tutunmasını söylerler. Kaplumbağa tutunur. Kuşlar havalandıkça adım adım geçen ömründe hiç çıkamadığı kadar yükseklere çıkan kaplumbağanın şaşkınlık ve heyecandan ağzı açık kalır. Ağzını açmasıyla birlikte dalı bırakır ve göle düşer. Hayatının ne bir adım gerisine ne de ilerisine. Sırtında koca bir kambur gibi taşıdığı yüküyle, eviyle, ocağıyla, usul usul yaşadığı, ait olduğu dünyasına geri döner.

Bu filmde, kaplumbağa gibi birileri tarafından uçup farklı bir yerlere gitmeyi, farklı bir sistem ve yaşam biçimini isteyen insanlar, özellikle çocuklar vardır. Medet umdukları şeyin, aslında diğerinden bir farkı olmadığını anlarlar ve ait oldukları yerde bekleyip kendi çabalarıyla yaşam mücadelesi vermeye başlarlar.

Film, 2003 yılında ABD’nin Irak’a savaş açmasını ve girişini ele alıyor. Filmde biz izleyiciler olarak savaşı ve savaş alanını görmüyoruz, sadece o coğrafyada yaşadıkları için savaşın bütün kötülüklerine maruz kalan insanların hayatlarını görüyoruz. Bu da bizim savaşa başka bir gözle bakmamıza neden oluyor.

Örneğin, filmde Uydu karakteri tam bir Amerika hayranıdır. Sürekli İngilizce konuşur, haritada Amerika’nın yerini çocuklara gösterir, Amerika televizyon kanallarını izler. Çünkü Amerika’nın onlara özgürlüklerini, geleceklerini, farklı bir yaşam tarzı sunacaklarını düşünür ve hayal eder. Filmde helikopterlerin sesi gelince mutlu olur ve arkadaşlarına “Amerikalıların gelmesi şu kadar, küçücük kaldı’’ diyerek sevinir. Bunu duyan küçük ve görme engelli çocuk ise: “Helikopter gelecek, bize yemek verecek” diye şarkı söylemeye başlar

Uydu’nun bir mayına basması ve sakatlanmasından sonra Uydu, Amerika’ya karşı farklı duygular besler. Filmin sonunda Amerikan askerleri yolda geçerken, yüzünü asıp sırtını dönüyor. Burada anlaşılan şey ise, her kim olursa olsun, savaşı destekleyen, savaşla; barışı ve özgürlüğü getireceğini söyleyenler bunları tamamen kendi çıkarları ve kendi konumları için yaptığını söyleyebilirim.

Yönetmen Bahman Ghobadi, Halepçe katliamına da dikkat çekmeyi es geçmemiştir. Saddam Hüseyin’in 1988’de Halepçe’ye uçaklarla zehirli kimyasal maddeler atarak, binlerce Kürt vatandaşın ölmesine neden olmuştu.

Filmde izleyiciyi etkileyen ve cinsel istismara da dikkat çekmeyi başaran yönetmen, bunu en acı şekliyle çocuklar üzerinden anlatmıştır. Örneğin, filmde 12-13 yaşında olan Agrin, Halepçe’de Saddam’ın askerleri tarafından tecavüze uğruyor ve bir çocuğu oluyor.

Film, yaşayamadıkları çocukluklarını mayınlarla birlikte toprağa gömmek zorunda kalan, diktatör ve faşistlerin politikalarına kurban edilen tüm masum dünya çocuklarının filmi denilebilir.

Bahman Ghobadi, Agrin karakterinin üzerine yoğunlaşmıştır. Onu, Kürt halkını temsil eden biri olarak karşımıza çıkartmıştır. Özgürlüğü elinden alınmış, kendi yurdundan edilmiş, susturulmuş, yıpranmış olmasına karşın hala ayakta ve bütün olumsuzluklara rağmen direnmeye çalışan, dağlardan başka gidecek yeri olmayan halkı temsil etmektedir. Filmde de sürekli abisine gitmeleri için ısrar etmektedirler.

Amerikan askerleri Irak’a girdikten sonra köy halkına attığı zarflarda şu not yazıyordu: “İyi günler gelecek, adaletsizlik, talihsizlik ve zorbalığın sonu yakındır. Biz sizin dostunuz ve kardeşiniz. Bize karşı gelenler düşmanımızdır. Bu ülkeyi cennet yapacağız, acılarını dindirmeye geldik. Biz en iyiyiz!”

Aslında burada Amerika kötünün iyisi diyebilirim. Çünkü biz en iyiyiz, biz özgürlükler, eşit haklar, adaleti getireceğiz deyip, başka ülkelere girenleri de gördük. Örneğin, bunları göz önünde bulundurarak Afganistan’ı işgal eden Sovyetler. Afganistan’a neler yaptıklarını ve neler yaşattıklarını biliyoruz. Günümüzde Irak’a baktığımızda ise, Afganistan’dan bir farkı olmadığını diyebilirim. Uydu karakterinin dediği gibi: “Birleşmiş Miletlerin köpekleri bile bizden daha çok kazanıyor ve daha çok iyiyi yerlerde yaşıyorlar.”

Ayrıca çocukların ağzında Amerika’yı duyup ve neresi olduğunu öğrenen köyün yaşlısının o ülkeden adalet ve medet duyması ayrı bir absürtlük.

Filmde gözüme çarpan bir diğer konu ise kapital sisteme karşı çıkılması. İran’da çanak anten almayıp, o savaşların ve ölümlerin olduğu ülkeye yani Irak’a gelip, geleceği gören çocuğu araması ve haber elde etmek için şehir şehir gezen yaşlı doktor. Çanak almaya karşı çıkıyor sebebini de bu şekilde açıklıyor: “Çanak mı? Niçin alacakmışım? Hepsi yalan, yalan söyleyip ceplerini dolduruyorlar. Para para para, hep para.”

Kültürel öğelere de değinmeyi ihmal etmemiş, Bahman Ghobadi.                                     Örneğin, filmdeki kırmızı balıklar meselesi. Agrin’e âşık olan Uydu, duyduğu aşkı gösterebilmek için, daha önce başka çocukların ölümüne sebep olan nehre dalıp o kırmızı balıkları bulmak ve Agrin’e sunmak ister. Çünkü baharı müjdeleyen Nevruz inancına göre, kırmızı balıklar yeniden doğuşun ve iyi şansın sembolüdür. Ancak erkeklerden ölesiye soğumuş Agrin için kırmızı balıklar değil, nehrin ne kadar derin olduğudur mesele.

Filmde bir diğer kültürel öğe ise, savaştan kaçarak sığındıkları sınırlara da yaşamaya çalışan insanlara, kimyasal gazlardan korunmaları için maske dağıtılır. Maskeler yeterli gelmediğinden maskesi olmayanlara nehre gidip suyun altına girmeleri ya da yüksek bir yere çıkmaları söylenir. Ne zaman? Sarımsak ve ot kokulu gaz geldiği zaman. Oysa ki sarımsak, o insanların tıpkı kırmızı balıklarda olduğu gibi inandıkları bir semboldür.

Doğruluk sembolü sayılan sarımsak, kimyasal sarin gazının kokusu olmuş ve savaşın bir parçası yapılarak insanların öldürülmesi için kullanılmaktadır.

Yaşları küçük olmasına karşın yaşadıkları büyük olan çocuklar.                                        Savaşın psikolojisi bir yana, onların direkt hayatlarına etki eden bu olaylar karşısında ne kadar direnebilirler ki bu küçük kahramanlar? Bahman Ghobadi, savaşı çocukların gözünden anlatmıştır. Savaşın nasıl olduğu veya kimin kazandığını görmüyoruz filmde, olan onca şeyden sonra çocukların nasıl mücadele ettiğini, gizlenmiş acılarını ve sessiz çığlıklarına şahit oluyoruz.

Bu sessiz çığlığı kendi içinde yaşayanlardan bir tanesi de Agrin’dir.                                        12-13 yaşında askerler tarafından tecavüze uğruyor ve ‘’Riga’’ adında çocuğu oluyor. Kendisi çocuk olmasına karşın, böyle bir durumla karşı karşıya kalıyor. Çocuğuna her baktığında o korkunç geceyi hatırlıyor ve kendinden utanıyor. Aslında utanacak kişi kendisi değil, bu olaylara sebep olan iktidar mücadeleleri verenler ve işleyen yanlış sistemdir.

Filmde çocuklar tank mermilerinin boş kovanlarını boşaltırken Agrin, hem çocuğuna hem de boş kovanlara baktığında, o olay aklına geliyor ve titreyip oradan kaçarak başka bir yere sığınıyor. Sanki birilerinden kaçarmışçasına. Aslında kendisinden kaçıyor, hayatından ve kabullenmediği çocuğundan.

Riga, sanki sığınacak bir yer arıyormuşçasına Irak-Türkiye sınırına gelerek tel örgülerin önünde ağlamaya başlar. Adeta Türkiye’den yardım istercesine o tarafa bakarak ağlar. Agrin daha fazla bu psikolojik baskıya dayanamayıp hem kendisinin hem de çocuğunun canına kıyar.

Savaş psikolojisinin çocuklar üzerinde bıraktığı bir diğer etki ise, kendilerini korumak için silaha ihtiyaç duymaya ve şiddeti olağanlaştırmaya başlar. En fazla 7-8 yaşındaki çocuk, sınırda duran bir Türk askerine, olmayan bacağının yerine koyduğu koltuk değneğini silah gibi doğrultarak “Hey Mr! Benimle savaşabilir misin?” diye bağırması ve buna benzer bir sürü olaylar buna örnek verilebilir.

Bilal GÜLTEKİN

bilal.gltkn76@gmail.com

 

Yorumlar

  1. ne güzel bir inceleme olmuş
    filmi izlemekten ziyade okunarak da içselleştirilmiş sanki
    gözünüze gönlünüze sağlık

  2. Bir filmin analiz edilebilmesi için yazarın filme yaşaması gerekir. Filmi gerçekten yaşayarak yorumlamışsiniz. Tebrik eder kaleminizin yürekleri aydınlanmasını dilerim.

  3. Çok iyi bir analiz olmuş Bilal Bey yeni yazılarınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir