Yazarı: Modern edebiyatımızın meşhur yazarı Murat Menteş’i tanımak isteyen internetten bakabilir. Üşenenler için söyleyeyim: herhangi bir kitabını ortadan rastgele açın, sizi şaşırtacak bir espri, kelime oyunu ve tespit buluyorsunuz. Boş yok. Türkçe bildiğime sevindiğim dört durumdan biri bu adam.

İçeriği Ne? Müteveffa yazarlarla söyleşiler. 11 düşünürün* birtakım günlük mevzular üzerine fikirlerini öğreniyoruz. Format olarak bazıları çizgi roman bazıları hasbihâl. Menteş farklı kimlikler üzerinden hemen hemen aynı şeyleri söylüyor. Yazarın aslında her karaktere yönelttiği bir konu şablonu var. Sizin için hangi konularda konuştuklarının listesini yaptım:

Sanat nedir?

Aşk nasıl bir beladır?

Yaşamın amacı nedir?

Ahlak-din illaki mündemiç midir?

Dünyevi emellerin mahiyeti nedir?

Zekâ & başarı muteber şeyler midir?

Gençlere neyin tavsiyesi verilmelidir?

Dava adamlığı ve iktidar insanı nereye çeker?

*Dev kadro: Agatha Christie, Shakespeare, Hacı Bektaş, Nietzsche, Dostoyevski, Orhan Veli, Neşet Ertaş, Bukovski, Hüseyin Rahmi, Kurt Vonnegut, Farabi.

Niye yazmış? Benzer içeriği roman gibi hazırlamaya çalışmış, becerememiş. Yayıncı ekibinin yardımıyla böyle daha kısa ve eğlenceli bir formata çevirmiş. İyi ki de öyle yapmış. İki amaç gütmüş yazarken: biri erdemini ve yaşam neşesini yitirmiş günümüz Türk toplumuna mesajlar çakmak, diğeri de mevzu bahis düşünürlerin ağızlarından laf alırcasına perspektifler sunmak.

Artıları: Seçtiği isimler tabii ki rastgele değil. Toplumdan her kesim kendi zihin yapısına yakın bir şahsiyet bulabiliyor. Mesela benim favorilerim Farabi ile Nietzsche. Nokta atışı içtimai tespitleri veciz ifadelerle okumak hoşuma gitti. Derin ve girift mevzulardan mı bahsediyorlar? Yoo, zaten günlük hayatın neresi derin ki?

Menteş edebiyatçılarla olan diyaloglarında eser eksenli atıflarda bulunuyor. O eserleri bilmiyorsanız doğal olarak keyfine varamıyorsunuz. Şahsen sadece 5 müellifin eserlerini okumuşluğum vardı. Hatta Vonnegut’u ilk defa duydum. Genel kültürsüzlüğüm yüzüme çarpıldı. Bunun yarattığı eziklik ile Rus ruleti oynayacak mekân aradım. (Ya da belki de sadece o edebiyatçının kitaplarını almam yeterliydi. Kahve içmekle intihar etmek arasında kaldım yani.)

Grafik katkılarından ötürü Hakan Karataş’ı da anmalıyız. Rastgele illüstrasyonlar değil. Hem metnin tamamlayıcısı ve format vericisi hem okuyucuyu arka metne bağlayıcısı hem de karakterin hayatından vurucu kesit sunucusu. Metnin önüne geçmeden bunları aynı anda yapabilmesi kesinlikle zeka ve hüner işi.

Tarihi şahsiyetlerin yukarıdaki soru şablonuna verdikleri yanıtları aslında kim veriyor? Mavi bir ifrit gibi karakterlerin içine girip seslenen Menteş mi, yoksa karakterlerin kendileri mi? Yazarın ustalığı sanıyorum burada kendini belli ediyor. Her ikisi aynı anda, ama karakterlerin orijinal tutumları/fikirleri daha baskın.

Eksileri: Kitabın fiziki bir kusur var: kokusu. Acı-ekşi bir şey kokuyor. Eski kitap kokusu denebilir. Kanserojen midir nedir anlamadım. Ayrıca çizimler siyah-çini usulü olduğu için biraz fazla fotokopi gibi geldi bana. Belki renkli retro-halftone daha sempatik durabilirdi. Aşırı kontrastlı ve hırçın duruyor şu an. Yazarın seçimi tabii, saygı duyuyorum. Her şeyiyle el emeği bir eser sonuçta.

Teknik hata olarak gördüğüm iki konu var. İlkin, kadın düşünür/edebiyatçı olarak Agatha Christie pek kadın gibi konuşmuyor. Daha önce konuşturduğu Dostoyevski’den tonlama olarak farkı yok. Zaten erkek yazarların kadın konuşmasını simule edebilmesi bence imkansıza yakın bir zorluk. Menteş burada başka bir kadın yazardan kopilot yardımı almalıydı. Bunu neden yapmalıydı derseniz Hacı Bektaş’ı çok kısa cümleli, Şeykspir’i şiirli, Bukowski’yi salaş meşrepli, Neşet’i manili, Nietzsche’yi ve Farabi‘yi ciddi, Orhan Veli’yi açık zihinli ve nazik, Rahmi’yi toplumcu, Vannegut’u sarkastik, Dostoyevski’yi realist konuşturmayı akıl etmişse, Agatha’yı da biraz daha emekle kadın gibi konuşturabilirdi.

Bir de benden mi kaynaklı yoksa hakikaten mi öyle anlayamadım, diyaloglar her zaman aynı akışkanlıkta değil. Bazı yerlerde Menteş ile karakteri yalın soruların peş peşe sorulmasından dolayı sanki birbirinden kopuyor. Sebebi hacim kısalığını temin etme amaçlı yapılmış bir kırpma harekâtı olabilir. Ya da belki çok kısa süreler (yani cümleler) zarfında konudan konuya geçiş yaptığı için ben tempoya intibak edemiyorumdur. Ama yine de bu konuda iyileştirme yapılabilir diye düşünüyorum. [Sonradan öğrendim ki kasıtlı olarak böyle ayarlanmış. Amaç, Menteş’in düşünürlere karşı bir sorgu yargıcı gibi gözükmek istemeyip kendisini aradan olabildiğince çıkarmakmış. Daha edepli ve çocuksu bir hava katmakmış]

Seçki: Diyaloglardan bazılarını kısaltarak ve birleştirerek alıntılar yapayım.

VANNEGUT

Menteş- Romanlarınız çok komik. Bu kadar espri yapabilmenizin sırrı nedir?

Vannegut- Espri, kendi imkanlarınızla fare kapanı yapmaya benzer. Zamanında kapanması için çok çalışmanız gerekir.

FARABİ

M- Erdemler Şehri, nasıl bir şey?

F- Şehir, insanın duyuları ve arzularından doğan fiilleri aklıyla dengelediği, öteki saydığı kimselerle müspet bir etkileşim içinde olabileceği, vahşetten arındırılmış bir yurttur. Düşünce için lüzumlu dinginliği söz için lüzumlu barışçılığın ve eylem için lüzumlu uzlaşmanın tesis edildiği yerdir. İlkesel olarak ötekinin mutluluğunu temine gayret edilen yer Medinet-ül Fazıla’dır (Erdemli Şehir). 4 ana erdem vardır: bilgelik, adalet, cesaret ve ölçülülük.

Karşıtı ise Cahil Şehir’dir. Halkı mutluluğu bilmeyen, aklının ucundan geçirmeyen şehirdir. Mutluktan anlamaz ve ona inanmazlar. Beden sağlığı, zenginlik, arzular peşinde koşma serbestliği, saygı & itibar görme gibi şeyleri gaye edinirler. Bunları mutluluk sanırlar. Bu tiplerin öte dünya mutluluğuna ermeye yönelik bir hayat düzeni kurma çabası da neticesiz kalır. Mutluluğu ömrün ötesine ertelemek erdemsizliktir. Çünkü bu tutumda dolaylı bir şekilde başkalarını mutluluktan men etme vardır. Özü itibariyle kötü bir stratejidir.

Bir kitle Allah’ın rızasını ve mükâfatını kazanmayı gaye edindiğinde, kimilerinin ilahi yüceliği temsil etmesi gerekecektir. Böyle bir topluluğun öncüleri ilahi kudret adına konuşur ve buyruklar verirler. Ve nihayetinde her iş yanlış ve yararsız birtakım semboller ve hayallerle çerçevelenir.

M- Din ile felsefe uyuşmaz mı?

F- Akılla değil de meseller ve sembollerle inşa edilen bir din telakkisi çatışmacı strateji ve galibiyet arayışıyla örtüşür. Böylece ortaya çıkan ahlaksızlık; bocalamalara, çekişmelere ve dengesizliğe sebep olur. İnsanın erdemi, düşünme yetisiyle ve güzel olanı seçebilmesine bağlıdır. Akli yeti devreye girmeksizin ortaya çıkan davranışlar, yani makul olmayan işler ahlaki sayılmaz.

BUKOWSKI

M- Hayat niye kahreder insanı?

B- Toplum, geri zekâlıları hararetle savunan geri zekâlılarla dolu. Dünya geri zekâlıların cenneti. Ne var ki onlarla yaşamak zorundayız.

M- Bir arada yaşamak medeniyetin gereği değil mi?

B- Nefret ettiğin insanla iyi geçinme çabasına siz medeniyet, ben sahtekarlık diyorum. O yüzden pek anlaşamıyoruz.

M- İnsanları pek sevmiyorsunuz?

B- Ah hayır, en büyük önyargı etrafımızdaki herkesi ‘insan’ sanmamızdır. Modern toplum kendi ‘türlerini’ yaratmış durumda. Bu insanlar birbirinin etiyle kanıyla besleniyorlar.

NIETZSCHE

M- Bağnazlığın temelinde ne vardır?

N- Mutsuzluk. Bağnazlığın ve yıkıcılığın anası neşesizliktir.

M- Bağnaz olmadığı halde düşüncelerini değiştiremeyenler yok mudur?

N- Var, meşgul edilen hayatın hırgürü içinde debelenip duran kimseler inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmezler. Yani düşünmezler. Dolayısıyla ancak ‘aylaklığa’ zaman bulan kimseler düşünce üretir.

M- Sanat nedir?

N- Gerçeğin panzehiri.

Tibet TEBÜKTEKİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up