Kuş Uykusu | Ayşe TÜRK

Aceleyle yukarı çıktı. Dış kapıya yöneldi, bir an önce kendisini her gün buraya hapseden iş yerinden çıkmak ve rahatlayacağı saat dilimlerine kavuşmak istiyordu. Gün boyunca kafasında kurmuş olduğu düşü bile o an için unutmuştu. “Oh be!” dedi. Daracık caddeye baktı, karşı kaldırımdaki çiçeklere, telaşlı telaşsız gidip gelenlere. Bazısı telaşsız yürüyebiliyor demek ki, diye düşündü. Aceleci olmak zorunda olduğu için hayıflandı. Beş on adım sonra pasajdan içeri girdiğinde her zamanki gibi önce çay söyledi. Tezgahın önünde Fatma Abla’nın çayı doldurmasını bekledi. Çayı eline aldı ve yavaşça dökmeden dört basamak çıkıp diğer merdivenin başındaki iskemleye oturdu. O esnada başının döndüğünü fark etti. Çayı alçak masaya bıraktı.

Başının dönmesine rağmen oturur oturmaz çantasının küçük dış cebinden sigara paketini çıkardı. Sigaranın bulunduğu çikolata dolu beyaz poşeti iyice bastırdı. Birden merdivenlerden inen küçük bir erkek çocuğun taşıdığı tepsiye takıldı gözleri, tepsiyi düşürmemek için kendini kastığını düşündü. Sigarasından iki üç nefes çekti. Üstündeki uykuyu nikotinle erteleyebileceğine inanmıştı hep. Sırtı ağrımaya başladı yine, uzanmanın açlığını hissediyordu ama uzanamazdı. İş saatleri onun uzanma isteğine bakmazdı. İlk fırsatta Ramazan Abi’ye buraya bir koltuk atması gerektiğini söyleyecekti. Bu tarz yorgunluklara iyi gelirdi diye düşünürken kendini bir bina boşluğundan ibaret olan çay ocağını izlemeye verdi. Tek bir penceresi dahi olmayan bu ocakta, hava değişimini cam masa üzerindeki vantilatör karşılıyordu. Vantilatör ise önündeki merdiven basamağının sol tarafındaki duvarın arkasında kalıyor ve ona ulaşmıyordu. Zaten alt tarafı aynı havayı evirip çeviriyordu. Boş verdi. Tenindeki sıcaklık birden çoğalmıştı. Sıkılıp gerindi.

Yüzündeki gerilmeyi izleyen birini gördü. Şaşırdı.

Hep güleç, hep aşk dolu biriydi gördüğü. Onu görebilmişti nihayetinde. Şaşkınlığın artmasına müsaade etmeden, ona sarıldı. Biliyordu ki kollarında olan insan, onun en büyük özlemiydi. Ve yanındaydı işte. Bu koca özlem küçük bir sarılma ile selamlaşmaya sığdırılmıştı. Onca insan içerisinde öpecek değildi ya. İkisine ait olan o uzun özlemi duyumsamamak elde değildi. Nasıl unuttu geleceğini. İş arkadaşları burayı söylemiş olmalı yoksa nerden bilecekti ki bu pasajı. Kimsenin soru dolu bakışlarına takılmadan gitmek istediler. Dört dönemeçli aykırı çay ocağından çıktılar. Aykırı bir yerdi çünkü; alışılmış atmosferden uzaktı, bir pasajın merdiven boşluklarından ibaretti.

Yüzlerindeki memnuniyet taşı eritiyor gibiydi. İkisinde çırpınan o ortak heyecan yavaş yavaş ayrılıyordu birbirinden. Artık yan yanaydılar ve kafalarından geçen şeyler tamamen kişiseldi. Yorumları ayrı ayrı yoğun ve şahsi hislerle doluydu. Yürüdüler… Sıklaşan adımlar ikisinin konuşma adına tek kelime edememelerine neden oluyordu.

En nihayetinde biri konuşacaktı tabi, kalplerindeki uğultulu sesi diline götürecekti.

Leyla “Onca uzun düş girişimleri ve sonuçlandırılmış süresine göre bu gerçeklik ne kadar da kısa imiş.” der gibi kalbini yokladı. Sanki kalbinin ritmi kovalıyordu bir şeyleri. Yıldız Parkı’nın orada durup ona baktı, tek bir kelime etmeksizin sadece bakıyordu. Ani duruşuna dahi ses etmemişti O. “Bu güleç yüz, bu aşk dolu bakış neden hala düşlerinde kurduğu o sonucu vermiyor.” diye düşündü.

Tam o sırada, bu sessiz bakışmayı bozma amacı güdüyormuş gibi birkaç kedi ikisinin ayakları dibinde koşuşturmaya başladı. Leyla’nın kedilere karşı özel bir ilgisi olmamasına rağmen sevecenlikle güldü ve gitmeleri için de çantasında bulundurduğu kedi mamalarından parka ait duvar dibine döktü. O ise sadece Leyla’yı izliyordu. Leyla “Sanki hiç konuşmayacakmış gibi…” dedi içinden. Yaramaz kedilerin yemeğe başlaması ile yanına vardı.

-Seni çok özledim.

Leyla, yüzünde biraz sevinç, biraz tedirginlik taşıyordu ve alnında karıncalanma hissediyordu. O ise gülüyordu. Sanki yol boyu sadece gülmeyi hedeflemişti de bunu gerçekleştiriyor gibiydi.

-Ben de seni özledim, diyerek omuzlarına sarıldı bir kez daha.

Leyla “Ah sonunda!” dedi. İçi milyonlarca kelime birleştiriyor, sesine yığılıyordu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Elbette ki bu sarılma ilk anki sarılmadan daha uzun ve daha sıcaktı. Kaç dakika öyle kaldılar? Kaç kere öpüştüler? Leyla’nın benliğinde tarifi mümkün olan bir his çoğalmıştı. Ama o sadece yaşamak istiyordu. İçindeki hisleri acele ile tanımlayıp uygunsuz bir tanıma sığdırmak istemiyordu. Neticede senelerin mektup muhabbeti yan yana varan ikisini istemsizce susturuyordu. Bunu biliyorlardı. Bu yüzden birbirlerine çok karışmadan el ele yürümeye devam ettiler. O, Leyla’nın ellerini sıktıkça, Leyla ona bakıyor ve içinden seviniyordu. Muhakkak ki onun sevinci daha büyüktü çünkü o bir başına yaşadığı onsuz günlerin acısından en çok teninin isteğiyle uzaklaşabiliyordu.

Gerçekte yanında olmayan bedenini, zihninde defalarca canlandırmıştı, ama şimdi sanki düşleri ile uyuşmuyordu bu birliktelik. Zihninin içinde yer bulan bu buluşmalar, bedenlerin yan yana gelmesi ile ayrı yerde kalmıştı sanki.

İkisi de ne yapacaklarını bilemiyordu. Bu açıkça belliydi. Sahi ne yapılmalıydı bu durumlarda? Nasıl bir davranış zihnin açlığını bedendeki açlıkla bir doyurabilirdi? Aklından geçenler bitmek bilmiyordu. Bir an önce aklından çıkıp diline varmalıydı.

O ise kararlı bir ifadeyle ve biraz ciddiyetle “Oturalım mı?” diye sordu.

Tedirginleşti bir an ve olur anlamında başını öne doğru sallayabildi sadece. Bulundukları yerde kurumaya yüz tutmuş çimenlikte oturdular.

Hemen yanlarındaki heykelle ilgili duymuş olduğu efsaneyi anlatmak istedi, sonra “Yok, yok bu olmaz, ona yazmış olduğu son şiiri göstermeliydi ama bu da olmazdı ki. En iyisi dizlerine uzanmak.” dedi. Önce ayaklarından destek alarak kendini ileri itti. Başını usulca hatta o kadar yavaş ilerleterek hareket ettiriyordu ki, bir an için O, şaşırarak “Ne yapıyorsun çılgın?” diye takılmasa yüz ifadesindeki anlamsız bulduğu bakıştan ötürü dizlerine yaslanmak yerine çimenliğe yönelecekti. Dizlerinde yatmış olan başına saçlarından başlayarak dokunmaya başladı. Bu dokunuş çenesinde bitip yine saçlarında devam ediyordu. Başının ağırlığını dizlerinde hissetmek ona iyi gelmişti besbelli. O canındaki bu iyiliği susarak karşılıyordu. Gözlerini dakikalar boyunca bir göğün renklerine, bir onun yüzüne çeviriyordu. “Tuhaf!” dedi içinden.

Koyu kahverengi saçlarının geniş ve uzun boynundaki kıvrımlarından alıp tarar gibi düzelten sevdiğinin, sessiz ve hiçbir anlam yerleştirmediği yüzünü düşünüyordu, içerledi. Bir tek mektup, sadece bir mektup yazılmamış olsaydı şu an konuşacak bir şeyler bulabilir miydi? Bilmiyordu. Ne deseydi acaba? Kalksa mıydı? Bacakları uyuşmaya, sırtı az bir az kasılmaya başlamıştı. Onun dizleri de uyuşmuş olmalıydı ki yüzünde buna dair tek bir ifade yoktu.

“Sevgilim?” dedi O.

-Efendim, sevgilim.

-Söylesene bana, saçlarını bir masalın içine sürüklesem hangi kadının yüreğini isterdin?

Duraksadı, ağzı açık ve hemencecik bir şeyler söyleme telaşındaydı.

-Bilemedim buna yanıt verebilmem için sorunu anlamam gerekir.

-Diyorum ki; saçlarını hangi masal kahramanına vermek isterdin? Uyuyan Güzel, Rapunzel, Pamuk Prenses ya da Külkedisi?

-Hmm…

Buna düşünerek cevap vermeliydi. Çok alakasız buluyor, alaka kursa bile bunu beceremeyeceğini biliyordu. O ise Leyla’nın dalgın susuşuna gülerek kahkahaya karışan bir sesle karşılık verdi. Merdivenlerden paldır küldür inen küçük bir el arabasının çıkardığı ses arasında kulağını tırmalamamış bu kahkahaya eşlik etti. Gülüşleri yavaşça tebessüme büründü. Leyla’nın gözleri hızlıca koşan esmer bir kadının çıplak ayaklarındaki lekelere takıldı. Yerinden sıçradı. “Ne oluyor?” diye bağırmaya başladı. Israrla; “Ne oluyor, ne oluyor?” diye bağırıyor ama esmer kadın sadece koşuyordu. Bu bağırışını anlamamıştı O.”Otur yerine Leyla! Birazdan gideceğiz. Kötü bir şey olduğunu sanmam. Baksana gülüyor. Ayaklarındaki lekeler ise kirlilikten oluşmuş. Hadi Leyla! Leyla sakinleş lütfen.”

Hala ayakta o kadını izliyordu. Ağaçları iki ayrı yöne ayıran taşlıkta koşan kadının tanıdık olduğunu söyleyemedi. O kadına duyduğu üzerindeki kırgınlıktan da bahsetmedi. Ne diyebilirdi ki…

“Eskiden hep beraberdik. Her gün buluşup gezmekle arkadaş olunmuyormuş ondan öğrendim, beni kırdı, yanımda kalmadı, ucuzca uzaklaştı benden, çaresiz zamanlarımda yok oldu ortadan.” dese hayır olmaz uzun bir kırgınlıktı bu birkaç cümle yetmezdi onun için. Ne oldu ona acaba neden bu haldeydi diye düşünmekten alamıyordu kendini. Oturdu, su içti. Suyun gırtlağından geçen miktarını azaltmaya çalışıyor ancak boğulacak gibi hızlı ve hırslı içmeye devam etti. Kendisine halen tebessümle baktığını fark etti. O anki bakışmadan şuan için ona anlatamayacağını anladı.

-Bakma bana öyle gerildim zaten.

-Biliyor musun o kadar sigara içmelerinden bahsederdin, bazen bu kadar çok içmene kızsam da bir şey diyemiyordum. “Bugün bir paket bitti sevdiğim, ikinci paketi yarıladım bile.” demiştin bir defasında.

O an, hem sevinmiş hem de garip olan bu durum için gülerek “Evet hiç sigara yakmadım daha.” diyerek çantasına bakındı. Etraftaki beyaz poşetler arasında çantasını arıyor, “Çantam nerede?” diye de mırıldanıyordu. Az ileride arkalarındaki ağacın dibinde olduğunu gördü. “Al buradan iç.” deyip sigarayı uzatınca kalkmaktan vazgeçti. “Teşekkürler” diyerek paketi avucundan aldı. Sigaralardan birini yakıp ona uzattı. Kendisi içinde bir sigara yakıp içmeye koyuldu. Dumanlar birbirine karışıyor ve hiç dağılmıyor gibiydi. “Biraz daha dumanı az yutsam, kalın bir perde gibi kapatsa etrafımızı, tek tük geçenler de bizi görmese keşke.” diyerek bu bakışlardan kurtulma düşüncesini hemen noktalamaya çalıştı. Ancak “Ayak sesleri, bardak sesleri, su sesi ve bir şeylerden hararetle konuşan insan seslerini de duymayabilirdik.” diye düşüncesini açmaya devam etti. Böyle böyle zihnindeki kelimeler dile gelmiyordu bir türlü. Çantasını almak için ayağa kalktı. Bu kadar çok poşeti ilk geldiklerinde görmemiş olduğunu fark etti ama üzerinde durmadı. Çünkü zihni yanındaki sevgilisi için hayaller kurmalıydı. Zihninde düş üstüne düş açmaya devam etti, yanındaydı halbuki. Gözlerine bakarak onu şehir şehir gezdirdi. Bir dere kenarında izledi, güneşin ve yemyeşil ağaçların arasında parlayan üzüm sarısı gözlerine gülümsedi. Leyla fark etmedi ama, O tebessümünü görmüştü. Bir şey demeden sadece bakıyordu ona.

Sonunda dayanamadı devamlı bakmaya ve gülmeye meyilli sevdiğine elini sallayarak “Hey gidi, canım hey! Ben seni kaç şehirde gezdirdim, kaç evde kahve içtim, kaç yatakta omzuna uzandım? Sen ise şimdi sadece gülüyor, bakmakla kalıyorsun.” inceden sitemini belirtmişti artık. Bu neyin sitemi idi? Yeni buluşabilmişlerdi. Ne düşünüyordu O, ne düşünemiyordu?

Yüz ifadeleri de karışıktı artık. Leyla çantasına yaslanmış, yaktığı yeni sigaradan içip içip dumanını yukarı savuruyordu. O, hâlâ izlemekte ara ara gülmekte ısrarlı. İçinden “Uzun cümleler dönmeli aramızda.” diyordu. Birdenbire “Söylesene.” deyiverdi. “Ne söylesem bilmiyorum.” dedi, bildiğini söylemekten yana değildi tabii.

-Mesela o masal kahramanlarını yine anlatabilirsin. Sahi! Neydi o sorunun amacı? Neden sordun? Yoksa öylesine diye mi düşünmeliyim?

O güldü. Bu sefer biraz dudaklarını büzerek gülmüştü. “Sanırım öyle oldu. Bir an için bir masaldayız ve hep bu kare ile anılacağız gibi düşünmüştüm. Tek gerçek, senin dizlerimde duran başın ve ellerimin saçlarında gezinmesiydi. Hep o anda kalacakmışız gibi hissetmiştim. Bu yüzden sanırım.” dedi.

Bu açıklama büzdüğü dudaklarına aitti. Leyla bu cevaba söyleyecek bir şey bulamadı. Yürümek için ayağa kalktı, beyaz poşetlere bir daha baktı. Belli belirsiz bir ses tonuyla “Kediler.” dedi.

-Efendim?

-Yok, yok bir şey, diye yanıtladı.

-Nereye gidelim?

-Bilmem. Park boyunca yürüyelim istersen. Seninle çok yürüdüm burada, ellerin zihnimde idi o zamanlar.

Sustu ikisi de. Ne diyeceğini bilmemesi onda benimsediği bir tepki oldu. Bu yüzden artık yadırgamayacaktı.Bir aralık başını geriye aldı, Leyla’ya baktı, baktı. Son cümlesinin sıcaklığını yüzünde hissediyordu, Leyla ise onun bakışının kudretini…

-Terliyorsun Leyla, diyerek o bakışı yerle yeksan etti.

Ellerini omuzlarına alıp sardı ama… Artık başka bir şey olmayacaktı. O esmer kadın, Leyla’nın içinde tedirgin koşuyordu hâlâ. Beyaz poşetler gırtlağına doluyordu. Bir saniye için beyni durdu.

-Kardeşim, diye bağırdı.

Şaşkınlıktan yüzü düştü onun. “Kardeşimin sesini duydum.” diyerek yineledi. Etrafına baktı, ayakları titriyordu. “Görmüyor musun nasıl bağırıyor yatarken? Canım, canım! Yardım etmeliyim, yardım etmeliyim!” “Leyla! Leyla, sakin ol! Ben buradayım. Bak bana Leylaaa!  Ne oluyor sana böyle, bağırma dur.”

Belli belirsiz tiz bir ses duydu. Netleşti tiz ses. Korna sesi, doluca akıyordu pasajın içine ve “Leyla!” diye seslenenin sönük sinirle sorgulayan tonu. Yumuşamış bir his doldu Leyla’nın içine, gözleri yanıyordu aynı zamanda.

Başını kaldırdı. İstemsiz refleksinden çay bardağını devirmişti. Elinde sımsıkı tuttuğu beyaz poşete bakıp algıladığı net korna sesinin kulağındaki etkisini unutmaya çalışarak “Serdar Bey, ben özür dilerim.” diyerek yorgunluğunu ifade etmek için başını önüne düşürüp öylece bıraktı kendini. Bir cümle daha kuramayacağını biliyordu. Sevgilisine duyduğu özlemi bardağı devirip kırdığı gibi dağıtmak istedi. Yeni bir mektuba başlamıştı dün molada, devam edip bitirecek; yarında ona yollayacaktı. Planını uygulayamamıştı.

“Bir gün gelecek, az kaldı.” diye zihninde tekrarlamaya başladı. Beyaz poşeti elinde sıkmaya devam ediyordu.

Ayşe TÜRK

ayse_trk_21@hotmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir