Ozanlar, burçaklara karşı dövülmeyen yanlarını tutuyordu geceye. Aşık Veysel sazı eline alınca Fatih, ekinleri seyre başladı. Ona söyleyecek söz bırakmadan yeniden yeniden mızraplanıyordu bu ezgi.

“Biçer ekinini sürer harmanı,
Esen yellerinden savurur onu.
Bol gelirse dane ile samanı,
O sene ırahat kışlar çiftçiler.”

Fırat; uzak, bir o kadar da yakın coğrafyadan katılıyordu geceye. Dilleriyle, halklarıyla, şarkılarıyla, türküleriyle, dengbêjleriyle. Oturduk hep birlikte Anadolu’dan Mezopotamya’ya. Çığlığın toprağa değdiğini anlatıyordu. Mîrkût, tahıl dövülen yer demekmiş. Bu tahıl dövme olayı Kürtlerde öyle sıradan bir eylem gibi de yapılmazmış üstelik. İş birliği içerisinde, imece usulünün en güzel örneklerinden biri olduğunu söylüyordu. Biz de “dox” ismi verilen aletle oluşturulan yuvarlak dizilime benzemiştik. Bazen öyle coşulup şenlik havasında stranlarla (şarkılarla) geçermiş ki oluşan “hah hah” nidaları türkünün asıl ritimleri oluvermiş. İş, emek ve kavruk güneş.  Bir ruhu dinlendirme eylemiymiş, Mîrkut. “Tokmak” manasına geldiğini söylüyordu. İnsanların ellerindeki tokmakla buğdayı döverek ezdiğini, dövme işleminde karşılıklı tokmakları indirirken ortaya bahsedilen ritimlerin çıktığını, geceyi atlatıp da sabah ışığıyla dinlemiştik sanki.

Günü deviriyorduk. Güneşin son ışıklarına geldiğimizi söyleyince Neslihan, yüzlerimiz sokak oyunları oynamaya devam eden çocuklara çevrilmişti bile. Günün telaşından yeni sıyrılmış avlu, ertesi gün için kendini yenilemeye başlamıştı. İşleri bitirmiş olmanın rahatlığıyla gevşemiş yüz ifadeleri, akşam serinliğiyle dolan sokaklar sonbaharı hissettiriyordu. Çocukların kahkahaları, itirazları, sevinçleri, heyecanlı nidaları ve tezahüratları dar sokaklarda çınlıyordu. Hasatlardan kasaya kendi kendine söylendiğini duyuyorduk, gelecekten bir sesin:

– Bir çaresi bulunur elbet.

Tamamen doğru ama klişe olan “modernleşme üretimi öldürdü” söylemini temel almadığını ama bunun, meselenin çoğunluğuna etki ettiğini de görmezden gelemeyeceğimizi söylüyordu, Mehmet. “İnsanlık, modernleşmeden hemen önceki döneme kadar komünal yaşam düzeni minvalinde üretim içinde yaşıyordu. Sonradan gelen emperyalist akımların ılımlı aracı olan modernite ile tüketim odaklı sanayi işçiliğine soyundu.” dediğinde hak verir gözlemlerimizi sermiştik bile komşunun bahçesine. Kaos ortamında kendi besinini üretemeyen, doğayı tanımadığı için sömüren bir nesle tamamen evrilme ihtimali bizi korkutuyordu. Ne yaptığımızı bilme acısını sürdürürken yapmamız gerekeni dile getirdi:

– Toprakla barışmalı ve bütünleşmeli.

Bunun üzerine varoluş sorgusunda bellek sayacını başlatıyordu, İdil.  İnsanlığın başlangıcı topraktan baş gösterdi, diyordu. Bize varlığı getirdiği gibi, varlığı devam ettirenin de toprak olduğunu ve hasat zamanında hayatı, nefesi ve yaşamamızı sağlayan her bir hücreyi ona borçlu olduğumuzu dinliyorduk. Âdem ve Havva’nın ruhları, bedenlerine üflendikten sonra aidiyetleri toprağa atfedilerek dünyaya damlamışlardır dediğinin ardına -inancınca- tüm insanoğlunun bu iki insanın birleşmesinden oluştuğunu da ekliyordu.

Kadir bir biçerdöverin ardından uçurtmasıyla koşuyordu göğe. Hiç hesapsız oynuyordu yeni tanıştığı arkadaşları ile. Geceleri güneşi, gündüzleri dolunayı görebiliyorduk onlar gülümsediğinde. Yüzlerindeki en hakiki eylemdi bu. Toprağın sadece ekilip biçilerek hasat edilmeyeceğini anlatmak istediği gereklilik kurumları vardı onun. Hayal kurmak en büyük suç olmamalı diyordu, bizi biz yapan yanımızdan kopardıklarında.

Çocukların ardı sıra Deniz, dallara saklanan uçurtmaları kurtarıyordu onlar için. “Dünyaya gelen bir bebek, anne babası için: “Vizyonda olan bir film; yönetmeni için, oyuncusu için, senaristi için  ve insanlığa yararı olan her yeni buluş, bilim ve bilim insanları için hasat değil midir?” diye soruyordu. Umutlar bölüşülmüştü bile aramızda, ne diyebilirdik?

Az sonra Zeynep’in anlatacaklarını hissetmiş gibi beklemeye girişmiştik. Bir zamanlar okuduğu Ceres ve kızı Persephone’un hikayesinden bahsetmeye başlıyordu. Heyecanlanmıştık. Anne kız dünyada mutluluk içinde yaşıyormuş ve dünyada kış mevsimi diye bir şey yokmuş. Fakat bir gün yeraltı tanrısı Pluto, Persephone’u tanrıçası yapmak için yeraltına kaçırmış ve o günden sonra Ceres kendini kahretmiş, günlerce kızını aramış, onuncu günde kızını Pluto’nun kaçırdığını öğrenmiş. Çok sinirlenmiş ve tacını başından atmış. O yıl toprak hiç hasat vermemiş, dünya kış mevsimi ile tanışmış. Daha sonra Zeus, Pluto’yu ikna etmesi için Hermes’i göndermiş. Pluto, Persephone’u serbest bırakmayı kabul etmiş fakat tek bir şart koşmuş: Persephone’un nar yemesi. Persephone narı yemiş ve annesinin yanına dönmüş. Ceres, kızına ölümlülerin yiyeceğinden yiyip yemediğini sorduğunda olayı öğrenen Ceres sinirlenmiş ve dünya üzerindeki lanetini kaldırmayı reddetmiş. Zeus araya girmiş ve bir anlaşma yapılmış. Bundan böyle Persephone, dokuz ay dünyada Ceres ile, üç ay ise yeraltında Pluto ile yaşayacaktır. Bu üç ay kış mevsimi olarak bilinecektir. Ezoterik anlamda hasat; ölüm, yeniden doğum ve yenilenmeyi anlatmaktadır, diyordu hikâyeyi sonlandırırken.

Leyli geceyi hasat ederken; Ayşe hayatının tüm dönümlerine umut ekiyordu bir sonraki hasat için.

“Saç diplerime ekince annem hüznü, / Her dokunduğunda hasatını topladım” demişti vaktiyle bir şiirinde, Seda. Bazı sözcükler gerçek anlamının dışındaydı onun için ve o farklı anlamına çok daha fazla yakıştırıyordu bu sözcükleri. Hasat, hazan, hüzün harmanı misali. Hepimiz bir avazla gelmiş, yığınla bilgiyle kuşatılmış ve desibellerce ses işitmiştik. Herkes bir şeyler bekledi bizden, diyordu. Anne babamız; iyi evlat olmamızı, öğretmenlerimiz; başarımızı, arkadaşlarımız; güvenilirliğimizi, çevredekiler; saygılı duruşumuzu… Çok uğraşıp didinmişçesine beklediler ürünlerini almayı ve her olumlu hareketimiz hasat gibiydi onlar için, olumsuz davranışlarımızda ise çölleşiyorduk. Susuz, kurak, çatlak bir toprak.  Benlik eldesini başkalarının beslenmesi üzerine rötara uğrattığımı söylüyordu. Kendimizi bulduğumuzda ise ektiğimizi biçmek konusunda zorlandığımızı fark ettiğimiz gerçeğini. Çünkü biçme işi başkalarına aitti. Zaman ilerledikçe ona da alışmış, alıştıkça daha rahat yüzleşmeye başlamıştık aynadaki suretimizle. Kendimiz ekmiş, kendimiz biçmiş ve kendimiz yemiştik mahsullerimizi afiyetle. Sonra yalnızlaşmıştık ama keyifli bir yalnızlaşmaktı bu. Hüznünü, sevincini ve zamanını kontrol etmeye alışan her insan yalnızlığın hasatıyla beslenir diyordu. Bu, bencillik değil aksine bir varoluş serüveninin bir aşamasının daha tamamlandığını gösterirmiş.

Sipan, ruhunda ayrılık biçkileriyle aramızdaydı. Bağrında taş ağrısı ile dökülüyordu kurduğu cümleler:

“Desteklemiyor devlet bizi.
Yok pahasına satıyoruz aşkı.
Hasadı bırak da ekini bile pahalı artık aşkın.”

Her birimizin doğaya hasreti eşgüdümlüydü elbette. Anıl, yeşile özlemle yanı başımızdayken aslında sadece üretim ve toprağın, hasat olmadığından dem vuruyordu. Yeni çıkan bir albüm, yeni gösterime giren bir tiyatro oyunu, boyası kurumamış bir yağlı boya tablo yahut yazdığımız yazılar da bir nevi bizim haşatımız, diyordu. Tıpkı sözcüklerini bu metine eken Leyli Sanat ailesi gibi.

Leyli, geceyi hasat etti.

Emeği Geçenler:

Sultan GÜLSÜN, Fatih Can SÜNGER, Fırat ÇİÇEK, Neslihan DEMİRHAN, Mehmet Akif ÇAKIR, İdil AVAN, Dolunay Kadir YÖRDEN, İshak Deniz SELİMOĞLU, Zeynep AVAN, Ayşe TÜRK, Seda BAŞTAŞ, Sipan GÜLER, Anıl AKSOY.

leylisanat@gmail.com

 

4 thoughts on “Leyli’nin Novellası: “HASAT”

  1. Çok başarılı, hayran kaldım herkesin düşüncesini nasıl bu şekilde tek bir kalemde birleştirmiş olmana. Okuyucu bir sürü pencereyi, tek bir objektiften görebiliyor. Çeşitlilik çok güzel işlenmiş. Tebrik ederim ❤️

    1. Leyli ailesinin varlığı kelimelere döküldüğü için, çok keyifli bir çalışmaydı. Hep birlikte bu metinde dünyayı kurtardık. Emeği geçmiş ve sonraki metinlerde geçecek bütün dostlara teşekkür ediyorum ♡

      1. Öncelikle her bir üyenin paragrafları ve cümlelerini bu biçimde bir öykü haline getirip sunan sultan a çok teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten her birimiz tek olmuşuz gibi hissettim bu yazıda. Çok yaşasın Leyli hep var olsun Sanat 👏🤟💜🌼

        1. Hep varolsun çiçeğim. Leyli Sanat ekibine asıl bütün teşekkürler 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up