Matruşkadan Çıkan Erkek | Dolunay Kadir YÖRDEN

“Kadınlar, bizim kadınlarımız: soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen kadınlar…”

Şair bu mısralarda ne kadar hassas ne kadar da kadının toplumdaki rolüne isyankâr. “Bizim kadınlarımız” diyerek nasıl da sahiplenmiş ve kadınların bayraktarı olmuş! Toplum tokadına karşılık, adalet tokadıyla terbiye etmek bu olsa gerek. “Kadına el kaldırılmaz, onlar zayıf canlılar” diyenler bu şiirden feyz almış olmalı. Nedense kadınlar hakkında söz sahibi olanlar, her zaman erkekler olmuştur. “Kadınlar şeytandır” diyen de “kadınlar melektir” diyen de aynı türün farklı versiyonu, biri gaddarca yaklaşmış, diğeri acıyarak… Peki farkı ne? İkisinde de kadın edilgen çünkü onlar bizim kadınlarımız…

Gerçekten doğada bir hakkaniyet var… Koşullara uygun olana tüm imkanları sunarken zayıf olanları ya eliyor ya da güçlüye hediye olarak sunuyor. Meyve veren ağacı taşlayabilirsiniz ancak ve ancak yaprakları dökülür fakat kökü o kadar derindedir ki ulaşmanız çok zor olur. Doğa kadınlara da bir şans verdi fakat erkeğin yanında onun çok düşük bir versiyonu olduğunu anladığında erkeklerin hizmetkarlığını yapmalarını uygun gördü. Eminim ki bu konuda çoğu kadınla hemfikirim. Özellikle sevgilisine “Beni gerçekten seviyor musun?” diyen kadınlarla. “Senin için ölürüm” diyen kadınların beni takdir ettiğine eminim.

Doğadaki hakkaniyet, bir süre sonra hak edenler tarafından yeni bir evreye taşındı. Endüstriyel ekonominin ortaya çıkışıyla toplumsal rollerde elbet değişiklikler yaşandı. Kadınların iş hayatına katılması ile kadının boşluğunu evde çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, buzdolabı ve mutfak robotları doldurmaya başladı. Parasal özgürlüğünü kazanan kadınlar “Benim erkeklerden neyim eksik?” diyerek fabrikasyon ayarlarını değiştirdi. Bu konuda da “Kocası öldü ama o kadar çocuğa babalık yaptı” diyen kadınlarla “tuttuğunu koparıyor, erkek gibi kadın” diyen kadınlar yazımın altına imzalarını atacaklardır.

Yaşadığımız coğrafyaya dönecek olursak, özellikle “bizim kadınlarımızın” yaşadığı topraklarda “seçme ve seçilme hakkının” kanunlarla kadınlara verilmesi mühim bir hadiseydi. O tarihten çok daha önce Amerika ve Avrupa’da “Biz kimsenin kadını değiliz” diyen kadınlar erkeklere savaş açmışlardı. Fakat bizim kadınlarımızı onlardan ayıran en büyük özellik, kan dökmeden erkekleri ikna etmeleriydi. Başlık parası kurlarını, babalar belirliyordu ama olsun. Görücü usulü evliliklerin daha sağlıklı olduğu Konyalı bilim ADAMlarınca uzun çalışmalar sonucunda ispat edilmişti. Yemek yapma hakkı, çamaşır yıkama hakkı, evlilik şartıyla çocuk doğurma hakkı bizim kadınlarımızın kazanımları. Şimdi yoklama alalım: “Kadın, erkeği için her şeyi yapmalı”, diyen kadınlar burada, “kocamdır döver de sever de” diyen kadınlar da burada, “evimin direği kocamdır” diyenler de buradaysa hemen hemen eksiğimiz yok…

Birçok kavramı, birçok düşünceyi ithal olarak aldığımız için sindirmesi elbette kolay olmuyor.  O dilden Türkçe’ye tercüme edilmesi sonra onun okunup sindirilmesi kolay işler değil elbette. Kanunların bile ithal olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Savaş için bu ülkenin perspektifini alalım. Barış için şu devletin projesini uygulayalım. Özgün bir yanımız yok yani… Amerika’da, Rusya’da uçmak için pilot, uzayda dolaşmak için astronot olma eğitimi verilirken, bize genelde uçuş için uyuşturucu madde öneriliyor. Avrupa’da kadın aktivistlerin çıplak eylem yapmasına karşılık, bizim kadınlarımız altta kalmamak adına eline aldığı pankarta “mini etek giyerim kime ne?” yazıyor. İşin garibi teyzemin dolabını açsan şalvardan başka bir şey yok. “Tarlaya da giderim, kahveye de” dese konjonktüre daha uygun olabilir. Velhasıl kelam biz hazırı seviyoruz. Sonra neden bu selülitler, göbek ve yağlar diye hayıflanıyor kadınlar. Erkekler de hazırı seviyor ama göbekleri onlara şirin gözüküyor. Acaba nereden geliyor erkeğe bu özgüven?

Erkeklerin yolda ellerini, toplu taşımada bacaklarını açarak “buralar hep benim” tavrına karşılık, kadınlar bir o kadar kabullenmiş, yenilmiş. Mesela duvar diplerinde ya da utancından yüzünü gizleyerek, perde arkasında ağlayan kadınlar görüyorum, duyumsuyorum. “Beni kullandı attı” diyor. Yanına gidip teselli ediyorum. “Sigaram bitince ben de paketini atıyorum” diyorum. Daha çok ağlamaya başlıyor. Bu sefer başka yöntem deniyorum. “Teknoloji ilerledi belki senden daha gelişkinini, kullanışlısını bulmuştur” diyorum. “Defolll” diye bağırıyor. Deli galiba…

Kullanılmışsan demek ki son kullanma tarihin vardır. Bunda abartılacak ne var ki? Erkekler ama öyle mi, hayatta kullanılmaz. Terk edilir, terk eder, yarı yolda bırakır, sıkılır ama kullanılmaz. Ben bir erkeğin “kullanıldım” diye ağladığını görmedim.

Belki de gücü tasvir ettiği için, erkeğe öykünen kadınlar da var. O kısa saçlar, o erkeksi tavırlar, her zaman kavgaya müsait keskin bakışlar bence erkek olmaya en çok yaklaşan onlar. Bazen politikada, bazen sokakta isyanda erkeklerle yarışan, erkek düşmanı erkek gibi kadınlar… Erkeğin iktidarına karşı, kadının iktidarı. Mutlaka birileri ezilmeli, birbirlerinin üstüne basarak zafer benimdir diye böbürlenmeli…

Yazı yazarken sanki toprağı kazıyormuşum gibi daha derine inme arzusu beliriyor bende. Sanki son nefesim gibi her şeyi anlatma isteği. Daldan dala atlar gibi konudan konuya ince bağlarla geçerken, “okuyana ne geçti” diye düşünmeden. Ne kadar çok kazarsam o kadar çok gömebilirmişim sanki bizi biz yapmaktan alıkoyan her şeyi…

Erkeğin tasvir ettiği kadın rolüyle, erkeğe savaş açmak duvarda yansıyan gölgeye savaş açmaktan başka bir şey değil. Keskin hatlarla çalışan ressamın belirleyiciliğine karşı, tuvalde renklerin birbirine karıştığı başı sonu ve yönü olmayan bir resim hayal edin. Resme istediğiniz yerden girdiğinizi düşünün… Hayatı da böyle düşünmeli; kimsenin kadını olmadığınızı, hatta kadın ve erkek gibi baskıcı rollerden kurtulduğunuzu, netlik isteyen her şeyin muğlaklaştığını, flulaştığını… Ne dersiniz? Belki doğanın da eksik gördüğü, gözünden kaçırdığı bir şeyler vardır. Dil bilgisine güvenmeyin, –iyelik eki palavradır…

Not: Bu yazıyı Altın Çağ Kadınları yazdı.

Dolunay Kadir YÖRDEN

dky3477@gmail.com

Dolunay Kadir YÖRDEN

Dolunay Kadir Yörden 02.05.1985 tarihinde dünyaya gelmiştir. Anne karnındaki hayatını sonlandırıp karanlık olan dünyaya doğduğunu dile getiren Yörden, düşünce yazıları ile Leyli Sanat’ta yer almaktadır. Kendisini “Gerisi benim içinde muamma. El yordamıyla, sorgulayarak, bazen en küçük ışığı güneş sanarak yolumu bulmaya çalışıyorum. Gerisi sadece arşiv.” cümleleri ile ifade eder.
Dolunay Kadir YÖRDEN

Yorumlar

  1. Öncelikle kalmeine sağlık Dolunay. Orta Doğu’da kadınlar hep bir üreme ve ev işleriyle uğralan obje gözüyle bakılmış. Bu konuyu çok güzel ankatan Üç Hayat adlı bir film var izlemeni tavsiye ederim. Filmde boğa hasta yolun ortasında yatıyor boğa ölecek diye yolun ortasından kaldırmıyorlar veteriner gelene kadar. Eğer orada bir inek olsaydı çekip atarlardı. Film İran ve Türkiye sınırında bir köyde geçüyor. Yazında bir sohbet havasındaydı okurken karşımda seninle konuşuyormuş gibiydim emeğine sağlık.

  2. Dönemlerin, coğrafyaların ve düşünme tarzlarının arasına kelimelerle iletim hatları çekilmiş sevgili Dolunay. Bu başarı senin kutlarım. Başlık üzerine de çok etkileyici ve içeriği yansıttığını söyleyebilirim.Dozu azaltarak törpülenmiş ve sanki daha söyleyeceklerin varken kesmiş olduğun kısımlar vardı bana kalırsa. Ya da devam etmesini içten içe istedim. 🙂

  3. Yazını şimdi okuyabildim çok ta keyif aldım. Konuşma havasını her zaman sevmişimdir. Tebrikler 👏👏👏 bu arada demişsin ya hani ,”Ne kadar çok kazarsam o kadar çok gömebilirmişim sanki bizi biz yapmaktan alıkoyan her şeyi…” diye maalesef bu vb şeyler gömülecek şey değil. Taş tamam senin anlattığın gibi durmadan anlatmak ve göstermek gerekir. Ayrıca kadın kullanıldım demesi erkeğin denemesi durumu için şunu söylemek isterim. Kadın bunu görür ve kabul eder bir çeşit cesaret le davranır. Erkek öyle demez çünkü korkaktir ve kullanıldım demeyi kendine yediremez. Tamamen durumu kabul etme hali ikisinde farklı tepkiler çıkartıyor. Diyeceklerim bu kadar. 🌼

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir