Pinhan | Dolunay Kadir YÖRDEN

En son buluşmamızda, bunun en son buluşmamız olacağı aklımın ucundan dahi geçmemişti. En son buluşmamızın ardından en son buluştuğumuz yere geldim. Mumyalanmış balkabakları, ağaçlara bağlanan kurdeleler, divandan bozma geniş koltuklar, gıcırdayan salıncaklar ve sağa sola serpiştirilmiş kasvetli lambalar… Her şey yerli yerinde, dün gibi. Fakat hiçbir şey onunla buraya geldiğim zaman kadar tılsımlı gelmedi. Konuşmak için keşfetmeye çıktığımız gecede, susmak için çok güzel bir yer bulmuştuk. Yol boyu sıralanmış ağaçların arasında bir gedik… Ok şeklinde bir tabela: “Saklı Bahçe”.

Saklı bahçelerin sevişmeye iyi geldiği söyleniyordu. Çünkü sevişmek, saklı ve yasaklı bir eylemdi. Biz ise her zaman kurallara uygun ve aleni yaşam biçimlerini savunuyorduk. Gizlimiz,saklımız yoktu. Belki de ağrıyan yerlerimize dokunamıyordu tenlerimiz. Bizim acilen konuşmamız lazımdı. Çünkü konuşarak daha iyi anlaşamıyorduk. Tahtaları yan yana getirerek masa yaptıklarından tahtaların haberi olmadığı gibi, ikimiz yan yana gelince sevgili olduğumuzdan da benim haberim yoktu. Burada kahvelerin yanına dalından taze koparılmış gül getiriyorlar. Gülün bundan haberi yok, sinirleri alınmış. Bizim gibi gergin olmaması bu sebepten, yerini yadırgamıyor. Uyuyor numarası yapıyor, biliyorum. Kulak kesilmiş bizi dinliyor. Masada yalnız değiliz artık. Ben varım, o var, gülün sessizliği var…

Yazdıklarımı düşündüğünü söylüyor. Ona her gün biriktirerek yolladığım öykülerimden bahsediyor. Yazdıklarımla benim aramda uçurum olduğunu, bana gelmenin intihar olduğundan bahsediyor. Gülüyorum, bilmeden gülüyorum. Gerçekten gülmenin ne olduğunu bilmeden. “Ütopya” diyorum. Yazdığım her şey ütopya. Gerçek olsa onu da sevmezsin. Bu sefer o gülüyor. Hem de bilerek, hissederek. Ona kısa bir hikaye anlatmak istiyorum. Hikaye bittiğinde susmak ve gözümden gelen yaş ile uyuyan gülü uyandırmak… Bu sefer ağlamanın ne olduğunu bilmeden o ağlasın istiyorum. Hikaye bitiyor, gözlerimin içine bakıyor, süzülüyor aşağıya doğru ama masaya düşenin kendisi olduğunun farkında değil. Gülün öldüğünü o an fark ediyorum.

O boşlukta yeni kahveler geliyor. Kahvenin kenarında yine bir dal çiçek. Garsona “Bunları koparıyor musunuz?” diye soruyorum. Jest yaptığını düşünmenin rahatlığıyla kafa sallıyor. “Koparmayın.” diyorum. Gözlerimin içine şaşkınlıkla bakıp “Zaten soluyorlar.” diyor. O zaman cinayetler meşru, insanlar nasıl olsa ölüyorlar diye düşünüyorum. Gözyaşım kahvemi taşıran son damla oluyor, içime doğru susuyorum. Garson gidiyor, ışıklar sönüyor ve perde kapanıyor.

İkinci perde ışıkların tekrar açılması ile başlıyor. Dekor aynı, yine karşılıklı masadayız. Seyirciler ateş böcekleri, tahta kurdu, yan bahçeden devamlı havlayarak alkış tutan bir köpek, yıldızlar, ay ve karanlık gökyüzü… Biletsiz giren bulutlar yıldızların görmesini engelliyor. Ay durumdan rahatsız, bir anda dolunay oluyor. Işığıyla deliyor bulutun gövdesini, yıldızlara yol açıyor .Onları izlemekten konsantre olamıyorum. Repliğimi unuttum. Doğaçlama devam ediyorum. “Biz neyiz?” diyorum. “O benim repliğimdi.” diyerek beni uyarıyor. Bu sefer “Biz ne değiliz?” diye soruyorum. “Biz değiliz.” diyor. “Peki, biz olmak için ne yapmalıyız?” “Ben olmamalıyız” diyor. “Ben olmazsam aşık olduğun öyküleri, şiirleri kim yazacak?” “Gerek kalmayacak. Amacına ulaşan her şey tükenmeye mahkumdur. Bana ulaşmak için yazdıklarına, sana ulaşmak istediğim için beğendiğim yazılarına gerek kalmayacak.” diyor. “Hani yazılarıma aşıktın, onları benden daha çok seviyordun?” “Yalan söyledim. Senin için yazdıklarının beğenilmesi önemli. Değer veriyorsun. Ben de seni etkilemek için öyle söyledim.” demedi. Sadece sustu. Biz olamayacağımızı fark etti. Üşüdüğü için hırkasını omzuna attı. Oysa hava serin değildi. Sözlerin soğutucu etkisinde kaldığını anlamıştım. Ay kayboldu, yıldızlar gitti, bulutlar dağıldı, köpek alkışı kesti. Sadece tahta kurdu gitmemişti. Oyunu çok beğendiği için değil, gideceği başka yer yoktu. Yaşam alanını işgal etmiştik. İşte o gün paldır küldür sustuğumuz, sigara üstüne sigara yaktığımız gece biterken “bizi” masada bırakıp ayrıldık. Unutmamıştık, sadece hatırlamak istemedik.

Dolunay Kadir YÖRDEN

kadiryorden34@hotmail.com

Dolunay Kadir YÖRDEN

Dolunay Kadir Yörden 02.05.1985 tarihinde dünyaya gelmiştir. Anne karnındaki hayatını sonlandırıp karanlık olan dünyaya doğduğunu dile getiren Yörden, düşünce yazıları ile Leyli Sanat’ta yer almaktadır. Kendisini “Gerisi benim içinde muamma. El yordamıyla, sorgulayarak, bazen en küçük ışığı güneş sanarak yolumu bulmaya çalışıyorum. Gerisi sadece arşiv.” cümleleri ile ifade eder.
Dolunay Kadir YÖRDEN

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir