“Hişt, pişt! Beni dinliyor musun? Sana sesleniyorum, neden cevap vermiyorsun? Ahh pardon unutmuşum, sen sadece dinlersin, duvarlar konuşmaz ki! Aslında sessizliğini seviyorum, fakat bir şey eksik… Ben konuşurken en azından onaylar gibi başını sallasan ne olur? Ne olur? Duyamıyorum. Deprem etkisi mi yaratır? Yaratsın! Hadi o zaman yıkılsın, insanlar tarafından kurgulanmış şehir!”

Bir şehirden öte yıkılması gereken o kadar çok şey vardı ki bilinçüstüm ile bilinçaltımın çatışmasının arasında kalarak enkaza dönüştüm. Bana emanet edilmiş ama bana ait olmayan bir mülkiyetin tüm sorumluluğu üstüme bindirilmişti. Ben bunu fark ettikçe, o yapı daha çok üstüme çöküyordu. Sürekli bir ikaz, devamlı bir uyarı… Tükürükle karışık sözden yapılmış sopa, durmadan beynime çalışıyordu. “Sınırlara çok takılıyormuşum, insanların sınırlarını zorluyormuşum, sınırım yokmuş…”

Bu mesele hayatım boyunca peşimi bırakmadı. Sınırları ilk fark ettiğim günü çok iyi hatırlıyordum. Bıyıklarım çıksın diye jilet kullandığım zamanlardı… Akşam haberlerinde spiker “sınırda operasyon öncesi hareketliliğin başladığını” söylüyordu. Babama dönüp “sınırlar niye var?” diye sordum. Haberleri pürdikkat takip ederek, hiç istifini bozmadan “Şimdi benim ağılımdaki koyunların etrafını çitle çevirmezsem, yandaki komşunun koyunları ile karışırsa işte o zaman bu koyun benimdi, şu koyun senindi kavgası çıkar. Kimse çit kullanmazsa ne olur?” cevabımı beklemeden, “Savaş çıkar!” diyerek mantıklı bir cevap verdiği düşüncesinin rahatlığı ile haberleri izlemeye devam etti. Çocukların merak duygusu gelişkindir. O gece uyumadan önce babamın anlattıklarını tekrar düşündüm. Koyunlarımız olmadığı için Allah’a şükrettim.

Bu durumun şükredilecek bir şey olmadığını zamanla anlayacaktım. Milli Güvenlik dersine gelen kurmay albay hocamız “sınırlar ve komşular” üzerine ders anlatırken, “Sınırlar neden var çocuklar?” diye sorunca, babamın çok mantıklı bulduğum sınır açıklamasını yapıp ardından “Aferin!” beklerken, hocamızın kulağımın altına attığı tokatla sarsıldım. Yüzü kıpkırmızı bir şekilde, “Ulan it! Sen kime koyun diyorsun? Sen bu ülkeyi dingonun ahırı mı sandın?” Siniri yatışmamıştı. Hızlıca masadan notlarını, çantasını alıp kapıya yöneldi. Kapı kolunu çevirirken, geri dönüp kıpkırmızı suratı ile bana dönüp “Sen tam bir ruh hatasısın, ruh hatasıııı” diye bağırıp çıktı. Sınıfta arkadaşlarım korku psikolojisinden çıkıp koro halinde bana “ruh hatası, ruh hatasıııı” diye gülerek tempo tutmaya başladılar. Ben neden dayak yediğim konusunda şoktan kurtulamamışken hocamın ruh hatası demesi ve arkadaşlarım için dalga konusu olmam gerçekten moralimi bozmuştu. Hem ruh hatası neydi? Bence hoca kelime hatası yapmıştı. Ruh hastası yerine ruh hatası demişti. Bir insana bir şeyi kırk defa dersen olurmuş ya hani. Arkadaşlarım bana koro halinde kırk defa ‘ruh hatası’ demiş olmalı ki bu kelime ömür boyu peşimi bırakmadı, sınırlarda.

O günden sonra babama hiçbir konu hakkında soru sormadım. Babam bir ‘ruh hatasıydı’ ve hatasının ceremesini ben çekmiştim. En azından kendimi keşfedene kadar öyle sanıyordum… Hayat bir astım nöbetiyse, üniversitenin ilk yılları da astım krizinin ardından deniz kokusuyla dolu derin bir nefes gibiydi benim için. Ne geçmiş sancısı ne gelecek kaygısı… Sınırsız bir yaşam coşkusu vardı içimde. Mutlak mutluluk olmadığı gibi zaman kavramı da kontrol edilemeyecek kadar kudretliydi. Üniversitenin son yıllarında ruhum kısa devre yapmış olacak ki yine error vermeye başladım. Yurdun yemeklerini ekseriyetle beğenmediğim için dolabımda konserve stoğum vardı. Hangi konserveyi yesem diye düşünürken kendi kendimi yediğimi fark ettim. Evet, evet ben bir konserveydim. İçim, dışım, biçimim, fikirlerim hiçbiri bana ait değildi. Bir fabrikasyon ürünüydüm ben. Üretim bandının üzerine doğmuşum, doğmuşuz! Hayat boyu, o bant üzerinde bizi istedikleri gibi şekillendirip donatmak için, onlar için varız yani. Onlar kim mi? Konserve fabrikasının hissedarları, sahipleri işte…

Sonuçta ben bir ruh hatasıydım. Bu teorimi her yerde dillendirerek toplumdan izolasyon sürecimi hızlandırıyordum. Bazı insanlar fikirlerimi orjinal bulup heyecanlı bakışlarla dinliyor, el sıkışıp “mutlaka tekrar görüşelim” diyerek ayrılıyorlardı. Fakat o ikinci görüşmelere hiç tanık olmadım. Bir gün kantinde yemek yerken sınıf arkadaşım elinde kağıt kalemle masama gelip ciddiyetini bozmadan: “Sana bir şey sorabilir miyim?” dedi. Sorabilirsin anlamında başımı salladım. “Senin uzmanlık alanın… İnsan konservesi yapacağım, bana tarifini verir misin?” 32 dişini sergileyerek attığı kahkaha günlerce kulaklarımda çınladı. İşin kötü yanı fikirlerimi mantıklı bulduğunu söyleyen birkaç kişi de kahkahalara masalarında eşlik ediyorlardı. Çoğu insan hayatının mimarının kendisi olduğunu düşünüyor. Bunun aksi yüzlerine vurulunca seni hayatlarından sınır dışı ediyorlardı. Sınırlar tehlikeli ve sorgulanmamalıydı.

Sınırlar, konserve, üretim bandı vs. işte bu sihirli sözcükler beni ruh hatası yapmıştı. Benimle konuşanların midesi bulanıyor, başları dönüyor, zehirleniyorlardı. Demek ki babamı bu yüzden imha etmişlerdi…

Babamla aynı kaderi paylaşmak istemiyor, artık insanlarla zorunlu olmadıkça sohbet etmiyordum. Kavramların, olayların ve insanların içinden onlara dokunmadan geçiyordum. Dilimin yürüdüğünü, gözlerimin kokladığını, ağzımın gördüğünü fark ettim. Bazen gün içinde kendimle karşılaşmıyordum. Bize bu özelliklerimizden bahsetmediler… Toplumdan koparak şifreleri kırmıştım.

Sonra…

Şimdi bembeyaz bir duvarın önündeyim. Beni sadece dinliyor. Ne söylersem emiyor. Sözlerimle veriyorum bu rengi. İstersem yeşil sözlerle boyarım, istersem kırmızı. Duvar nedir? Benim sözlerim ile senin inandıkların yıkılmasın diye aramıza çekilmiş sınır! Düşünsene o duvar yıkılsa, sana ait olmayan her şey altında kalsa… Ne olur? “Hişt,pişt! Beni dinliyor musun?”

Dolunay Kadir YÖRDEN

dky3477@gmail.com

Dolunay Kadir YÖRDEN

Dolunay Kadir Yörden 02.05.1985 tarihinde dünyaya gelmiştir. Anne karnındaki hayatını sonlandırıp karanlık olan dünyaya doğduğunu dile getiren Yörden, düşünce yazıları ile Leyli Sanat’ta yer almaktadır. Kendisini “Gerisi benim içinde muamma. El yordamıyla, sorgulayarak, bazen en küçük ışığı güneş sanarak yolumu bulmaya çalışıyorum. Gerisi sadece arşiv.” cümleleri ile ifade eder.
Dolunay Kadir YÖRDEN

Latest posts by Dolunay Kadir YÖRDEN (see all)

4 thoughts on “Ruh Hatası | Dolunay Kadir YÖRDEN

  1. Her insanın yaşamına dokunabilecek bi yazı okudum. Belki biraz düşündürecek belki pişmanlıkları hatırlatacak…

  2. Çok akıcı ve yazının anlatımı bir bütün olarak ortaya konulması çok hoşuma gitti. Adeta gözümde bir resim beliri verdi .kalemine sağlık dolunay abi 😊

  3. Baktığında, hepimiz hayatın kıyısından köşesinden dışlanmış insanlarız. Sanırım bu yüzden sanata yönelmemiz, düşüncelerimizi sözler yerine kelimelerle anlatmaya çalışmamız. 10 fikirden 1 tanesi farklı diye o fikre delilik denen bir sahnede varsın senin benim gibilerin rolü de ruh hastası olsun.

    Eline,emeğine sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up