Sarı Bisiklet | Tunahan ÇETİN

İnsan ağladığı için Tanrı’ya küser mi?

“Anne, babam neden konuşmuyor?” diye hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı daha on üçünde olan Serhad. Her damla gözyaşı güneşin kavurduğu toprağı ıslatırken, içinden hep bir şeyler eksiliyordu.

“Anne üşüyorum sarıl bana, babam hiç yataktan çıkmıyor, bana sarılmıyor. Yağmur yağıyor üşüyorum, anne sarılsana bana.”

Yağmuru çok severdi çünkü yağmur yağarken, o nefretle baktığı güneş olmazdı.

Yağmuru çok severdi çünkü üşümeyi ve annesinin bunu görüp ona sarılmasını çok isterdi.

Ne garip şeydir, gözyaşlarından yaptığın yağmurda ıslanmak.

Ne garip şeydir,  günahtan kararmış bulutlar altında üşümek, bir kucağa ihtiyaç duyduğun için…

İnsan kaybettiği on lira için Tanrı’ya küser mi?

Daha beş yaşındaydı, babası ilk parasını kazanmak için dışarıda kalan iki parça odunu taşımasını söylediği zaman.

Derme çatma gecekonduları ve kışın köyden gelen kestaneleri pişirdikleri yamalı sobaları vardı. Heyecanla aldığı ilk işini bitirmiş ve parasını almıştı. Paranın üstünde yazılar vardı. Daha okula gitmediği ve okuma yazma bilmediği için okuyamadı, her ne kadar o parlak zekâsını zorlayıp okumaya çalışsa bile. Koşar adım babasına gitti. “Baba burada ne yazıyor?”

“TEMİZ YÜREĞİNİ KORU, GÜZEL AHLAK TEK İLKEN OLSUN.”

Babası parayı ona verirken sımsıkı sarıldı. Sanki anlamıştı, bu son sarılıştı.

Sanki anlamıştı, bu son bakıştı.

Akşam olmuş babası çoktan uyumuştu. Dışarıda kasvetli bir hava vardı. Annesi yer yatağını kurdu. Sedirde uyuyakalan Serhad’ı yatağına taşıdı. Buğday tenini kapatan zeytin karası saçlarını toplayıp, yanağına bir buse kondurdu.

Sabah olmuş, güneşin ışıkları haince, camları kırarcasına odanın içine vuruyordu. Annesi çoktan uyanmış, evin önünü süpürmeye başlamıştı bile. Babası bu kadar uyumazdı, koşa koşa babasına gitti. Yünden yapılma, ağır yorganı üstünden zorla olsa da çekip aldı. Nefes nefese kalmıştı, babasını uyandırmaya çalıştı ama uyanmadı. Nefes de almıyordu, hem eskisi kadar sıcak da değildi elleri…

“Anne babam uyanmıyor!” diye çığlık çığlığa dışarı fırladı.

Haykırışlar, ağlamalar, feryatlar birbiri ardına minicik kulaklarında çınladı. Babası çoktan sonsuzluğa yol almıştı bile. Cenazesi mahalle dışında bulunan karanlık, sessiz bir mezarlığa defnedildi. Bu büyük bir yenilgiydi hayata karşı, bu tarifsiz bir acıydı küçücük ve sevgiyle dolu bir yürek için. Taziye bitmiş ve annesi ile birlikte eskiden onlara küçücük gelen, şimdi ise içinde kayboldukları bir tımarhaneye dönen evde tek başlarınaydılar. Su gibi akıp giden zaman durmuş, saatler ilerlememek için yelkovana ve akrebe tonlarca yük bindirmiş gibiydi. Uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerle, babasından kalan son hatıraya, on lirasına bakıyordu her dakika. Bir sabah uyandı telaşla, bütün evi tarumar etti ama parasını bulamadı. Dünyanın zalimliği, ona bir oyun daha oynamıştı.

En sevdiği yağmur ile birlikte gelen rüzgâr, babasından kalan son hatırasını alıp götürmüştü.

Kim bilir?

Belki bir sarhoşa meze parası olmuştur.

Kim bilir?

Belki de bir dilenciye çorba parası…

İnsan bir mezar taşı için Tanrı’ya küser mi?

Yağmurlar dinmiş, soğuktan kaskatı kesilen sıska bedenini hırpalamaya başlamıştı güneş. Sımsıkı sarılmıştı annesine. Portakal kokulu ellerine yüzünü yaslamıştı.

“Anne çok üşümüşsün, tenin neden bu kadar beyazlaşmış? Boynundaki izler nedir?”

Kan çanağına dönmüş minicik gözlerinin pınarlarını kurutmak istercesine ağlıyordu. Daha çok küçüktü. Ne Tanrı’ya isyanı bilirdi ne de Tanrı’ya bağlılığı. Tek öğrendiği; babasının günde beş defa suyla ellerini, ayaklarını ve yüzünü yıkayıp, adına seccade dediği temiz bir bez üstünde, görmediği ama hep yanında hissettiği Tanrı’ya teşekkür etmesiydi. Küçük ve soğuktan morarmış ellerini birleştirip, bulutlara doğru baktı. “Neden?” diye ağlamaya başladı. Tekrardan kendini toparlayıp “Anneme ve babama iyi bak lütfen.”

Omzuna bir elin ağırlığı çöktü ve ağırlığın etkisiyle bir an irkildi. Bu el fırça tutmaktan nasırlaşmış, yetiştirme yurdundaki sert mizaçlı ama içinde Serhad’ı evladı gibi sevmesine neden olan, kocaman bir kalbe sahip temizlikçinin eliydi.

“Serhad uyan, yine mi kaçıp geldin annenin mezarına?”

Annesi babasının yokluğunu kaldıramadı. Zifiri gecenin karanlığını yarıp gelen, babasının gidişine sevinir gibi parlayan güneş yine gülümsercesine doğmuştu. Annesini yatakta bulamayınca bahçeye çıktı. Annesi daha Serhad doğmamışken, babası ile birlikte ektikleri ağacın dalına asmıştı kendisini. Babasının yokluğuna bile daha alışamadan bu sefer de annesi terk etmişti onu. Aileden kimse onu kabul etmedi ve evlerine yakın bir yetiştirme yurduna verildi. Buraya bir türlü ayak uyduramadı geceleri kaçıp annesinin ve babasının mezarına gelirdi. Saatlerce mezar taşları ile konuşur, kendi yarattığı hayali dünyasında yaşardı…

Daha beş yaşındayken babasını kaybeden, bu acıya dayanamayıp intihar eden annesine doya doya sarılamayan ve daha bir sarı bisiklet sahibi olmadan sırtına, koca koca adamların bile çekemeyeceği bir yük bindirilen bir çocuk Tanrı’ya küser mi?

Tunahan ÇETİN

tunactn0@gmail.com

5 thoughts to “Sarı Bisiklet | Tunahan ÇETİN”

  1. Kalemin konuştu biz sustuk Tunahan. Akış, aktarın tarzı ve içerik müthiş. Kalemin dert görmesin. 👏👏👏

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir