Tat’lı Şeyler | İdil AVAN

“Anne, benim adımı kim koydu?”

“Ben koydum kızım.”

“Peki ya neden bu ismi koydun?”

“Çünkü sen benim Öz’ümsün.”

Özüm 7 yaşında, bir içim su, küçük bir kız çocuğuydu. Annesinin her daim ördüğü sarı saçlarını dağınık kullanmayı severdi. Yüzündeki çillerin dağınıklığına saçlarını da uyduruyordu kendince ve yine dağınık bir gülümsemeyle taçlandırıyordu bu uyumlu asimetriyi. Büyük kahverengi gözlerinin çevrelediği gür kirpiklerle birlikte gözleri kahve çekirdeğini andırıyordu. Tüm çocukların sahip olduğu gibi küçük hokka bir burnu ve yuvarlak pembe dudakları vardı. Özüm’ün en yakın arkadaşı ise Üzüm’dü. Üzüm, annesinin ona çok küçükken aldığı yeşil bir ayıcıktı. Küçük kız hem üzümü çok sevdiği için hem ayıcığı üzüme benzettiği için hem de en yakın arkadaşının isminin kendi ismiyle uyumlu olmasını istediği için ona bu ismi vermişti. Edi ile Büdü, Özüm ile Üzüm.

Özüm her gece Üzüm’ü küçük göğsünün arasına sıkıştırır ve hep onunla uyurdu. Annesi ona ne kadar farklı oyuncak alırsa alsın, küçük kız yeşil ayıcığından başkasına bakmazdı ve sadece uyumakla kalmaz; tüm evcilik oyunlarında ve çay partilerinde Üzüm’ü başköşeye koyardı. Ayıların bal yediğini izlediği çizgi filmlerden öğrenmişti, bu nedenle çay partilerinde Üzüm’ün fincanının dibine bir kaşık bal koymayı da asla unutmazdı. Sanki onu yiyebilirmiş gibi… Annesi kızmasın diye her seferinde fincanın dibindeki balı kendisi yerdi ama ne de olsa Özüm, Üzüm; Üzüm de Özüm’dü. Edi ile Büdü gibi. Kimin yediğinin pek de önemi yoktu ona göre.

Bir gün Özüm, evin içinde koşuştururken Üzüm’ün göbeği mutfak kapısının kirişinden çıkan çiviye takıldı ve boylu boyunca yırtıldı. Özüm o kadar çok ağladı ki, annesinin işten geldikten sonra yaptığı ilk iş, Üzüm’ün yırtılmış göbeğini dikmek oldu.

Özüm artık Üzüm zarar gördüğü için onunla daha çok ilgileniyor, daha çok oynuyordu.Aklınca onun yarasını iyileştirmeye çalışıyordu ama oynadıkça onu yıprattığının farkında değildi. Yine Özüm’ün çay partisi yapacağı bir gün, küçük kız ayıcığı elindeyken, diğer oyuncaklarını içine koyduğu sandıktan çıkarıyordu ki Üzüm’ün ayağı oyuncak sandığının kilidine takıldı. Özüm onu kurtarmaya çalışırken küçük vücudundan topladığı tüm güçle ayıcığına asıldı ve sonuç, kopuk bir bacak oldu. Üzüm’ün bacağı oyuncak sandığının kilidinden sarkıyordu ve gövdesinde, bacağının olması gereken kısımdan pamuklar çıkıyordu. Özüm bunu görünce ağlamaya başladı ama cumartesi sabahıydı ve annesiyle babası halen uyuyordu. Onları uyandırmak istemeyen küçük kız, babasının çalışma odasına gizlice girdi -normalde buraya girmesi yasaktı- ve zımba dedikleri aleti eline aldı. Babasını çalışırken kapı aralığından izlediği günlerin birinde, zımbanın nasıl kullanıldığını görmüştü ancak hiç denememişti. Ama kullanmalıydı, Üzüm için bunu yapmalıydı. Yaklaşık on beş dakikalık bir operasyonun içindeki yirmi zımba teli, Üzüm’ün bacağının gövdesine bağlanmasına anca yetti.

Artık uyurken Üzüm’ün göbeğindeki iplikler Özüm’ün yüzünü kaşındırıyordu ve bacağındaki zımbalar da hassas tenine batıp onu acıtıyordu. Ama Özüm, Üzüm’e çok alışmıştı. Daha önce hiçbir oyuncakla bu kadar yakın olmayı denememişti ki. Nasıl birden Üzüm’den vazgeçecekti?

Rahatsız bir uykudan uyandığı günün sabahı, Özüm, Üzüm’ün bir gözünün yerinde olmadığını fark etti. Yatağında ve odasının her yerinde Üzüm’ün gözünü aradı, bulamadı. Yine üzüldü ancak bu sefer ağlamadan, okul formasından düşen siyah düğmeyi yapıştırıcıyla boş göz yuvasının olduğu yere yapıştırdı.

Üzüm artık çok farklıydı. Kendisiyle yaptığı son çay partisi olduğunu bilmeden, yine Üzüm’ün fincanının dibine bal koyduğu günün birinde, çayını içmek için karşısına oturup onu incelemeye başladığında anlamıştı bunu Özüm. Yıprandığı için eskisi kadar canlı bir renge sahip değildi. Yırtılan göbeğinden ve kopan bacağından çıkmış olan pamuklar, dolgusunu azalttığından artık pofuduk da değildi. İki iri mavi gözün olduğu yerlerin birinde şu an, diğer gözüne oranla bir hayli küçük siyah bir düğme vardı. Özüm onu iyileştirmek için her şeyi denemişti ama olanlar onun suçu değildi ne de olsa. Ne kapının çivisi onun yüzünden çıkmıştı ne de sandığın kilidi onun yüzünden açılmıştı. Hem Üzüm’ün başına gelen bu kötü olayların her birinde, Özüm bir hayli üzülmüştü ancak yapabileceği şeyler tükendikçe hüznü çaresizliğe dönmüştü ve artık ayıcığından vazgeçme vaktinin geldiğini anlamıştı. Yapabileceği şeyleri yapmıştı, bundan sonrası Üzüm’ü daha fazla değiştirmekten başka bir şey olmayacaktı. Özüm, onun “Üzüm” olarak kalmasını istiyordu. Bu yüzden ona kocaman sarıldı ve başına bir öpücük kondurduktan sonra onu oyuncak sandığının dibine koydu. Üzüm’ün fincanının dibinde kalmış olan balı son kez sıyırarak yedi ve derin bir nefes alarak annesinin aldığı diğer oyuncaklara baktı.

“Özüm, ne yapıyorsun?”

“Çay partisi yapıyorum anne, katılmak ister misin?”

“Tabii isterim ama Üzüm nerede? O hep en başta otururdu.”

“Üzüm’ün uzun bir uykuya yatması gerekti anneciğim. Hem onunla olduğum sürece diğer oyuncaklarımı fark etmemişim bile, Üzüm böyle olmasını istemezdi!”

Derin bir nefes aldı ve sözüne devam etti:

“… bir sürü arkadaşım olsun ve mutlu olayım isterdi.”

Annesi gülümsedi ve Özüm’ün başını okşadı.

“Seni yeni arkadaşımla tanıştırayım anne, Balım.”

Özüm, annesinin elinden tutarak önceden Üzüm’ün sandalyesi olan kırmızı sandalyede oturan turuncu ayıyı işaret etti.

“Peki ya neden adını Balım koydun?”

Özüm gülümsedi ve cevap verdi:

“Çünkü o benim Bal’ım.”

İdil AVAN

katypattra@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir