Son zamanlarda izlediklerimi düşünerek hafızamı yokladım. Çok çok beğenerek izlediğim filmleri eleştirmekte gerçekten zorlanıyorum. Sanki o yapımın içinde ben de yer almışçasına filmi koruyor, kötü eleştirileri geri püskürtüyorum. Ama size Üç Renk serisini sunmaktan büyük keyif alacağım. Film üzerine derin derin incelemeler yapmayacağım, bundan sonraki yazılarımda da böyle olacağından emin olabilirsiniz. Maksadım, size sinema tarihinde farklı ve esaslı yeri olan filmleri tanıtabilmek. Hadi başlayalım.

Üç Renk serisini oluşturan filmler, sırasıyla, Mavi, Beyaz ve Kırmızı. İnternetten de çok rahat araştırıp okuyabileceğiniz bir bilgi olarak Fransa’nın bayrağındaki üç rengi temsil ettiğini söylemek gerek. Bu renkler de özgürlük, eşitlik ve kardeşlik anlamlarına geliyor. Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin 1993 ve 1994 yıllarında sunduğu bu filmlerin en büyük özelliği, sıradan hayatları olduğunu kabul edebileceğimiz insanların kendilerini var edebilme çabalarının resmedilmesidir. Mavi’de kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeden bir kadının yaşamı, Beyaz’da kendi cinsel iktidarsızlığı yüzünden karısının dava açtığı gurbetçi bir adamın ters köşe eden hikâyesi, Kırmızı’da ise sakız reklamı için fotoğraflanan bir mankenin bir yargıçla olan ilginç ilişkisi anlatılır.

Filmlere biraz daha yaklaşmak gerekirse, Mavi, bizlere özgürlükten bahseder. Peki nasıl bir özgürlüktür bu? Kocasını ve beş yaşındaki kızını yağmurlu bir günde kaza sonucu kaybeden bir kadının özgürlüğünü hangi durum sağlayabilir? Kendi içimizden özgürlüğü, çok paramız olması, ailemizden ayrı yaşamamız, istediklerimizi yapabilmemiz olarak tanımlasak da Julie karakterinin böyle şeylere hiç ihtiyacı yok. Kocaman mirasını, devasa bir evi bırakıp sade bir yaşam hedefleyen Julie, hiçbir şey yapmamayı, yaşamının hareketini durdurmayı özgürlük kabul eder. Acısı öyle çoktur ki, bunu çevresine duyurmak, bağırıp çağırmak yerine susmayı, tepkisiz kalmayı, bir şeylere karşı olmamayı tercih eder. Kendi canını acıtmaya devam ederek acılarından kopmamaya çalışır. İçinde yaşar ve özgür olur. Toplumun dayattığı tüm normlara inat özgürlüğü başka bir şekilde yorumlar. Film öyle şiirsel bir dile sahiptir ki, kullanılan müzikler sizi mest eder. Her karesine ayrı ayrı çalışıldığını, bu şiirsel dili görüntülere de yansıttığını çok iyi anlarsınız Kieslowski’nin.

Serinin ikinci filmi Beyaz, eşitliğin temsilini konuşur. Eşitliği nasıl tanımlarız? Birinin diğerinden daha üstün olduğunu reddederek toplumsal veya bireysel koşulda eşitliği sağlamış oluruz. Bu filmde ırk, cinsel kimlik, mezhep gibi genel ve büyük toplumsal meselelere girmemiş Kieslowski. Sıradan, günlük hayatta oldukça karşılaşabileceğiniz kadın-erkek ilişkisini mercek altına almış yönetmen. İktidarsız olan ve Polonya’dan gelip Fransa’da vasıfsız, beş parasız bir şekilde yaşamını sürdüren bir adamın karısından boşanma hikayesidir. Karısını beyaz gelinlik içerisinde filmde çok kere görürüz, film ilk dakikalarında size yine bir kadın hikayesi izleyeceğiniz hissini verir fakat kamera Karol karakteriyle ilerlemeye devam ettikçe bu adama bir şeyler olacağına inanırsınız. Öyle de olur, tren istasyonunda tanıdığı adam sayesinde ülkesine geri döner ve asla yapmaz diyebileceğiniz işlere bulaşır. Zengin ve güçlü bir şekilde karısının karşısına çıkar. Detay vermeden de söyleyebilirim ki iktidarı gerçekten kazanır. Bu filmde lirizmden biraz daha uzaklaştığını söyleyebiliriz yönetmenin, çünkü anlattığı konu itibariyle biraz daha sert bir atmosfere ihtiyacı var. Bunu filmin içindeki dinamiklerle de kolaylıkla görebilirsiniz.

Kırmızı, serinin son filmi olmakla beraber bu üçlemeyi birbirine bağlayan, aynı zamanda düğümü çözen nitelikte bir yapım. Valentine karakteri, öğrencilik hayatını devam ettiren, Paris’in göbeğinde yaşayan ve mankenlikle de parasını kazanan genç bir kadın. Sadece telefondaki sesiyle bildiğimiz sevgilisinin oldukça baskın bir karakter olduğunu görebiliyoruz, Valentine’in büyük zaafı var sevgilisine karşı. Bu kıskacın içine sıkışan karakter, Rita adlı bir köpeğe çarptıktan sonra sahibine ulaşır ve film başka bir şekle bürünür. Emekli bir yargıç olan köpeğin sahibi, tüm gününü komşularını dinleyerek geçirir. Bunlara şahit olan Valentine ise her ne kadar kızsa da adamı kendi haline bırakır. Sonuç olarak aralarındaki iletişim bir şekilde kopmaz ve daha güçlü hale gelir. Adını koyamadıkları bu ilişki, seyirciye yanlış zaman, yanlış mekân mesajını verir.

Üç film sizi öyle bir yerde kesiştiriyor ki kader ya da tesadüf, adına ne derseniz deyin, tüm karakterler kaza yapan geminin sağ kalan yolcuları arasında yer alıyor. Gündelik hayatlarını sürdüren karakterler yaşadıkları kırılma noktalarıyla hayatlarına yeniden yön vermişken, bir gemiye binip gitmişken, yaşadıkları büyük kazayla, sağ kalanlar olarak yaşamlarının yeni bir noktasına erişmiş oluyorlar. Kieslowski öyle bir yönetmen ki, tüm bu sakin anlatım içerisinde kullandığı tempolu ya da sakin müziklerle, yakın ve takip çekimleriyle, güzel kadın oyuncularıyla, şiirsel anlatımıyla, kısacası her saniyesinde sizlere farklı bir sinematik deneyim yaşatıyor. Yaşlı teyzenin geri dönüşüm kutusuna atmaya çalıştığı cam nesneye olan üç farklı bakışı başka bir yönetmen nasıl aktarabilirdi bilmiyorum. Tek bildiğim bu seri, siz sinemaseverleri büyük duygu yoğunluğuna sevk edecek, bırakmış olduğu alt metinlerle felsefi ve politik sorgulamalarınızı arttıracak ve şiir dili, bir sinema pratiğinde nasıl kullanılır bunu göstermiş olacak. Serinin ilk filmi Mavi’den bir replikle noktalayalım:

“Artık yapmam gereken tek bir şey olduğunu anladım: hiçbir şey…
Ne mal mülk, ne hatıralar, ne arkadaşlık, ne aşk ne de bir bağ istiyorum. Bunların hepsi birer tuzak.”

Ufuk KADIZ

ufukadiz@gmail.com

Ufuk KADIZ

Ufuk Kadız 1995, Kartal doğumlu. Lisenin son yılına kadar öğretmenlik diye tuttururken kararından vazgeçip Kadir Has Üniversitesi Radyo, TV ve Sinema bölümüne tam burslu olarak girdi. Mezun olmasına yakın Leyli Sanat'ı kurdu ve çalışmalarını tüm hızıyla sürdürüyor. Öte yandan mezun olduktan sonra Halk Eğitim'de Kısa Film Yapımı kursları verdi, çalışma hayatında sinema ve eğitimi birleştirmek ve Leyli Sanat'ı fiziki bir yere dönüştürmek en büyük iki hayali.
Ufuk KADIZ

3 thoughts on “Üç Renk: Şiir Gibi Sinema Pratiği | Ufuk KADIZ

    1. Yeni okuyabildim yazını. Daha öncede okumuştum. İlk okumadan sonra diyebilirim ki aynı keyfi ve heyecanı aldım. Yorumlamaların kayda değerdi gerçekten. Tebrikler 🌼💜

  1. Kalemine yüreğine saglik . Izlemedim ama şimdi izlemeye hevesliyim👍👍👍👍

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up