WE DIE YOUNG | Anıl AKSOY

Oldukça depresif olduğum bir Seyrek gecesinde her gece olduğu gibi yine akşam yemeğinden sonra küçük bir yürüyüş yaptım. Yazlık arkadaşlarıyla en fazla iki buçuk saat süren geyik muhabbetinden sonra bir yetmişlik şarap, bir paket sigara ve oldukça depresif parçalardan oluşan müzik listemle baş başa kalabilmiştik. Artık belirli zamanlarda yalnızlığımı giderebildiğim bir ritüel haline gelen bu olay; yeri geldiğinde beni büyük acılara sürükler, yeri geldiğinde hiç kimseden ve hiçbir şeyden alamadığım mutluluğu yaşatırdı bana. Müzik listesi, sigara ve ortalama iki saatte biten bir şarabın verdiği mutluluktan ne olur demeyin. Tanju Okan’ın da dediği gibi:

 “Benim en iyi dostum; içkim, sigaram.”

Eylül zamanı sadece bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda menopoza girmiş ve andropoz evresinin doruğundaki yaşlı insanlardan başka kimse olmaz burada. Zaten hiçbir zaman kalabalığı sevmemişimdir, Kadıköy sahilindeki kalabalığın içinde yaşadığım yalnızlık haricinde. O gece şarabın verdiği berbat görüş becerisiyle karanlık denizin üzerindeki dalgaları seçmeye çalışırken, eylül lodosunun sıcak esintisi tenimi henüz patlamasına bir asır kala sıcaklığını etrafına hissettiren bir yanardağ gibi garip bir aurayla kaplamıştı. O his ile kafamı yıpranmış banka koydum. Ne kadar uyudum bilmiyorum ama uyandığımda gökyüzü griydi. Geceki lodos yerini serin bir esintiye bırakmıştı ve gri olan sadece gökyüzü değildi. Deniz, değişik renklerde olduğunu hatırladığım evler ve ağaçlar, lanet olası arabaların bile gri olmasından bahsediyorum. Bunu bütün gece bankta iki büklüm uyumama ve lodosa maruz kalmama verdim. Banktan elli metre ötedeki evime doğru giderken sanki yürümüyormuşum da ayaklarım yerden beş santim havada süzülüyormuşum gibi hissettim. Eve geldim, kapıyı çaldım. Saatimi kontrol ettim, dokuzu on geçiyordu. Babaannem normalde bu saatte uyanık olurdu ama kapıyı çalmama rağmen açmamıştı. Gerçi bütün gece eve gelmediğim için sokak sokak beni aramamış olması ya da evden çıktıysa beni bankta uyurken görmeyip de beni uyandırıp azarlamaması olanaksızdı. Israrla kapıyı çalmama rağmen açmıyordu. Bu saatte kardeşine de gitmezdi. Yetmiş dokuz yaşında olmasına rağmen uykusu da hafiftir babaannemin fakat sadece o değil, kapı çalışıma şimdiye etraftaki tüm komşular çıkarlardı kapıya. Ama dalga seslerini bile duyamıyordum ve gözümdeki gri perde hala kalkmamıştı. Verandadaki sandalyelerden birine oturdum. Bir sigara yaktım, çakmağımdan çıkan alevler bile griydi. Sigaramı bitirdikten sonra evin yanındaki yokuştan aşağı babaannemin kardeşine doğru yürümeye başladım. Yokuşun biraz altında yola bakan taraftaki blokta D-6 numaralı dairenin kapısının açık olduğunu gördüm. En son o evin kapısını açık gördüğümde daha on yaşındaydım.

“Uzun zaman sonra bir yazlıklarının olduğunu hatırladılar demek ki.” diye geçirdim içimden.

Yokuşun bitiminden sola doğru dönecekken orada hiç duymadığım bir ses tonuyla birinin bana seslendiğini duydum;

“Bakar mısın? Hişşşt kısa saçlı!”

İçimden “Kim ulan bu sabah sabah!” diye geçirirken sesin geldiği yöne doğru döndüm. D-6’nın balkonundan geliyordu ses. Yokuştan biraz çıktıktan sonra sesin sahibini görebildim. Eğer tüm yaz tatillerinizi tanrının siktir ettiği bir yerde geçirdiyseniz sizinle beraber o siktir edilmişliği yaşayan insanları tanırsınız ama onu tanımıyordum. O ana kadar gördüğüm tüm ağaçlar, evler, arabalar hatta evlerin balkonlarındaki saksılar gibi o da gri bir tene sahipti ve gri askılı bir bluz giyiyordu. Ama saçları…

Saçlarının rengini gecenin zifiri karanlığında bile seçebilirdim. Saçları damarlarımda akan kandan daha kırmızıydı ve her şeyin gri olduğu bir ortamda inanılmaz parlak görünüyordu.

Eve çıktım, “Sigaran var mı?” dedi elli yıllık tiryakiymişçesine bir ses tonuyla:

“Biraz önce markete indim, kapalıydı ve ben sigarasızlıktan öleceğim!”

Cebimden yarı dolu sigara paketini çıkarıp içinden üç dal alıp ona uzattım. Hiçbir şey demeden başımla selam verdim. Yola adım attığım anda yine seslendi arkamdan:

“Bekle! Kahve yapmıştım bana eşlik etmek ister misin?”

Tereddütle ve içimi kaplayan garip bir huzurla kabul ettim. Balkon masasına geçtik. Onca senedir kullanılmadığından artık masanın rengi koyu griye dönmüştü. İçeri gitti ve bir süre sonra dumanı tüten iki fincanla geri geldi. Kahveleri getirirken hafiften elleri titriyordu ve biraz yere dökmüştü. Servisi yaptıktan sonra oturdu ve karşılıklı sigaralarımızı yaktık.

“Adın ne?” dedi dumanı tüten kahveden büyük bir yudum alarak.

“Söylemeden önce şuna cevap ver lütfen, seni daha önce görmemiştim burada? Daha doğrusu bu evi açık görmeyeli en az on yıl olmuştur.”

“Eski sahiplerini tanırdım, iyi insanlardı, geçen sene öldüler. İnsanların öldüklerini gördükçe üzülüyorum.”

“Çok mu ölüm gördün?”

“Tatlım, emin ol en berbat soykırımlardan daha fazla.”

“Bol şans.” dedim kahvemden bir yudum alırken.

“Sen de benim gibi her şeyi gri görüyor musun? Saçların haricinde.”

Gülümsedi ve sigarasından bir nefes aldı:

“Ben renk nedir bilmem.” dedi, “Sen de buna alışsan iyi olur. Uzun bir süre renkleri göremeyebilirsin.”

“Herkes nerede? Genelde bu saatte alt kattaki Ahmet Amca çiçeklerini sulardı, o bile ortalarda yok.”

“Çok kötü. Hala durumun farkında değilsin.”

“Ne durumu?”

“Daha zaman var tatlım, öğreneceksin, fazla meraklanma. Biraz daha geç öğrenmen senin yararına. Kahveni tazelememi ister misin?”

“Evet, iyi olur.”

“Ne kadar sigaran kaldı?”

“Biraz daha var, birkaç saat daha idare ederiz.”

İçeriye gitti. Isıtıcının düğmesine bastığını duydum.

“Öncekine göre şekeri daha az atar mısın? Şekeri bırakmaya çalışıyorum.” dedim, ses gelmedi. Otuz metre ilerideki bloklar yüzünden balkondan sadece dağlar görünüyordu. Dağlara baktım. Eve ilk girdiğimde hissettiğim huzurdan eser yoktu. Ne huzur ne de kaygı hissettim o gelene kadar. Rüzgâr yoktu ama hava serindi. Isıtıcından suların fokurdaması duyulurken radyoyu açtı.

Orada yerel radyo çekerdi ve yerel radyoda Bob Dylan çalması ciddi manada ilahi bir mucizeydi. Bir sigara yaktım ve telefonuma baktım, halen şebeke yoktu. Kahvelerle birlikte geldi, bu sefer elleri titremiyordu. Yerine oturdu ve paketten bir sigara çıkardı. Dağlara bakarak düşünceler içinde kahvesine dokunmadan bir süre öylece sigarasını içti. Fonda çalan müzik durunca konuştum:

“İsmini söylemedin bana?”

“İnan gerek yok, birazdan anlarsın, zaman yaklaşıyor.”

“Ne zamanı?”

“Göreceksin.”

Sigarasını bitirdi. “Hemen geliyorum.” diyerek içeri gitti. Garip bir merak duygusu içimi kaplarken olanlara anlam vermeye çalıştım. Kafam almıyordu. Bütün insanlar neredeydi? Neden gizemli davranıyordu ve en önemlisi kimdi bu kız? Bu sorular kafamı bir süre meşgul ettikten sonra geldi üstünde beyaz bir elbiseyle, her şeyin gri olmasına inat.

“Hadi.” dedi, “Gidiyoruz, vakit geldi.”

“Nereye gidiyoruz amına koyayım?”

Elini uzattı:

“Takip et beni.”

Elimi tuttu ve o önde ben arkada çatı katına giden merdivenlerden çıktık. Çatı katı tek bir odadan oluşmaktaydı. Oldukça sadeydi ve burası da siyah beyazdı.

Yan daire ile ortak olan duvarda yarı metal bir kapı vardı.

“Kapıyı aç ve gir içeri.” dedi. “Vakit geldi.”

“Bak, ben pek akıllı bir adam sayılmam. Açık konuşursan çok sevinirim, ne var o kapının ardında?”

“Girdiğinde görürsün.”

Biraz sinirli bir şekilde içimden küfrederek kapıya yöneldim. Kapının soğuk demirlerinden tuttum ve ileri doğru ittim. Bir ışık huzmesi tüm odayı kapladı. İçeriye doğru bir adım attım. Yavaş ritimli ve çok ince bir ses vardı. Odaya tamamen girdiğimde ışık soldu.

Soğuk beyaz fayans kaplı bir odadaydım. Önümde yeşil örtülü bir masa ve masanın üzerinde yatan göğsü hızlı hızlı inip kalkan birini gördüm. Masadaki adamın üstünde büyük bir lamba vardı. Etrafta yine yeşil üniformalı kafaları değişik renk bandanalı insanların koşuşturmasını gördüm. Bir ameliyathanedeydim. Kafamı yana çevirdiğimde kapının metal kısımlarından yansıyan görüntüm dikkatimi çekti. Siyah bir takım elbise vardı üzerimde. Kravattan ayakkabılara kadar. O hemen arkamdaydı. Olanlara bir anlam vermeye çalışırken masaya baktım. Masanın üstündeki bendim. Yüzümden oksijen maskesini çıkardılar. Göz kapaklarım hafif açıktı. Boğazımdan içeri ince bir hortum soktular. Kollarımdaki damar yollarından sürekli bir şeyler enjekte ediyorlardı. Arkamı döndüm. Tüm asaletiyle arkamda duvara yaslanmış şekilde duruyordu. Kızıl saçları yüzünün sağ tarafını kapatmıştı.

“Kimsin sen?” dedim şaşkın ve korkarak.

“Hiç kimseyim. İsminin ya da kim olduğumun bir önemi yok. Görevim seni buraya getirmekti. Ben de getirdim.”

“Ölüyor muyum?”

“Ölmek üzeresin. Ama bu sana bağlı. İstersen seni yukarı çıkarabilir sonsuza kadar seninle olabilirim ya da burada kalır benim tekrar gelmemi beklersin, seçim senin.”

Tekrar ameliyat masasına döndüm. Kendime baktım, çaresizliğime. Bu zamana kadar yaptıklarımı düşündüm, yapamadıklarımı ve yapmak istediklerimi. Pes edebilirdim o an, her şeyi ve herkesi bırakıp ebediyete gidebilirdim onunla, o an şunlar geçti kafamdan:

“Bu zamana kadar hiçbir şeyden pes etmedin. Böyle bir durumda pes etmek sana yakışır mı?”

Çaresiz bedenime baktım. Göğsümün inip kalkmasına, yarı açık kaymış gözlerime, kalp atış ritmime. Ona döndüm:

“Beni biraz daha beklemen gerekecek. Böyle bir aforoza daha hazır değilim. Seni kim görevlendirdi ise selamlarımı ilet ona. Ama bir süre daha bekle beni, er ya da geç birer kahve daha içeriz.”

Beyaz fayans kaplı odadan çıktım. Uzun soğuk koridorda yavaştan yürürken iç cebimde dolu bir sigara paketinin olduğunu fark ettim. Gülümsedim, bir sigara yaktım ve ağzımda sigara mırıldandım:

 “And we die young!”

Koridorun çıkıp kapısına geldiğimde arkamı döndüm. Duvara dayanmış ve ellerini göğsünde birleştirmiş bana bakıyordu. Gülümsedim, başımla hoşça kal dercesine selam verdim ve kapıdan çıktım. Çıkar çıkmaz yine gözlerimi kamaştıran bir ışık huzmesi kapladı her yeri. Ardından sonsuz bir karanlık.

Gözlerimi açmaya çalışırken tanıdık bir ses duydum yanı başımda;

“Oğlum. Aç gözlerini bak ben geldim.”

Gözlerimi zar zor açabildim. Karanlık bir odadaydım. Üzerimde beyaz bir pike vardı ve çıplaktım. Yüzümde oksijen maskesi ve sağ elimde bir sıcaklık. Kollarımı kaldırmaya mecalim yoktu. Sağıma baktım, annem elimi tutuyordu. O an düşündüm o teklif bir daha ne zaman tekrar gelebilirdi ve o huzuru burada da bulabilir miyim diye.

“Nasılsın oğlum? Ağrın var mı? İyi misin?” dedi, hafif ağlamaklı bir ses tonuyla.

Gülümsedim anneme. İçimi garip bir hüzün kapladı.

“İyiyim anne” diyebildim sadece.

Göz kapaklarım ağırlaştı, kafam düşmek üzereydi, zorlukla tutabiliyordum.

Gözlerimi kapadım ve tanıdık bir ses duydum.

“Hanımefendi hastayı daha fazla yormayalım.”

Annem elime bir öpücük kondurdu:

“Dışarıda seni bekliyoruz oğlum, buradayız merak etme.” dedi.

Cevap veremedim. Gözlerimi açmaya çalıştım ama onu da başaramadım. Başımı “tamam” manasında sallayabildim sadece. Tanıdık sesin sahibi yanıma geldi:

“Zor bir ameliyattan çıktınız. Şu an yoğun bakımdasınız ve bir gece burada kalacaksınız.”

Gözlerimi güçlükle açabildim. Oda karanlıktı ama karanlıkta saç rengini seçebildim. Damarlarımda akan kandan daha kırmızıydı ve daha önce bu kadar parlak bir kırmızı görmemiştim.

Anıl AKSOY

anil_aksoy_41@hotmail.com

3 thoughts to “WE DIE YOUNG | Anıl AKSOY”

  1. Grilerin aşkına…
    Bu yazıyı sabahın 6sında uyuyup akşam üzeri saat 5’te yataktan uyanan bir insanın kahvesi eşliğinde okuyabileceği nadir yazılardan.
    İlk okuyusumda kahvem yoktu ama şimdi kahvemi alıp bir daha okuyacağım.Çoğu satırlar biraz sizi duraksatıp düşündürecektir. Çok bir şey demeye gerek yok sanırsam emeğine ve kalemine sağlık..

  2. Akış iyi, diyalog aktarımı iyi, geçişler iyi. Tadı yerinde işte. Al kahveni oku.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir