Bir nevi aciz durumdayız, yenilmişliğimizi zafer diye sunarken taç yoktu başımızda ama inandırdık. Kaybettiğimizi sandığımız her şey tekrar dikilince karşımıza B planımız yoktu. Biz bir yola çıkacaktık ve dönmeyecektik geriye. Bütün sual buydu bizi götürmek istemeyen geçmişe. Tek tek yaktık üstümüzde ne varsa; bedenimiz hariç, zaten onu içerisinde yakan daha şiddetli ızdırapları, görkemli fikirlerle soslanmış ideaları vardı. Heybeye doldurmaya ne gerek vardı ki unutulması gerekeni? Gönül kapılarımıza dayananları püskürtmedik mi? Bağımsızlığına göz koyanlara direnmedik mi? Şimdi bu telaş niye?

“Ayakkabımızın bağcıklarını sıkı bağlamalıyız.” diyordu. Yolumuz uzun, tutsak, çaresiz ve karanlık tıpkı senin gözlerin gibi… Senin gözlerin aydınlanmaz mı? Trenin tünele girdiğindeki karanlıktan daha koyu, daha karamsar bu gözlerle hiçbir zaman aydınlığı göremezsin. Gözlerini sen yaratmadın mı? Bu saçmalık… Senin yaşantın gibi, her şey senin tercihin, kimseye suç atma! Bu gözleri sen yarattın. Yoksulluğun da acizliğin de sebebi sensin? Bu yüzden bu yola seninle, senin gibilerle çıkıyorum. Aranızda biriniz çıkıp bana söylesin, desin ki “Ben rahatımı bırakıp sadece heyecan için bu maceraya giriyorum.” Sonunda ölümün baki olduğu bir serüvene sırf macera için çıkacak kadar psikopat olanınız var mı?

“Keskin olan çabuk kırılır.” diyordu. Büyük söylevler, yüksek bir yer arayıp üstüne çıkarak ajitatif sözler ve “en önde koşmak gerekiyor” diyerek masa başını tutmak, büyülemek herkesi. Sonuç? Bir sahil kasabasında erken emeklilik hayatı yaşamak istiyorum. Sadece huzur… Mümkün mü? Ağzından böğrüne doğru inen o keskin bıçak acı vermeden huzur verir mi? Af çıkar mı sana? Hesap sormazlar mı? Her zaman korkacaksın. Çatıdan uzanan buzun sarkacından, inşaat halindeki binanın iskelesinden ve her yerde kendini asacak kadar kızgınken, huzuru yokluğunda bulacaksın. Artık sana bu dünyada gökyüzü yok. Sırf bu yüzden bu yola çıktın. Dönemezsin, eskiye ait hiçbir şeyi göremezsin.

“Ben olmazsam olmaz” diyen, “kaybettin” diyordu. Ne zaman ki dağ, uçuruma bakıp “benden büyüğü yok” dediği anda sular altında kalıp geleceğin antik kenti olduysa “Ben en büyüğüm” diyen er geç tarihin köhne yerinde tozlanacaktır. Düşmanınla aynı resim karesinde bulunmadan büyük olamazsın, satranç gibi onun hamlesine hamleyle değil, senin hamleni ona düşündürdükçe büyürsün ama en büyüğüm dersen… Şah-mat. Dünyada değişmeyen bir nesne var mıdır? Bak elimi şu duvara vurdum ve kaç hücreyi öldürdüm. Beş saniye önceki elim değil artık, kolum kızaran et parçası… Georges Politzer’de öldü mü acaba? Kimse büyük değil kalıcı olmadıkça, sen kalıcı olanı yaratırsan artık sen değilsindir zaten. Pangea ne kadar derli topluydu, o da bölündü. İsteyerek değil; kâinatın emriyle.

Kandırıldım, pişmanım diyen kaybettin. Kandırıldın, ne için? Ne ile kandırıldın? Yükün altında kalınca mı fark ettin? Atın dolu dizgin giderken eyerini sımsıkı tutsaydın düşer miydin attan? Şimdi suçlu at mı oldu? Kandırılmak bir erdem değil, kurtuluş ve yakayı sıyırmak da değildir. Kaybediştir, ezilmenin, hor görülmenin verdiği acıyla kimsenin yüzüne bakamamaktır. Tabii ki bu, acımak nedir bilmeyen toplumlarda geçerli olan bir durumdur. Gerçekten acımak nedir? Acıdığına sordun mu? Senin gibi acıyor mu kendine?  Doğada hiçbir canlı “kandırıldım” diyerek ortalıkta gezmez, böbürlenmez. Yağmura güvenip yeşeren bitki, yağmur yağmazsa kandırılmış mı olur? Hadi diyelim kandırıldı. Çürüyerek cezasını kendi öder, başkalarına ödetmez. Kandırıldın ama beni kandıramadın. Sen kaybettin lose-lose…

Her şeyi ben bilirim diyen, kaybettin. Sen her şeyi ben bilirim dedikten sonra ne kadar çok felsefi akım, buluş ve intiharla işgal oldu dünya bilir misin? Sen son anında ölümü bilebilirsin, bu makul bir tespit olur. Fakat senin bildiklerinin aslında ne kadar çok şey bilmediğini ortaya çıkartınca bunu bile kavrayacak bilgiye sahip olabileceğini sanmıyorum. Benim tek bildiğin şey, senin ağzını kapatmadan bu yolculuğu bitiremeyeceğimiz.

Kendini sınaman, bilgisizliğini fark etmen, kibirli olmanı engeller. Senin ben bilirim’in bir devrin katili, son aşkın düşmanı, düşlerin yıkımı ve kendinin mezar kazıcısı…

Dolunay Kadir YÖRDEN

dky3477@gmail.com

Dolunay Kadir YÖRDEN

Dolunay Kadir Yörden 02.05.1985 tarihinde dünyaya gelmiştir. Anne karnındaki hayatını sonlandırıp karanlık olan dünyaya doğduğunu dile getiren Yörden, düşünce yazıları ile Leyli Sanat’ta yer almaktadır. Kendisini “Gerisi benim içinde muamma. El yordamıyla, sorgulayarak, bazen en küçük ışığı güneş sanarak yolumu bulmaya çalışıyorum. Gerisi sadece arşiv.” cümleleri ile ifade eder.
Dolunay Kadir YÖRDEN

1 thought on “YABANSIĞLAŞMA | Dolunay Kadir YÖRDEN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up