Yansı | Mehmet Akif ÇAKIR

Tablo: “Polish Woman”, Xavier Gosé Rovira.

Gözlerimi uzağa, çok uzağa diktim. Işığın kırıldığı çizgide mor mavi dağlar, beride irili ufaklı tepeler; yeşil, bazen kır bazen tarla olmuş bir plato. Hava serinlemeseydi yine gelmezdim izlemeye. Güzelmiş güneşi batırmak. Yine de insanın içini ince bir hüzün kaplıyor. İçimde bir yerde bir şeyler kırılıyor. Kalkıp gitmek gerek belki. Belki acele etsem yetişirim ona. Haber vermedim diye kızar mı bilmiyorum. Bu stresi yaşamadım daha önce.

Patikaya inene dek şu kuru toprağın, şu çıtır otların arasından bir tarantula ya da yılan çıkacak mı diye baktım. Oldum olası korkarım böyle bir sürprizden. Böyle zamanlarda aklıma hep çocukluğumdan bir anı gelir. Bir sefer, nedenini hatırlamıyorum, köyün yakınında bir tepeliğe çıkmıştık. Kayalı, kurak, ufaklı taşların doldurduğu akça bir yerdi. Orada otururken yanımdan gri bir kertenkele inmişti de çok korkmuştum. Ya epey küçüktüm ya da bir rüyaydı bu, ayırt edemiyorum.

Patika biterken kimi büyük ve kerpiçle kaplanmış, kimi küçük, ahşapla ya da taşla döşenmiş evler kendini gösteriyordu. Alacakaranlık gelmeden önceki son ışık kırıntısını da caminin minaresi nasipleniyordu. Köye girerken terimi alnımdan alıp üstüme sildim. Hemen karşıma çıkardı belki. Ama öyle olmadı. Yolumu uzatmaya karar verdim. Meydana girdikçe yapılar daha canlı ve sağlam hale geliyor, renkleri de açılıyordu. Beyaz, mavi, eflatun, sarı… Ama iyi biliyordum ki onu bulduğum zaman tüm bu tablo anlam kazanabilirdi. Yoksa gözümü yumduğum her an her şey kayboluyor. Burada kalmak için tuttuğum iki katlı beyaz ev kendini gösterince adımlarımı yavaşlatıyorum. Her adımım öncekinden daha yavaş oluyor. Oraya varana dek iki sokak var sağda. Bir ihtimal ayak sesi yokluyorum. Yok. Artık iyice yaklaştım. Dünyanın ona en uzak yeri işte bu ev. Giremem hemen içeri. Kapısı bile o kadar ağır gözüküyor ki. Kollarımda onu itecek gücü hissedemiyorum. Belki yorulmuşumdur. Kendimi kandırıyorum, kapı girişine oturup bir sigara yakıyorum. Sana bıraktım dedim ama bak içiyorum. Hadi gel vur elime, düşsün şu. Erken ölmekten de korkarım hem.

Buradayken ve de bekliyorken yapılabilecek en iyi şey erkenden uyumak sanırım. Temiz hava, soğuk sular ve organik sebzeler insanı uyutuyor. Belki bedenime bu kadar düşkün olmamalıyım. Hele ki tanımadığım etmediğim yerde. Ama iradem çok zayıf. Öyle ki bazen kendimi de dinlemiyorum.

Uyanmak. Biyolojik saatimden mi yoksa bu leş sıcaktan mı bilemiyorum. Bu kadar sıcak insanı öldürebilir. Neden diriltmesindi? Mutfakta masanın üzerinde üzümler buluyorum. Ben mi getirdim yoksa hep mi vardılar emin değilim. Sepetin dibinde kalanların bir kısmı çürümüş, kahverengileşmiş, cıvıklaşmıştı. Üsttekilerden biraz aldım. Sonra gidip çöpe tükürdüm. Yine de aç hissetmemek için atıştırıp çıktım evden. Yorulup düşmekten korktum.

Öyle bunaltıcı bir sıcak var ki insanlar burada nasıl yaşıyor anlayamıyorum. Meydana geliyorum yine. Bu renkli evlerin bazılarından tereyağı kokusu yayılıyor. Bazılarının perdeleri açılmamış henüz. İnsanlar yürüyüp geçiyorlar. Şehirdeki gibi nefret etmiyorum onlardan. Ama şehirde hissetmediğim bir şey hissediyorum burada: Yabancılık ve hatta yalnızlık. Evlerin boş duvarları var ve insanların yüzleri de bu duvarlar gibiler. Öyle ıssız hissediyorum ki burada, aniden kaçıp gitme fikri çıkmıyor aklımdan. İnsanın, gözünün bir noktaya dalıp gitmesi gibi, üç oda bir salonlu evde bir sabah yalnız uyanması gibi ıssız hissediyorum. Sırtıma kadar ter akıtan sıcak ise adeta zamanı durduruyor. Açık gökyüzü, tepemdeki güneş, bin çeşit evler grileşiyor yalnızca. Her neredeyse onu bulmak, her şeye renk verecekmiş gibi mühim oluyordu artık. Onu bulmadan, buradayken hatta yeryüzünün herhangi bir yerindeyken, kendimi bulabilmek mümkün değildi biliyorum. Bu bir çeşit eşitlik gibi. Hatta aynılık. Buldum: aynalık.

Genişçe bir sokağın girişinden ufak bir kalabalığın indiğini görüyorum. Köye göre marjinal giyimli kadınlı erkekli bir grup. Kahvehaneye benzeyen, verandasının üstü çiçekli salkımlarla kapatılmış ufak bir yere oturuyor birkaçı. Çalışandan bir şeyler istiyorlar. O an içim müthiş bir heyecanla sarsılmaya başlıyor. Ya oradaysa? Ya çıkıverirse bir yerden? Tam takılacağı bir kalabalık bu. Böyle olmayacak, yaklaşmam gerek. Yürüdükçe adımlarım zorlaşıyor, kalbim daha hızlı atıyor. İşte o kalabalığın içinde uzun boylu, ince bir kadın. Yüzünü dönmesini bekliyorum heyecanla ama bir türlü olmuyor bu. Sonra başka bir kadın gelip dürtüyor onu. İşte döndü! Çok umutlanmıştım, çok üzüldüm. O değilmiş. Dönüp kahvehaneye bakınıyorum aceleyle. İçlerinden seçmeye çalışıyorum. Orada da yok. Umudum tükeniyor artık. Gitmek için arkamı dönüyorum. Döner dönmez çakılıyorum olduğum yere. Omuzlarına gelen açık kahverengi, dalgalı, alnında ise kendi yaptığı belli olan kahküllü saçları, yuvalarında küçük şaşkın gözleri, kalemle çizilmiş gibi duran dudaklarıyla karşımda duruyordu. Elleri bembeyaz parlıyordu. Yürümekten yorulduğundan bacakları birbirine yakın duruyordu. Gözlerinin içine baktım. Hiç konuşmadan bir şeyler anlatıyor gibiyim. Tüm yorgunluğum, tüm umudum gözlerime birikmiş gibi yaşlarla doluyordu. Yalnızca ayakta durup izleyebiliyorum. Sonra çözülmeye başladığımı hissedince yürüdüm, ona hızlıca sarıldım. Saçları yüzümü kapatıyordu. Kollarımız birbirini bırakmadan fısıldayıverdim kulağına:

– Buldum beni.

Mehmet Akif ÇAKIR

akif527@hotmail.com

3 thoughts to “Yansı | Mehmet Akif ÇAKIR”

  1. Sevgili yazar çok güzel betimleyerek bir sinema filmi tadında yazmışsın. Final cümlen ile yazıyı taçlandırmışsın. Aradığımız benliğimizi bulmak kararlılığıyla…

  2. Önce bir öykü sonra bir iç döküş gibi ilerledim okurken. Kaybolduğun (yada kaybolduğu ) belliydi. Yazının nefesine sağlık tebrikler …

  3. Hani insan bir akışın içinde kaybolur ya bazı yazıları okurken ama memnun olur bu kayboluştan, işte öyleydi hikaye. Bir çırpıda okunan hatasız bir yazı ve etkileyici final… Yazarımızı tebrik ediyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir