Yok Mu Senin Gökkuşağın? | Fırat ÇİÇEK

Hatırlıyorum, iki gün önceydi. Odamda deli gibi volta atıyordum. Bir o yana bir bu yana gidiyordum. Küflenmekten ve rutubetten yeşermiş duvara bakakaldım. Kireci sökülmüş, bana oldukça anlamsız gelen ama çizen için çok şey ifade edeceğini düşündüğüm hiyeroglif sanatını andıran çizimler, hiç mi hiç ilgimi çekmiyordu.

Evin oldukça uzun olduğunu gördüğüm antresine doğru yol aldım. Mutfakta, arta kalan atıkların kokusu ile lavaboda, midemi bulandıran keskin idrar kokusu beni sarhoş ediyordu. Elimdeki bastonumla ağır aksak yürüyüşümü sürdürdüm. Hemen sağda ilk odada gözüme çarpan duvarda asılmış eski püskü giysiler, yüz yıkama kabı, dolaptaki ayna, hemen dibimdeki masa, üzerine düşmüş kitaplar, dolabın altına bırakılmış ayakkabılar, odanın köşesindeki valizler gibi sayısız işe yaramayan eşyalar mevcuttu.

Neyi düşünüyordum, bilmiyorum. Algımı tamamen alt üst etti bu şeyler. Bilinçsizce adımlıyordum. Ansızın kendime geldim. Bu yürüyüş bana bir şeyleri hatırlatıyordu. Böylesine vahşice yürümeyi bir yerde görmüştüm. Evet! Evet, bir hayvanat bahçesindeki bir hayvanı böyle görmüştüm. Kafesinde uyanık duran bu hayvanlar, aynı bu şekilde yürüyorlardı.

Fötr şapkamı az yukarı kaldırdım, bastonumla dış camı sökülmüş saatin yelkovanıyla oynuyordum. Dıştan kaplamalı, görünüşünden pek bir şey çıkaramadığım birbirinden farklı deseniyle, ilgimi çekmişti bu saat. Bir umut çalışıyor diye düşündüm ama nafile. Bastonumu yukarıdan yavaşça indirerek “İlahi ihtiyar, çalışmasından medet umduğun şey bu hurda saat mi olacaktı ha?” diyerek kurcalamaktan vazgeçtim.

Bastonumu duvarın dibine bırakarak üstümü başımı düzeltip tam çıkacakken bir ses:

“Tik! Tak! Tik! Tak!”

Başımı kaldırdım, saatten çıkan bu tik takların sesi kulağımın dibindeydi. Alıp pencereden dışarı fırlatmak istiyordum. Bu korkunç ses, zamanın akışını beynime çekiçle vuruyordu. Kendimi dışarı atacak kadar dinç hissedemediğim için pencereye alelacele yaklaştım. Sokağında oturduğumu bilmesem pencerede gördüğüm yerin, gri renkteki gök ile gri toprağı ayırt edilmeyecek gibi biriyle kavuştuğu bir çöl parçası olduğuna inanabilecektim.

Kesik ve sık nefesler alıyordum. Dizlerimde derman kalmamıştı. Birdenbire garip bir ürpermeyle göz kapaklarımı kaldırdım. Tüm bedenlerin ve ruhların, gri ve siyah bedenlere soyunmalarına tahammül edemiyordum.

Binanın dördüncü katında aşağı baktığım bu insanların her şeyden bihaber, kimisinin işine yetişmek için tramvayı kovalayıp yetişmeye çalıştığını, kimisinin cadde üzerinde karısıyla tartışırken yolu kat ettiğini, kimisinin duvarın dibinde hiçbir şeyi umursamadan, iki büklüm olmuş ayyaş birinin ona buna sataştığını görmekle akıyordu zamanım. İşin doğrusu ise içimi acıtıyordu bu durum.

Evin önündeki tramvay caddesine doğru ağır ağır yürüdüm. Önümde yüksek bir sesle cadde ortasında

“Geceyi gündüz eylemeli

Karanlığı sabaha kurban etmeli

Siyahı mora bezemeli

İnsanı sevmeye bürümeli” diyen birinin caddeyi kat ettiğini gördüm.

İnsanların, kuvvetle muhtemeldir ki deli olduğunu zannettiği ama işin aslına baktığım zaman ise bu mantıklı şeylerin, deli bir insanın sarf edeceği şeylerin olmadığını söyleyebilirim.

Her neyse, köşede küçük bir meyhanenin olduğunu düşündüğüm, yakından bakınca bir hana benzediğini gördüğüm, dibinde solda yüksek bir tezgâh, sağda arka arkaya dizilmiş üç küçük masa vardı. Bunların bir tanesinde çolak ve bir gözü sakat bir adam oturmuştu. Üstü başı rengarenk olmuştu. Boyacı olduğunu düşündüm. Dikkatimi çekti hemen yanına oturdum.

“Merhaba bayım?”

Konuşması adına ilk hamleyi ben yaptım. Ses yoktu. Adam bana baktı ve elindeki çantayı kurcalamaya devam etti. Tekrardan seslendim.

“Merhaba bayım, nasılsınız?” dedim.

Bu kez de hiç oralı olmadı.

Mini mini bir suratın yarısını kaplayan, iri ve sola mail burnu, bir cilt hastalığını yeni atlatmış gibi pul pul derisi ve hele o küt parmaklarının ucundaki yarım santimden daha kısa, etlere gömülmüş ve kubbelenmiş tırnaklarıyla karşısındakine vermiş olduğu ilk his gözlerini kapamak olurdu.

Kapanmış olan gözlerimi tam açıp gözlüklerimi taktığım sırada, kolumun oldukça sert parmaklarla kavrandığını hissettim. İrkilmiştim ve korkmuştum. Kurtulmak için hamleler yapmak istesem de nafile. Seslendim. Hiçbir şeyi duymuyor gibi bana bakıp duruyordu.

“Ne yapıyorsunuz bayım? Kolumu neden tutuyorsunuz? Kolumu bırakır mısınız, yoksa sizi polise şikâyet ederim!” dedim.

Elime bir avuç boya kesesini koydu ve olduğu yerden hemen kalktı, elindeki boya keselerini açıp caddeye saçıyordu. Saçarken de bir şeyler söyleyerek yoluna devam ediyordu. Aksanına dikkat etmek gerekirse Fransız olmalıydı. Geçmişten aldığım, yarım yamalak Fransız eğitimi ile “ma nature, ma patrie, ma règle …” dediklerini duydum. Yarım yamalak eğitimle de anladıklarım bunlardı.

Yani: “benim doğam, benim yurdum, benim kurallarım…”

İyi de bu adam ne yapmaya çalışıyordu? Amacı neydi? Neden bağırıyor?

Benden uzaklaştıkça ardında bıraktığı renk tozlarıyla güneşin batarken bu renklere eşlik ettiği ışık, adeta bir gökkuşağı portresini çizdirmişti güne.

Renk keselerini alır almaz eve doğru yol aldım. Pencereye çıktım.

Elime kırmızı renkli boya kesesini alıp ağzını açtım. Avuçladım ve pencereden savurdum:

Benim adaletim!” diyerek bağırdım.

Aşağıdaki insanların kimi nidalarıyla kimi pür dikkatiyle olanı anlamaya çalışıyordu.

Hemen turuncu renkli keseyi aldım, ağzını açtım, avuçladım ve pencereden savurdum:

“Benim vicdanım!”

Bu hoşuma gitmişti, insanların tepkisi biraz daha yükselmişti. Aşağıdaki kadının ise “Deli mi bu ne?” diyerek bas bas bağırdığını duyuyordum. Hiç umursamıyordum.

Sarı boya kesesini elime aldım. Avuçladım ve pencereden savurdum:

“Benim ahlâkım!”

Tedirgindim ama konuşmaya devam edecektim.

Yeşil renkli boya kesesini çıkardım. Avuçladım ve pencereden savurdum:

Benim hayallerim!” dedim.

Sonra gözüm kalabalığın arasında kalan bir çocuğa ilişti. Parlak ve boncuk boncuktu gözleri. Gülümsedim ona, o da bana gülümsedi.

Hemen elimi mor renkli boya kesesine attım. Çocuğa yine baktım: “Benim sevgim!” dedim.

Boyanın, insanların tüm geçmişte yaşattıkları kirli davranışlarının üstününü örttüğünü hissetmek beni mutlu ediyordu.

Elimdeki son boya kesesini aldım. Lacivert idi. Ağzını açtım ve avuçladım. Pencereden savurdum:

“Benim gücüm!”

Kalabalık baya artmıştı, meraklı ve keskin bakışlar ile birbirlerine bakarken bana olan tuhaf bakışları da gözümden kaçmıyordu.

İki elimi havaya kaldırarak:

“Ben gökkuşağımı yarattım. Ben gökkuşağımı adaletimle, vicdanımla, ahlakımla, hayallerimle, sevgimle ve gücümle inşa ettim.

Ya senin bayım, yok mu senin de gökkuşağın?

Yok mu senin adaletin?

Ya siz bayan, yok mu sizin de gökkuşağınız?

Yok mu sizlerin de sevgileri?

Ya senin çocuk, yok mu senin de hayallerin?

Bu köhne ve koflaşmış bedene mahkûm olan içinize zulüm etmeyin. Mahkûm etmeyin ki sizin de bir gökkuşağınız olsun. Sorarım sizlere yok mu sizin de bir gökkuşağınız?

Fırat ÇİÇEK

fcicek0000@gmail.com

Fırat ÇİÇEK

Fırat Çiçek 21.09.1995 tarihinde Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde dünyaya gelmiştir. Bir şeyleri karalamanın, içindeki dinginliğe iyi geldiğini hissedebilen biri olarak büyümüştür.
2019 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Anestezi bölümünden mezun olmuştur.
"Neden yazıyorum?" sorusunu da kendisinden örnek aldığı İtalyan yazar Umberto Eco gibi “Hayatta kalmak için hikâyeler anlatmak gerek.” diyerek açıklamıştır.
Fırat ÇİÇEK

Latest posts by Fırat ÇİÇEK (see all)

Yorumlar

  1. Vay bee 👏👏👏👏 çok iyi bir öykü olmuş baştan sona hiç sıkılmadan okudum bitsin istemedim ilk cümleden son cümleye hareketli yazın ı tebrik ederim canem 🌼

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir