ZİNDAN

Kafamı kaldıramayacak kadar yorgunum. Soğuk taş blokların yer altına gömülü durumu rutubeti de peşinden getirmiş. Dilim dişlerimi arıyor. Tüm hislerim yaşlı bir körlüğe tutulmuş durumdayken, düşünebildiğim tek durum köstebekler… Köstebekler güneşe çıktıklarında acaba nasıl hissederler? Aklımın küçük odalarında çalınan bir şarkıdır, yankılanır duvarlara çarptıkça. Acaba romatizmaları var mıdır? Ağır bir hayat olurdu, böyle bir açmaz içinde kalmak. Toprağın altında yaşamak, hayatta kalmaya yardımcıyken sürekli ağrılar içerisinde sarsılmak.

Kapının tahta ağırlıklı görünümünün içinden çıkan metal artıklı ses kulaklarımı doğrudan etkiledi. Tıpkı bir kedinin kulak hareketi gibi kulağım titredi. Üzerime boca edilen su vücudumun kilidini açtı. Nefes boruma kaçan ve içeride volkan lavına dönüşmüş su, küçük bir öksürük krizini tetikledi. Birkaç haftadır ciğerlerimi bu kadar geniş kapasitede kullanamıyordum. Konuşmadan, koşmadan geçen bu zaman diliminde insanın ciğerleri ne kadar dinç kalabilir ki?

Art arda birbirini takip eden öksürüklerimin arasında yere dökülmüş olan su yerde ufak bir gölet meydana getirmişti. Vücudumun bir yarısı göletin içerisine çoktan girmişti. Sıcak, bugünden intikam alır gibi bir hal içerisindeydi. Yüzümü uzun süredir ilk defa görüyordum. İyi zamanlarımdan birinde olmadığım her hâlükârda da ortadaydı. Gurur çelik kadar sert olmadıkça benliğim uzay boşluğunda savrulurdu. Bu yüzden, kafamı kaldırıp acıyan bir gülüş yapıştırdım dudaklarıma.

İki canavar kapının önünde durmuş bana bakıyor. Henüz ıslak olan kirpiklerim birbirine yapışmışlığından ve suyun gözlerime batmasından yüzlerini tam seçemez olmuştum. Kısa körlüğüm geçtiğinde iki canavar daha iyi seçiliyordu. Tam talimli duruşları ve güçlü kasları kendilerini ispatlamaya yeterdi. Bir ışığın önünde durduklarında gölgelerine rahatça saklanılabilir cinsten tiplerdi ki ben gölgede kalan değil, ışığı tutandım. Zaman içinde tükenen alevim gibi yok olandım. Korkmamalıydım, kaderim çoktan çizilmişti. Yok olmak bir şey değildi. Ama cesur bir yok oluş, korkakça silinip gitmekten iyiydi.

“Gidelim.” dedim. Hareketsizlik ile derinleşen sessizliği parçalamak istercesine. Yüzüme takındığım yeni ifade, kayıtsız, boş bir levhaydı. Tüm duygulara girişmeye hazır fakat şimdilik hissizce duran boş bakışlarla rahat olduğuma dair önce kendimi ikna ederek, şiddetin karşılarında duruyordum.

Kayıtsızlığıma biraz şaşıran bu iki nesneden diğerine göre kısa olan fakat benim de en az on santim üzerimden bakan, konuşmayı bildiklerini ispat etmeye çalışarak “Gideceğiz.” dedi. Sesi kontrollüydü, muhtemelen bu kontrol de onlara öğretilmişti. Kurulmuş saatten farklarının olduğuna inanmıyordum. Gerektiğinde mahkumlarla müthiş iyi olabilen bu yaratıklar, şimdi beni giyotinin sivri ucuna koyacaklardı.

Kurtarılmayı bekliyor muydum? İnsan kolay kolay ölmez. Sanırım giyotinden düşen başım bedenimi görse bile tekrar yeniden dikilebileceğini ümit eder. Hayatta kalma arzusu en güçlü arzumuz olarak tekrar tekrar doğar. Ve yaşayan hiçbir insan tam olarak tükenmemiştir. Bir kurtarılma istencini yüreğimin derinlerinde taşıyordum. Bilincim ise bittiğini, buraya kadar olduğunu söylüyordu. Bana kalırsa idamımın gerçekleşeceği yere gitmek için tam arabaya konulacakken bir dinamit patlayabilir, daha sonra sinek vızıltısını andıran kurşunlar tüm bedenimi ıska geçerek ve asıl adreslerini ulaşarak beni alıkoyan kaba şiddeti darmaduman edebilirdi. Bir zafer arzulayan insan bu planı yaparak krallığın ölümsüzlük inancına karşı baş kaldırmış olur ve küçük bir yara açabilirdi. Bilirsiniz, bazen küçük yaralar da insanları öldürebilir. Tahtları yıkabilir.

Hedeflerimize ulaşmamız için iki kuvvetin birbirini yıkması gerekiyordu. Ya biz ya onlar, yıkılsam da önemi yok. Onurlu bir mücadelenin kölesiydim. Bu kölelik zincirlerimi kırmamla beni boyunduruğu altına aldı. Kimseye küsmeden yaşamaya devam ediyorum, biten bu ömrü sonlandıran ellere gücenmiyorum. Doğal sonuçlar ve şartlar ortadaydı. Zaman geçmekte, iki canavar karşımda durmaktaydı. Sessizlik içerisinde geçen dakikalar bilinçli bir şekilde gerginliğimi arttırmak adına yapılıyor olabilirdi. Belki ümit etmemi istiyorlardı. Tehlike bu kadar yakınken ölmüyordum. Belki bugün son yemeğimi yememişimdir. Yarın da bir öğün daha tüketebilirim. Öyle olsa da sonu nereye varabilir ki, kimseyle etkileşmeden geçen bir hayat ne kadar yaşanmış sayılabilir? Çürüyüp giderken kurtuluşun ümidi ile beslenmek benim için kötü olacaktır. Fakat dişlerimi gıcırdatırken bu durumu düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Utanılası bir hayatta kalma mücadelesinin savaşını içerimde yaşıyorum.

“Hadi!” dedi uzun boylu ve uzun düz saçları olan havuç renkli ölüm silahı. Kontrolsüzce “Şimdi mi?” diyerek sordum. Sesimin titrediğinin farkına vardığımda yüzümü ekşiterek kendime kızdım. Bu ne büyük korkaklıktı. En dolu şekilde yaşamıştım ölmeyi de bilmem gerekmez miydi? Bacaklarımdaki güçsüzlüğü hissediyordum. Nefesimi kontrol altına almak çok zordu. Göğsüm sertçe yakın bir rüzgârın hücumuna uğramış ipte asılı çarşafın hareketlerine benziyordu. Ardışık sabitliğe sığmaz, dengesiz yükselişler ve alçalışlar. Artık çok şey düşünemiyordum. “Şimdi demek, vakit geldi demek…” Toplanmalıyım dedim kendime. İki elimi birbirine çakarak ve çektiğim derin nefesi anında dışarı koşturarak “Hadi o zaman!” dedim.

İki kol, iki yanımı ahtapotçasına sardı. Sanki vakumlanıyordum, kollarımı kurtarmaya çalıştım ama nafileydi. “Bir dakika.” desem de duymazlıktan geliniyordum. Artık tamamen alıkonulmuştum. Hareket etme özgürlüğüm bile elimden alınmış ve bir mengene arasına sıkıştırılarak sürükleniyordum, mengene hedefine.

Köstebek güneşi görünce nasıl hissederdi hala bilmiyorum fakat benim tekrar güneşle tanışmam muazzam bir his yarattı benliğimde. Güneş ne kadar büyük ve sıcaktı hissediyordum fakat bakmaya cüret ettiğimde onu asla göremiyordum. Her yer çok parlaktı. Bu parıldayan güneşin dokunduğu ağaçları geride bırakmak çok zor geliyordu şimdi. Bir ağlama hissi geldi derinlerimden. Bir mutluluk ve hüznün yansıması olarak buldu beni, suyun yüzüne çıkmaya çalıştı. Hayır dedim. Bugün olmaz. Bugün sadece gülmek ve mutlu olmak var. Yüreğimin yumuşamasına asla izin veremem, yapabilirsem kendi başımı kendim koymalıyım giyotine. Bunları düşünüyordum. Kedi geçiyordu önümden ağırca, hiçbir şeyin farkında değil henüz, ne zaman öleceğini bilmiyordu.

Eski bir at arabasının içine konuldum. Takırdamalar arasında yaşamdan göçüm başlamıştı. At nallarının sesi hala güzeldi. Yaşamın güzel yanlarını düşünüyordum. Sabah kahvaltıları güzel. Vişne reçelleri ve biraz yumurta. Bir masa üzerinde kirazlar, narlarla birlikte duruyordu. Hepsini izlemek çok hoş olmuştu. “Biraz tütün var mı sizde?” Canavardan beklenmedik bir hareket geldi. Ceviz kabuğundan oyma el yapımı piposunu bana ikram etti. Önce geri çekeceğini ve dalga geçeceğini düşünmüştüm ama gerçekte böyle bir şey olmadı. “Tanrıya gidenin isteği geri çevrilmemeli.” dedi. Tütünü içmekten vazgeçme evresine gelmiştim ki umursamazcasına çektim dumanı içime. Bu adam neden tütün taşıyordu? Bana acımış mıydı? Tüm bu soruları düşünmeden sadece ana odaklandım.

Halkın sesini duyuyordum. Ellerinde bir insan, deve dönüşebilir, solucan gibi balık oltasının ucuna da konabilirdi. Halk bir kadın gibiydi, içinde müthiş bir gücü ve bir o kadar da ihaneti barındırıyordu. İnançları ve tutkuları esasında hareket ediyorlardı.

Pipo ağzımdan alındı. Şimdi inmek istesen kendin inebilirsin denildi. Çünkü adımımı dışarı attığımda müthiş bir kalabalık üzerime çıkıp beni ayakları altında çiğnemek için hazırdı. Ben ayak altında ezilirken, canavar bekçilerinin uzakta durma isteklerini anlayabiliyordum. Üzerime fırlatılacak çürük sebzeler, belki de pislikler onlara bulaşsın istemiyorlardı.

Kapı açıldığında daha önce hiç bilmediğim bir dünyayı görüyor gibiydim. Ölümümü izlemeye gelmiş insanlar çok düzenli bir şekilde yolun iki kıyısında dizilmişler, pişman olup olmamam hakkında çıkarımlarda bulunmak için birbirlerinin üzerine çıkarak beni izlemeye çalışıyorlardı. Arabadan adımımı atmamla kalabalık daha da coştu. Güvenlik için dizilen diğer canavarlar bu suni kalabalıkla aramdaki mesafeyi daraltmamak için iki kıyıda bekliyorlardı. Küfürler işitmeye başlamıştım. Yüzlerce farklı küfür dinliyordum. Birileri cesedime tecavüz etmek istiyordu. Bu söyleyen sesin geldiği yöne durup baktım. Gözlerimle sesin kaynağını aradım. Biri ile göz göze geldik, suratı birden kireç kesilmişti. Ona karşı “Cesedimi senden daha iyi bir kadın hak ediyor. Lütfen beni sikmeye kalkma.” dedim. Dememle birlikte kalabalıktan biri bana doğru orospu çocuğu diyerek bir tane domates salladı. Sonra lahanalar, havuçlar, boklar ne bulurlarsa yüzüme doğru atılmaya çalışıldı. Hedefi tutturan atışlar sonrası şaha kalkmış kükremeleri duyuyordum. Artık kalabalıktan bazıları bana olan ilgilerini çoktan yitirmişti. Kadınlar ve erkekler kendilerini buldukları dudaklara yapışıyor, saçlarını çekerek sert bir sevişme evresine giriyorlardı. Kanını içeceğiz diyenleri de duymak çok zor değildi. Benim gibi bir günahkarın kanını içip ne yapacaklardı? Buna da anlam veremesem de bu iktidarsızlık temelli sataşmalara aldırmıyordum. Tahmin ettiğimden kolay oluyordu. Korku hissi yerine, küçük insanların bana bir şeyler fırlatmakla tatmin olmaları karşısındaki şaşkınlığımı hissediyordum. Cesedime tecavüz etmek isteyeni ise biri bir ağaç kavuğuna çoktan yaslamıştı. Nihayet giyotinin güneşte parlayan bıçağını gördüm. Çok güzel bir gündü. Topluluğun arasından geçtikten sonra canavarlar kollarıma girmek için aniden üzerime doğru harekete geçtiler. Bu sefer gözlerimle meydan okurcasına baktım onlara. Bakışlarımın bu derece etkili olduğunu bilseydim, Paris’teki küçük barda arzuladığım kızıl saçlı kadının yüzüne bakmaya cesaret edebilirdim. Tecrübe, zaman ve olaylar ile edinilen bir durum. Yüzümü kalabalık yığına çevirdim. “Yaşasın Fransa! Yaşasın özgür insan! Kahrolun açlıktan birbirini yemeye meyilli köpekler!”  Kendi başımı kendim koydum giyotine ve cellada ipimi çekmesini söyledim. Kafam önüme düştü. Çizmelerimi gördüm. Bedenim devrildi. Sıcak kanım vücudumu terk ederken küçük sarsıntılar geçiriyordum. Artık başımın tekrar dikilmesini istemiyordum.

Ozan Cemre KISA

sadesekerli@gmail.com

One thought to “ZİNDAN”

  1. Sanki ben kaçtım, durdum, sustum, bir an titredim, sonrası deriiin bir nefes. Küçük yaralarımızın büyük zindanlarını sorgulattığın için teşekkür. Yazın hep var olsun…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir