Böyle Şatafatlı Hayatın | Jıyan BARAN

Böyle Şatafatlı Hayatın - Yazı Görseli

Böyle Şatafatlı Hayatın

Genelevde bir adam, bir kadına
Tüm cevap şıkları biraz da kendisiyken
“Buraya nasıl düştün” diye sorar
(Metin Üstündağ)

Covid -19 artık kimseye bir şey öğretmemeli. Zaten herkes bu dönemde zihinsel-duygusal bütün varlığını ifşa etti ve kendini başkalarına servis etmekle ilgilendi. Üzgünüm ama başarılı da oldular. Bütün kirli çamaşırlar daha da kirlendi. Mesela ilk olarak herkesin ağzında sakız olan “Çinliler yarasa çorbası içmişler, bu virüs de o yüzden çıkmış.” cümlesine karşı, bir kadın profesör televizyonlardaki öğle kuşaklarında “Corona virüsü yenmek için sabah-akşam kelle-paça çorbası için.” dedi. Bu virüs gerçekten de herkesi eşitlemiş ve ben buna artık ikna olmuştum. Çünkü yarasa ve kelle-paça çorbalarını aynı tartıya koyup zehir ve panzehir üretmeye çalışan insanların çaresizliklerine şahit olmuştum. Zaman, gerçek anlamıyla bir kumar gibi sürüklüyor insanları. Dünyadaki iklim ve duygusuzluk felaketlerini çözebilmek artık mümkün değil. Başımıza gelen bu türlü huzursuzlukları düşünürken, insan olamamak için harcadığımız ömrümüz bizleri yok edecek. Yemek, içmek ve sıçmak dışında herhangi bir gerçeğe ve hayale sahip olamayan bu ahmaklar topluluğunun içinde yaşamak, bana her geçen gün daha fazla düşünmek için yer ayırıyor. Acı duymuyorum ama alanım daralıyor. Bütünüyle beni ben yapan o muhteşem alanın, o alanın güzelliğinin ve beni insan etme havasının azaldığını hissediyorum. Nefes alamıyor ve çoğu zaman uzak yerlere gitme hayaliyle uykularımı bölüyorum. Devamında kendini tekrar eden var olma meselesine dönüp tekrar uyumaya başlıyorum. Yürümenin verdiği güç ve uykunun sunduğu bütün muhteşem duyguları toparlayıp kendimi teselli ediyorum. Diğer yandan da çok fazla ve çok güçlü olanların sloganları yükseliyor. Kendi yarattıkları duvarların etrafında, birer zehir gibi dolanıp duran herkes; onların tarafına geçmeniz için size birçok yol veriyor. Kronik hastalıklar, sundukları o anlamsız ve ifadesiz yerlere çağırıyorlar.

Bundan 6 ay evvel ve hayatım boyunca sık sık yaptığım ya da düzenin beni mecbur bıraktığı lümpen bir iş görüşmesine gitmek için hazırlanıp evden çıktım. Yol, yemek ve sigorta gibi putları yıkamadığım ya da buna gücüm yetmediği için kendi kendime geliştirdiğim protesto sisteminde sürekli olarak kısa süreli çalışıyor ve o iş yerlerinde hayatta kalmak için pek de çabalamıyordum. Sonuç olarak daha evvel açlıktan ölünmeyeceğini defalarca tecrübe etmiştim. Hatta bunu bir şiirimde uzun uzun anlatmıştım. Bir elma üzerinden tarif edip insanların bunu anlamaması için elimden gelen her şeyi yapmıştım. Her neyse, sıkıcı bir gün gibi gözükse de öğle saatleri olduğu için, İzban’ın kalabalık olmayacağı beni biraz olsun rahatlatıyordu. İstasyonun sonuna geçip gelen metroya bindim. Cam tarafına geçip oturdum, kulaklığımı takıp Gülistan Perwer’den şarkılar dinlemeye başladım. Her şey yolunda görünüyordu ve dokuz durak sonra inip iş görüşmesi yapacağım adrese varacaktım. Biraz sonra yanımdaki kadının sağında oturan birinin kulaklık takmadan, üstelik de yüksek sesle Youtube’dan bir şeyler izlediğine şahit oldum. Birden yanımda oturan o kadının, yan tarafında oturan erkeğe bir şeyler söylediğini duydum. “Beyefendi neden kulaklık takmıyorsunuz, kulaklığınız yoksa eğer neden yüksek sesli bir şeyler açıp izliyorsunuz? Burası bir toplu taşıma alanı, sizin babanızın malı değil ve yaptığınız da doğru değil.” dedi. Bir an sessizlik oldu ve hemen önümüzden enstrümanları ile Roman sokak sanatçıları geçtiler. Bir önceki durakta makinist söylemiş olacak ki güvenlikçiler peşlerinden gidiyordu. Hızla geçip gittikten sonra, kadının yanındaki erkek ekledi: “Bana diyorsunuz ama bakın bunlar müzik yapınca da gürültü oluyor ve bir şey demiyorsunuz.” Kadın da “İkisi aynı şey mi beyefendi, onlar müzisyen ve geçimlerini bu şekilde sağlıyorlar.” dedi. Erkek durmadan söylenmeye devam ediyordu ve çıldırmış gibiydi. Çünkü biri onu ikaz etmişti ve bunun bir kadın olması onu iyice sinirlendirmişti. Kendini eril kimliğiyle bir tanrı-kral olarak görüyordu. Sanki bir imparatorluğun sahibiymiş ve o kadın da haklarını talep eden bir vatandaşmış gibi davranıyordu. Neyse, kadın tek kelime etmeden iki durak sonra inip gitti. Öfkeli ve nezaketsiz erkek ise hâlâ söylenmeye devam ediyor ve etraftan birilerinin ona hak vermesini bekliyordu. Umduğunu bulamayınca sustu ve gömüldü koltuğuna. Benim inmeme ise bir durak vardı. Bir ara kulaklığımı ona hediye etmek istedim ama tuhaf ve kaba bir karşılık verir diye bundan vazgeçtim. İnip iş görüşmesine gittim. Bazen hayvansal dürtülerle hareket eden ve toplumsal nezaketi olmayan insanları anlamakta zorlanıyorum. Bunun yerine nefret etme hakkım da var ama genelde bunu pek kullanmam. Bir şeyleri ya da durumları daha fazla anlamayınca kendiliğinden geçiyor. Ayrıca 2002 yılına kadar Aile Hukuku’nda değişiklikler yapan Türk Medeni Yasası değişmeseydi, evliliklerde erkeklere devlet eliyle uzun bir süre “aile reisliği” statüsü verilmişti.

Galiba evrendeki en güzel eylemlerden biri, insanın içini soğutan şeyler. Her ne olursa olsun, geçmişe ya da geleceğe bir anda gidememe gerçeği ve içinde bulunduğumuz zamanın bahçelerinde insanın içini soğutabilmesi… Öyle zamanlarda aklıma hep “Onur Ünlü” imzalı, birkaç defa izlediğim, 2014 yapımı “İtirazım Var” filmindeki bir replik gelir. Tam olarak şöyleydi: “İnsan sadece suçluyken kaçmaz. Bazen suçlandığın için de kaçarsın. Ama bir kere kaçmaya başladıysan, bir şeyleri de muhakkak kaçırırsın elinden. Bazen gençliğini kaçırırsın, bazen geleceğini, bazen de aklını. Fakat işin en güzel tarafı da bundan sonra başlar. Çünkü aklını kaybedince, korkularından da kurtulursun. Bu da seni özgürleştirir. Çünkü sadece korkaklar kendi akıllarına güvenirler. Ve bütün korkaklar, hakikatin esiridir. Oysa hakikat akılla ya da başka bir şeyle kavranılmaz. Hakikatin ancak parçası olunur. Bunun için kurtul; geçmişinden, geleceğinden, aklından… Kâinatta ne varsa şu anda oluyor, görmüyor musun? Sadece burada, sadece şimdi… Gözlerini kapa, kalbini aç, aklını da bırak gitsin.” İşin aslı biraz da böyle ilerliyor ama insanlara sanat ile bir şeyler anlatmak çok zor. Özellikle de Orta Doğu toplumlarında bütün değişimler korku yolu ile işlenir ve gerçektir. Bu yüzden bu topraklarda yaşayan bütün tuhaf fikirli insanlar hep anlaşılmayı ve keşfedilmeyi isterler. Ama diğer taraftan da bunun olmaması için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Sanırım bu da bir tür iç soğutma eylemi. Öte yandan da karşımızda duran ölüm ve doğa ile yaşamın devam etmesi çok karmaşık bir romanın ortaları gibi, insanların birçoğunu terbiye edemiyor.

Jıyan BARAN

jiyanbarann@outlook.com

Ocak 2021 – Smyrna

Fotoğraf: Guido Krüttgenand

2 yorum “Böyle Şatafatlı Hayatın | Jıyan BARAN

  1. Çok severek okuyorum bramın. Biraz geniş çalışıyorsun ama olsun anlamak ve konuşmak içşn iyi. İşi ne yaptın diye soracağım ama boşver…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Shares