İlinti | Jıyan BARAN

İlinti - Yazı Görseli

İlinti

Müslüm ile Urfa GAP Havalimanı’nın kapısında fotoğraf çekildikten sonra birer sigara yakıp sohbet ettik. Gündelik telaşlardan öteye gidemeyen ilginç diyaloglar içinden çekip çıkardığım saatime baktım. Arkadaşım ile vedalaşıp içeriye geçtim. Küçük ve tanımsız bir tren garına benzeyen bu alandan uzaklaşıp başka bir şehrin yolunu tutacaktım. Mültecisi olduğum İzmir’e geri dönmek, içimdeki anakronik duyguların ateşini söndürüyordu. Uçak havalandıktan sonra üzerinden uçtuğum onlarca tarlanın yüzüme benzediğini gördüğüm için zamana şükranlarımı sunuyor ve kendimi sakin bir gölün dışında delirirken görüyordum. Tıpkı Nietzsche’nin evi ile mezarı arasındaki mesafe gibi. İnsanların bütün yükleri biriciktir. Herkes başka hikâyelerin başlangıcında kendi üzerine toprak dökmek ile meşguldür. Zaten makbul görülen de budur. Ya da kahvehanelere biriken işsizlik kokusudur. Daha tersinde ise başkaları toprak olur. Basit ama ağlamaklı ev sohbetleri gibi. Herkes bilir bunu ama kimse kendine söylemeye cesaret edemez.

Uçağın kapısından içeriye girdikten sonra biletime bir kez daha bakıp, 6F koltuğuna oturdum. Hemen yanıma yaklaşıp 6E koltuğuna oturmak isteyen orta yaşlı erkek, sanki samanlıkta iğne arıyor gibi yerine bir türlü yerleşemiyordu. Ceketini çıkarıp üst tarafa bıraktı, tekrar aldı, tekrar bıraktı, emniyet kemerini bir iki defa takıp çıkardı. Bir türlü uçağa sığamıyor ve sürekli bir şeyler ile uğraşıyordu. Bir ara böbreğini çıkarıp bakacak ve yerine geri bırakacak diye düşünmedim değil. Devamında ise  sakinleşti, ahırına varan bir inek gibi yayıldı koltuğuna. Uçak kalktıktan sonra bana: “Merhaba, hayırlı yolculuklar.” dedi. İstemsiz ve ekşi bir yüz ile aynı temennilerde bulundum. Uçak havalandıktan sonra kendi kendine söylenip durdu. Bir süre sonra bana dönüp “Gerçekten de bazen hayret ediyorum, neler oluyor hayatta, insanların başına neler geliyor. Kader işte, bahtımıza ne çıkarsa mecbur yaşıyoruz.” dedi. Biraz nefeslendikten sonra “Yolculuk İzmir’e mi?” diye ekledi. Gönülsüz bir şekilde cevapladım ve sefil bir diyalog için beklemeye başladım. Çünkü ben bu yüzü tanıyordum. Çünkü bu toplum, içini ve dışını bu yüzler ile doldurmuş bir harabeden başka bir şey değil. “Ben de Manisa’ya geçeceğim. Eniştem üst kat komşusu ile balkonda halı silkelediği için kavga etmiş. Defalarca uyarmasına rağmen kulak asmamış. En son kendini tutamayıp gidip burnunu kırmış. Yani baktığın zaman eniştem haklı, ben olsam ben de döverdim. Hem ne münasebet canım, halını sürekli benim balkonuma doğru silkeleyeceksin.” dedi. Yüzüne baktığımda bir hayvanın öfkesinden sıyrılan iplere benziyordu. Haklı olduğunu onaylamamı bekliyordu. Çünkü aynı durumda benim de aynı davranışları sergileyeceğimi düşünüyordu. Çünkü ilkel toplumlarda herkes birbirine benzediğini düşünür ve bunu kabul eder. Yüzüne bakarken ona tek bir sözcük dahi etmedim. Kulaklığımı takıp, Sakina Teyna’yı dinlemeye devam ettim. Çünkü yaşama katlanmak ve bu toplumun içersinde sağ kalmak ya da içinden sağ çıkmak için kendi kendimizi onarmamız gerek.

Nihayet uçak İzmir’e vardı. Sırt çantamı alıp metro istasyonuna geçtim. Halkapınar istasyonuna kadar her şey normal ritmindeydi. Sakina’nın sesi kulaklarımdan bir nehir gibi akıp beni tekrar Urfa’ya götürüyordu. Metronun kapısı açıldı ve dışarıdan gelen bahar kokusuna doğru ilerledim. Merdivenleri hızlı adımlarla bitirip karşı taraftaki istasyonda gelecek metroyu beklemeye başladım. Oturdum ve bu kadar betona rağmen baharın kendini şehre bu kadar çok hissettirmesi ve de devamında gelip beni bulması çok güzeldi. Mevsimin geldiğini hissederken bir çocuk gibi istemsiz gülümsüyordum. Bu muhteşem anda kaybolmak isterken, bana yaklaşan bir kadını gördüm. Yan tarafımı göstererek “Oturabilir miyim?” diye sordu. “Lütfen” dedim. Yine her zaman olduğu gibi ben tek kelime etmeden yanıma oturan kadın söze başladı: “Taziyeden geliyorum, 17 yaşındaki kuzenimi 30 liralık cep telefonu için üç kere kalbinden bıçaklamışlar, yürüyecek hâlim yok. Saatlerdir bunu düşünüyor ve kendi kendime sorular soruyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ne diyeceğimi de. Neyse sizi de rahatsız ettim, hoşça kalın.” dedi. Kalkıp seri adımlarla metronun çıkışına doğru gitti. Bir süre istasyondaki soluk afişlere baktım. Az evvel içime çektiğim bahar konusunu tekrar bulmak için havayı iyice çektim içime. Ne yapsam da söylediklerini unutamıyordum. Ayakları, kalbi, ruhu ve aklı olan bir mektup gibi insanları bekliyor ve uğurluyordum. Ardından telefonuma gelen mesaj sesini duydum. Özel bir hastaneden gelen mesajda şöyle yazıyordu: “Şimdi değişim zamanı, hayalini kurduğunuz tüm ameliyatlar şimdi bir tık uzağınızda. Aşağıdaki linkten indirim kuponunuzu doldurun, tüm ameliyatlarımızda %10 indirim imkânına sahip olun.” Yanı başımızda sürekli olarak değişen ve ilerleyen karmaşık bir yaşam var. Buna direnenler de benzeyenler de kaybedecekler.

Jıyan BARAN

jiyanbarann@outlook.com

Fotoğraf: Alexandra Saunier

3 yorum “İlinti | Jıyan BARAN

  1. sanki bize ait olmayan hayatları yaşarken, etrafımız sığ ve ilkel insanlar ile çevriliyken, ümit uzanılamayacak kadar uzaktayken bile ayakta kalabilmek ve yaşamak. Bunu okudum güzel yazınızda.
    Hermann Hesse, “Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman” demiş. Asıl insanların elinde ise hiçbir şey”. Yalnızca ölüm…”

    Su üzerimizden akarken her şeyin temizlenmesi umuduyla kendiliğinden .

    Kelimerle yakamozlar bırakan kalemine minetle…

  2. İnce bir ruhun kaleminden yurdum insanınla buluşması,bence hayata daha büyük bi pencereden bakması mutlu kalınız…..

  3. Her şeyiyle o kadar güzel bir yazı ki şiirlerinizden tutun yazilariniza kadar harika ☺️ Kaleminize ve kalbinize sağlık ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Shares