Anasayfa » ANLATI » İlkin Ana’nın Heybesi | Jıyan BARAN

İlkin Ana’nın Heybesi | Jıyan BARAN

İlkin Ana'nın Heybesi

Fotoğraf: JIYAN BARAN, Dersim – 17.05.2017

İlkin Ana’nın Heybesi

“Varlık kadar var idik. Hiçlik kadar da sonsuz…
Varlıktan geçmeyen, hiçliğe erişemez.”
İlkin Yüksel Çağlayan (1978-)

Her gün aynı yerden geçip beton bloklardan taşan insan kokularına karışıyoruz. Hislerimizi dahi duymuyor ve bütünüyle teslim oluyoruz, şehirlerin görgüsüz kalabalığına. İnsan kokusu sinmiyor artık havaya. Hava eskisi kadar düşünceli ama insanlar milenyumun bozuk oyuncakları kadar gaddar. Tam da bu gerçeğin yakamıza yapıştığı şu geçiş zamanlarında, alnımızdaki çizgilerin üzerine çizdiğimiz çocukluk kıyafetlerimiz ve hayatta kalma planlarımız ters tepti. Ezilmiş bir koku yükseklerden gelip sindi burnumuzun uzak mağaralarına. Hâlbuki kafamızı önümüze serip, keskin bir kaşıkla kurcalayıp bir şeylerin doğru gitmesi arzusundayız. Hiç olmayacak günler bekliyoruz, olmayacak insanlar ve olmayacak hayallerin rüyasına uyuyoruz. Artık yaşama ve sabahlara uyanmalıyız, bizi insan eden güneşin gölgesine sığınarak. Bu düşünceler kalbimi bahçelerine çekmek isterken bir bahar sabahına doğru otobüsten indim. Yol beni köklerime götürdü. Otobüsün camına süzülen yüzüm ve kalbimi toparlamakta zorlanıyordum, içimde ışık deviniyordu. Dersim’e yaptığım bütün yolculuklarda hep parçalanmış hikâyeler dinledim. Bir seferinde sol tarafımda oturan orta yaşlı amca nereli olduğumu ve yolculuğumun sebebini soruyor. “Ulu bir mekânın gölgesinde özümü yıkamaya ve ışığa kavuşmaya gidiyorum” dedim. Bana varacağımız toprakların kan, acı, ışık ve ruhlar ile dolu olduğunu söyledi. Buraya dışarıdan gelen insanların son yıllarda buraları incittiğini söyledi. Bu durumun kısa zamanda eski hâline dönmesi ve kendini bilen insanların buraya uğraması temennisinde bulundu. Ağzından çıkan bütün cümleler, gözlerimin önünü sisli bir havaya benzetiyor ve beni başka bir boyuta sürüklüyordu. Bir süre sessiz kaldı ve ekledi, Ovacıklı olduğunu ve uzun yıllar topraklarından ayrı sürgünde yaşadığını. Danimarka, Hollanda, Almanya ve daha birçok ülke sıraladı. Birçoğunda az da olsa kalma fırsatı bulduğunu ama son olarak onu kabul eden ülkenin Hollanda olduğunu söyledi. Bir ara çantasından çıkardığı fotoğraflarını gösterdi, gözlerinin dolduğunu fark ettim. Üç arkadaş bir bankta oturmuş ve omuz omuza fotoğraf çektirmişlerdi. Ağlamaklı gözleriyle, “Bak şu ortadaki uzun saçlı olan bendim.” dedi. “Bendim” demesi bir pencerenin son perdesi gibi kapladı otobüsü. Buharlaşan sular gibi gidip geldi. İyice baktıktan sonra dönüp sol tarafıma tekrar daldım, onlarca yılın enkazı vardı yüzünde. Bir süre konuşmadık. Dersim’e varana kadar da tek kelime etmedi. Her şeyi unutabilirim ama bana nasıl baktığını asla unutmam.  Bir önceki yolculuğumda da Yeni Zelanda’ya sığınmak zorunda kalan biri ile karşılaşmıştım. Demem o ki, Dersim’de kime dokunsanız bir sürgün ya da zulüm hikâyesi var. Gidenlere de gelenlere de diyecek/denilecek cümle kalmıyor. Müthiş bir boşluğun dışına ya da içine bakarken yaşlanıyoruz. Misafirlik bazen uzun bazen de kısa sürüyorken bizi yaşam çizgimiz ile ölçen milyonlarca dakikanın etrafındayız. Ya da misafir ediyoruz kendimizi. Kar yağarken eğilen kirpiklerimiz gibi üşüyoruz evrende.

Asıl hakikat yolculuğum ise o bahar sabahının akşamına, İlkin Yüksel Çağlayan (İlkin Ana) ile başladı. Dersim’de tanıştığım ve bana evrende yalnız olmadığımızı hatırlatan müstesna insan. Geleneksel ve modern hiçbir düşünceyi putlaştırmadan algılayan, anlatan ve insanlara sevgiyi, ışığı, iyiliği, hoşgörüyü, ahlâkı ulaştırmayı kendine yol edinmiş arif ve arı bir yolcu. Sürekli olarak mazlumları koruyan, kollayan ve onlara şifa pay eden, heybesi ışık ile dolu, ellerinden evrene sevgi süzen, zamanı damarlarında ilerleyen bir Ana…  İlkin Yüksel Çağlayan (İlkin Ana) 1967 yılında Dersim’de doğmuş ve Kureyşan ocağına mensuptur. İlkokuldan sonra 1978’de ailesiyle birlikte Ankara’ya taşınmıştır. Ortaokul ve lise eğitimini Ankara’da tamamlamış, 1989 yılında Avrupa’ya, Almanya’ya yerleşmiş. Üç yetişkin annesidir. Çalışmalarına ve yaşamına hâlâ Frankfurt şehrinde devam ediyor. Yunan ustalardan, “Parapsikoloji ve Reiki” derslerinin yanı sıra, yaşama dair bilgelik sırları ve eğitimleri; İspanyol ustalardan da “Theta Healing” üzerine eğitim ve dersler almış. Bu alanda yurt dışı ve yurt içi birçok yerde seminer vermiş. Dünyadaki yolculuğunda kendine belirlediği ufuk; uluslararası çalışma, insanlara sevgi ve enerji sunabilmek. Fikirleri ve sezgileri doğrultusunda oluşturduğu mirası ise, “sevgim, servetim” şeklinde kendini gerçekleştirmektedir. Ayrıca her yılın belirli ya da belirsiz aylarında, Dersim’in sır olan evliyalarından Düzgün Baba’yı (Şah Haydar) gençlere ve daha evvel hiç duymamış, o topraklardan uzak insanlara anlatması da bir başka güzelliğin sandıklarını açıyor. İçinde küllerden yapılmış tasların ahengi ve kurutulmuş çiçeklerin milyonlarca yıllık kokusu, zamanı bekçi kılıyor zamana.

İşte o bahar sabahının akşamına kıymetli İlkin Ana ile tanışıp sohbet etme fırsatı buldum. Çok uzun ve derin konuların kapısını açıyor ve kapılardan kapılar yapıyordu. Heybesinde ne varsa bölüştü bizimle. Zihnim ve duyularım kendisinin karşısında aziz ve latif rüyalar gibi içimi ürpertiyor, bir yandan da muazzam bir sevgi denizinde özümü yıkıyordu. Zaman kendi sırlarını düğümleyip genişletirken, İlkin Ana ile birlikte Düzgün Baba’nın huzuruna çıktık. Bizlere/bana yol gösteren İlkin Ana, yüreğini heybesinde taşıyarak ulaştığı yerde heybetli bir taşın içine saklandı. Kalbini orada bırakıp sevgi niyaz etti, mazlumlar için medet diledi, huzursuzlar için ışık, ruhunu unutanlar için feraset ve ona yoldaşlık eden bizlere kutsal çeşmelerden duru su içirdi. Suya değen canlarımız şaşkın ve huzurlu mektuplara ulaşır gibi gülümsüyordu. Dağlarda çınlayan doğanın sesi bizleri tok tutuyor ve aklını unutmuş ulaklarla bal bölüşüyorduk. Lokmalarımızın tuzu, Düzgün Baba’nın mekânından sonsuz gözlere ve kulaklara uzanıyordu. Sır saklanan ve murat dilekleriyle eriyen mumlardan geriye aynalar kalıyordu. Baktıkça içimizin dışımıza, dışımızın da içimize yandığını görüyorduk. Külünü ve ateşini sırtlayan dervişlerin seslerini duyuyorduk. Paslanmış zincirlerin ve karanlığın ışığa yenilgisini izlerken uyuyor, uykuların sapaklarından deyişler yürüyordu derinimize. Munzur’un üzerinde uçan, eğilip suyundan içen kuşların heyecanında durulanıyorduk. Biz Aleviler için kutsal olan ve dağların arasında gülümseyen bu güzel mekâna, İlkin Ana bir defasında şöyle demişti: “Bu şehirdir kadim olan. Erenler, evliyaların ayak izlerini saklar bağrında. Orada doğmakla size tılsım bırakılır. Siz o tılsımdan kendinize alır mısınız bilinmez! Orada doğanlar şanslı da olsalar, oralı olabilirler mi bilinmez.” Bunu söylerken ne dediğini anlamış ve insanların kendini bilememesine hüzünlenip onlara iyi dileklerde bulunmuştum. Çok sonra İlkin Ana, başka mekânlara ve evliyalara götürdü. Muazzam bir duygu gücü kendini bizlere göstermekle kalmayıp, bizleri sevgi ile kaplıyor ve daha evvel gitmediğimiz aydınlık yerlere götürüyordu. Milyonlarca yıl ya da iki insan mesafesi kadar uzak dem meydanlarında savruluyordu, bedenlerimizin anlam çoğaltan okyanusları. O an İlkin Ana durmadan ve yorulmadan bizlere sevgiyi ve sezgiyi anlatmaya devam ediyordu. Gerçeğin deminde yürümek, tarif edilemeyen ama haritası hep hakikati gösteren yüce topraklara nakşediyordu biz şaşkın talipleri. “Aşk olsun” diye ilerliyordu bükülen zaman. Daha evvel hiçbir kaynakta yer almayan ve kendisinden dinleyip not aldığım bir şiirini de sizinle paylaşmak istiyorum. Payınıza düşeni almanız ve onu çoğaltmanız dileğiyle. Ayrıca bu bir şiirden çok, bir Ana’nın içindeki seslerin, herhangi bir zamana yayılan sırrıdır. Kimsesizlerin daha fazla duyabileceği, hakikatli bir kalem gölgesinden daha geniştir. Kâğıtların ağaçlara olan özleminden sıyrılan, doğanın ve içindeki dokunuşların ahengine düşmüş yeşil seslerden taşan, süt hasretidir. Sorularımızın cevabından çok, aklımızın alamadığı düşünceli zamanlara yayılan bir mum alevinin ismidir. Candan ve kalpten geçen bütün patikaların su isteyen gölgelerine bile selam veren ateşlerin uykusudur. “Kelam nereye gider”den tutun da veli olanın günlerinden taşan, aşk kokusuna kadar uzanan incelikli bir masalın ilk cümlesi gibi ihtişamlıdır.

Ayna

Ey sevgili, gözyaşlarımla yıkadım gözlerini
Kabul ettim sevgini ve hüznünü
Tüm kâinatın kanatları alkış tutar sana
Yâr sensin, yaradan sen
Senden geldik, sana çıkar yollarımız
Gördüm ey sevgili
An’da olan teslim olur sevgiye
Yurdu sevgi olan sığmaz dünyaya
Arş-ı Ala dediğin sende
Mihman olduk kudretine
Ey, yeryüzümün gökyüzü
Ruhun yoldaştır ruhuma
Sevgin dermandır
Yol olur bütün mazlumlara
Yüreğimdeki bahçelere ve mekânlara

Biraz ölelim sevgili
Kötüler gidince, uyanırız güneş ile
Yeniden filizleneceksek
Alnımız ak
Ruhlarımız ışık
Biz gider, gider de gelmez miyiz ey sevgili
Gidene de eyvallah, gelene de

Destur pirden ise
Yol haktandır
Hakka ve hakikate aşk ile varılır
Aşk, yanmaktan korkmayanlarındır
Tüm alemlerin gizemi aşk ile görülü
Yol da biziz, yolcu da
Varlık kadar var idik
Hiçlik kadar da sonsuz
Varlıktan geçmeyen, hiçliğe erişemez

İLKİN ANA / Dersim, 17.05.2017

Akşamlardan ayrılıp gecelere, oradan da güneşin uyandığı saatlere benziyordum. Kavak ağaçlarının rüzgâr ile hemhâl olduğu bir gece uzaktan bana uzanan onlarca el gördüm. Gözlerimi silen, kulaklarımı açan, kalbimi öpen ve saçlarımı ören sonsuz eller. Hepsinin heybetinde biriken, çocukluğumun ve ruhumun sesiydi. Sağır eden bir ağırlıkla sindiler üzerime. Kalkıp yürüdüm sokakları ve ağaç gölgelerine astım o elleri. Geriye dönüp baktığımda, birer bilet gibi dalgalanıyorlardı.  Kimsenin aklına gelmeyen tılsım isimleri gibi ağır ve dünyanın saydam sabahları gibi heybetli… Dersim’de gecenin de gündüzün de bir ismi vardı. Günler boyunca sevdim burayı, ağladım ve aydınlandım. Onlarca kez eğilip öptüm topraklarını, taşlarını. Ruhumun bir kısmını plastik bir sandalyenin üzerinde unutup o geniş kapılara tekrar dönmeyi defalarca geçirdim içimden. İnsan tuhaf bir canlı, gittiği yollara eşik olabilecek kadar vicdanlı ve kalbini kanatıp üzerine toprak sürebilecek kadar bahtiyardır. Akşamüzeriydi ben bunları düşünürken, gece oldu ve yine kutsal şehrimin kokusunu dinledim. Etrafım yeteri kadar kalabalıktı ama kimseye olduğum yeri anlatabilecek takatim yoktu. Hoş anlatsam da havada yürüyen paslı bir anahtar gibi duracak ve dönüp bana çarpan dönüşüm gibi gülümseyecekti. Aslında daha fazla anlatmak isterdim ama bazı yerler ve zamanlar sevmekle mükellef ve istiyorlar ki sır saklayalım. Ben yüreğimde o ellerin, gecelerin ve berrak anahtarların sırlarını saklıyorum.  İhtişamlı, zarif ve narin kılınan o şehirden, İlkin Ana’dan da rıza isteyip Van’a gitmek için yola koyuldum. Geçmiş ve gelecek zamanı duyarken kaybettiğim bütün günlerin hesabını kendime ödetmiş ve yüklerimden kurtulup yeni düşüncelerin peşine düşmüştüm. Kovancılar’da otobüs beklerken, İlkin Ana’nın söylediklerini kendi içimde pişirmekle meşguldüm, en son Dersim Otogarı’nda şöyle demişti: “Yaşam bu denli renkli ve anlamlıyken içlerindeki zehirli düşüncelerle aynı şehirleri ve dünyayı paylaştığımız kötülerin, kötülüklerin ve mağara gevezeliklerinin üstesinden gelmemiz gerek. Onları yok sayarak değil; dönüştürerek ve aydınlatarak. En büyük sihirli değnek, inançtır ve en çok kalbimizle onarabiliriz. Parlak bir fincana sinen kahve kokusundan bile dağ yapabiliriz. O dağın soğuk yüzünü öpebilir ve sıcak olan tarafından da geçebiliriz. Arzu ettiğimiz yaşamın fikrimizde koşturan geyiklere su verebilmesi için, silahların ve kılıçların yok edilmesi, kurşunların yerin yedi kat derinine gömülmesi gerek. Böylelikle akıl ile yapılan kesik ve yara, kendini yok eder. Yok ederken de yine akıl ile yok olurlar ve duygu burada en görkemli dansını sergiler. O hâlde geyiklerin kalbini bulma vaktidir. Akıl kesiklerini atarken kendi duyularına, kalp kendi yolunu göstermelidir. Felaketler çağından ve duygusuzlar mezarlığından geçmenin en irfanlı yolu budur. Kesildi zannettiğimiz yerler, aslında açılmıştır. Yani bir toprağın havalandırılması ya da ekmeğin yarılarak soğuması gibi. Üstünlüğü her zaman bâki kılan, kalptir. İçinden geçenleri ve bekleyenleri, yani düşüncelerin o soluk ışıklarını her gün yontmalısın. İçindeki gölgelerin tozunu sulara dökmeli ve sevgiyi anlatmalısın yatılı zihinlere. Vicdanın seni güzelliklere sürükleyecek. Sevgilinin yolundan dönmemelisin. İçinde yanan bu ateş, seni yeniden var eden en uzun durak olacaktır. Ey yol, ey servetimin bütünü, oğlumu yıka ve sürekli yolcu et. Yüzünü döndüğü bütün güneşleri dök kalbine.” Bu dilekler ve dualarla birlikte kendimi haddinden fazla geniş bir ovada su içerken hayal ettim. Yüzümde görkemli ışıklar ve aklımı bıraktığım o büyüleyici ziyaretler… Döndüğümde aklım yerine daha fazla düş bulabileceğim köklerimin toprakları. Yaşamıma, kalbime, ruhuma dokunduğu için İlkin Ana’ya bir kez de buradan teşekkürlerimi sunuyorum.  Onun de rızası ile sözümüz tüm mazlumlar için: “Aşk olsun.”

Jıyan BARAN

24 Eylül 2020 / İzmir

jiyanbarann@outlook.com

 

Bir yorum

  1. Seda Baştaş

    İnanılmaz bir anlatım… Sözcüklerin edebi değeri öyle yüksek ki. Her benzetmede durup düşündüm, İlkin Ana’yı tanıyormuşum gibiydi. Kalemine sağlık can, böyle yazıları hep okuyalım…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*