Sema’nın Ağacı | Ayşe TÜRK

Sema'nın AğacıSema’nın Ağacı

Yıllar, kalın iri rüzgârlarla devrilip aylara indi,
Haftalara düşecek an, o ağacın mevsimine bakıyor.
Sokak arasında beklettiği o bakış,
Narin bir kuşa denk geldi.
Kanadında yüzyıl eskimiş kadın saçları gördü,
Yüzyıl eskimiş ağıtlar dinler şimdi.
Sokak taşının minderliğinde oturmuş ben, o ağacın mevsimini beklemeye koyuldum onunla birlikte.
O an’ın ağacı aklımın suyunu köklerine sürerken
Ağrılar çekiyorum.
Nerden uzandı aklıma, kim bilir?
Kurtulmaya çalışırken, onun kulağında ağıtlar bitmiyor
Benim ise meraklı inadım.
Rüzgâr sinirli, dönüp kırıyor kendini yokluk ağzında.
Beni yol ağzında bir çay tadına bıraktı
Ve on dakika sonra tadını unutacağım helvada.
Ağacının mevsimi ne zaman, hangi mevsim?
O azalacak zaman nereden yürüdü merakıma?
Sema edermiş rüzgâr sokak aralarında, caddeye serilemeyen şiddeti kırılıyor ağacında.
Kırıldıkça açılan sesler onu buluta, yıldıza taşıyor; beni çıldıran bir uğraşa.
Kalemim utangaç ve cahil.
Hem utangaç hem cahil anı geçti, geçsin.
Yolun ortasına oturan siyah bir köpek, kıpırtısız gövdesinde, koşan gözlerle taşlara bakınıp dururken kirlenecek kemikler bırakılıyor kaldırıma.
Kulağında bitmeyen ağıtlar, gözlerinde yorulmayan kuşlar, bende ağrılar çeken bir kafatası, izliyoruz malum ağacı.
Yeşilin en dolu tonu, dağın en belirgin hâli, kül tablasının izmarit tıkanıklığında düşünüp dururum.
Ağaca devrildiğimde gördüğüm Sema ile bendeki hovarda hâl, Arap sesi yükselten bir nefesten bilmem kaç yüz yıl öncesine giden Viking mavisi bir köpek ile karşı karşıya kaldık.
Beni ne ahşap masa koruyabilir ne de dumanı sıcak çayım. Ne limonun yakan sıvısı kurtarabilir gözlerden ne ateşlenen sigaramın ağzı dillerden.
Şimdi hareketin şarkıya vardığı noktada, ağaca çıkan ayaklarımın sesine notalar açacak kaç piyanist çağırdım, hiçbiri meyletmedi.
Sema eden rüzgâr mıydı ayaklarımın merakı mı, neydi?
Yanılıyor muyum?
Bu sanrı içine muhakkak yanılgı çekiyor beni.
Siyah köpek kirlenecek kemikten kaçıp taşlarda yuvarlanıyor.
Boz renkli bir köpek gırtlağından geçireceği kemikleri küçük küçük ısırıyor.
Benim hazmetmeye alıştığım merak duruverdi birden.
Bacaklarımda dans etmenin arzusu yankılandı, kalbimde dünlere ait yıllanmış bir keder hatırası, üzerine attığım yıldızlı günler. Kavgası evren olmaz bu çarpışık hislerin. Kendini dövmenin karmaşalı dövüşüdür bu.
Bir dal alacak, dövecektim kendimi hepi topu. Arzum ruhun sancısını görünür kılmak.
Sema eden rüzgârın eteklerini tutan ağaç, akşamın ilk adımlarında kapattı kendini.
Aynı kuşlar, aynı eskimiş saçlar, o ağıtlar devam eder ulaşamadığım yerde, onda.
Yağmur sesiyle bir anı geliverdi, yavaş ki ne yavaş gün ışığı bitişi gibiydi, gibi.
Sesteki diş izlerinden minderin ağrılı kramplarına uzanan oturuşum; bir ağaca, birkaç köpeğe rast geldi. O kadar.
Kalkıyorum, ayaklarım bir tarafta, yüreğim ağaca devrilmiş.
Haftalara inecek anı kolluyor ağaç, bana ne gösteri sunacak ne kendindeki devinimi.
Ben bir arayış hülyasında Abdal gibiymiş de aptal olan döngünün çarkıyım. Sandım beklemek sabrındanım.
Yıllar kalın iri rüzgârları yaşadı, kaçırdım. Haftalara düşecek an, beklediği ağacın mevsimine bulaşmış beni kabul etmezdi.
Kabulüm sizlere geldi.

Ayşe TÜRK

ayse.trk2126@gmail.com

Ayşe TÜRK

3 yorum “Sema’nın Ağacı | Ayşe TÜRK

  1. Her seferinde başka bir boyuta evriliyor yüreğim. Yazması çizmesi orada kalsın sırf okumak için bile bırada olmak müthiş.

  2. Değil mi ben de böyle düşünürüm hep. Onca güzel yazıya ulaşıyor olmanın keyfi her daim güzel kalacaktır.

  3. “O an’ın ağacı aklımın suyunu köklerine sürerken
    Ağrılar çekiyorum.” şu kelimelerin kullanışı mühendislik harikası demek umarım yanlış olmaz. Yazının başından sonuna kadar muazzam bir işleyiş, hayal gücünün gücü var. Yani en iyi yazılarda bile bazen düşüşler oluyor ama bu yazıda başladığı heyecanla bitirmeyi başarmış. Tebrik ederim ??

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Shares