Yazar: Çiğdem SUDE

Ya Diğeri Daha İyiyse? - Çiğdem Sude

Ya Diğeri Daha İyiyse? | Çiğdem Sude

Ya Diğeri Daha İyiyse? - Çiğdem Sude

Ya Diğeri Daha İyiyse?

Sabah mı akşam mı olduğu belli olmayan bir havada, bir akşamüstünde, evinin bahçesinde bir battaniyeye sarılmış şekilde oturuyordu. İşten yeni çıkmış ve yorulmuştu. Uykusu gelmiş olacak ki hafiften gözleri kapanmaya başladı. O arada rüyaya benzer tuhaf şeyler gördü. Ama gördükleri o kadar gerçekti ki rüya diyemiyordu. Kendisini üç farklı şekilde karşısında görmüştü. Üçü de kendisiydi ama sanki hepsi başka birer insan gibiydi. Hepsinin arkasında da birkaç insan veya birkaç eşya beliriyordu. O onları görüyordu ama onlar onu da diğerlerini de göremiyor gibiydi. Hepsinin arasında sanki bir duvar vardı. Sanki üç farklı filmin üç farklı sahnesini yan yana getirmişler gibiydi.

Birisi siyah bir kalem etekle açık mavi bir gömlek giymiş, güzel giyimli bir kadındı. Oldukça da şıktı. Önündeki masada dosyalar vardı. Bir şeyler düşünerek dosyalarda araştırma yapıyordu. Ara ara yüz ifadesi değişiyordu. Aradığını bulmaya oldukça yaklaşmış olmalı ki yüzünde hafif tebessüm beliriyordu. Üzerinde tatlı bir yorgunluk olduğu belliydi fakat halinden memnun bir şekilde işine devam ediyordu. Masada göze bir yazı çarpıyordu. “Avukat Deniz Yılmaz”. Masadaki dosyalar dava dosyalarıydı ve bir dosya üzerinde çalışıyordu.

İkinci kadın da bir evin içinde ayaklarını karnına kadar çekmiş, elleri başında, koltuğun kenarına sırtını yaslamış bir şekilde yerde oturuyordu. Saçlarına dağınık bir topuz yapmıştı. Tırnaklarında yarısı çıkmış ojeler duruyordu. Yüzünde tek bir tebessüm kırıntısı dahi yoktu. Aklında bir sürü soru işareti olduğu belliydi. O, düşünceli ve halinden hoşnut olmayan bir şekilde otururken; yan koltukta bir adam, elindeki telefonla ilgileniyordu. O adam kadının kocasıydı ve kadın mutsuz olduğu halde adam onunla ilgilenmek şöyle dursun yüzüne bile bakmıyordu. Adamın tek derdi işiydi.

Üçüncü kadın ise kalabalık bir şehirde otobüs durağında bekliyordu. Elinde bir sürü poşet ile ayakta dikiliyordu. Otobüs yaklaşıyordu ve o kargaşada otobüse binerek yolculuk yapıyordu. Hayatı; kalabalık, bunaltıcı ve hep koşturmaca olan bu şehirde geçiyordu. Eve gitmesi bir saatten fazla sürüyordu. Sabahları işe geç kalmalar, akşamları eve geç gitmeler, yolda yürürken birbirine çarpan insanlar onu oldukça yormuştu.
Bunların hepsini birkaç saniye içinde gördü ve üç kadında bir anda kayboldu. Gözlerini açtığında sabah olmak üzereydi. Tüm gece boyunca bahçede uyuyakalmıştı. Oturduğu yerden kalktı. Ilık bir duş aldı. Duştan sonra da özenle saçını taradı. Daha sonra hazırlandı ve yürüyüş yapmak için evden çıktı. Güneş doğuyordu ve gökyüzünü kızıla boyuyordu. Uzun bir kordon boyunca yürürken gördüğü şeyleri anlamlandırmaya çalışıyordu:

Birinci kadın mesleki olasılıklarını temsil ediyordu. Lise yıllarında öğretmenlik ve avukatlık arasında kalmıştı ve içten içe avukatlığı istese de aile mesleği olan öğretmenliği tercih etmişti. Öğretmenlik de güzeldi ama aklının köşesinde her zaman bir avukat olma isteği yatıyordu. Bu olasılıkta avukatlığı seçerek mesleğini eline almıştı.

İkinci kadın hayat arkadaşını temsil ediyordu. Üniversite yıllarında hayatında olan, çok sevdiği fakat anlaşamadığı bir sevgilisi vardı. Şimdiki hayatında onunla yollarını ayırmış ve bir daha görüşmemişti. Başka birisiyle evlenmişti. Ama bu olasılıkta onunla evlenmişti. Gördüklerine göre bu olasılıktaki evlilik onu oldukça mutsuz ediyordu.

Üçüncü kadın ise yaşadığı şehri temsil ediyordu. Ailesiyle yaşadığı şehri terk ederek büyük bir şehre yerleşmişti. Büyükşehir güzel olmasına güzeldi ama temposuna ayak uydurmakta zorluk çekiyordu. Bu olasılıkta büyükşehirde yaşamanın zorluklarını görmüştü. Ailesiyle yaşadığı o küçük ve sakin sahil kasabasını özlemişti.

Gördüklerini düşündükten ve ne olduklarını çözdükten sonra bu sefer aklında bir sürü soru oluşmuştu. Hayat bizi her zaman bir seçim yapmaya zorlardı. Gittiğimiz okul, yaşadığımız şehir, seçtiğimiz meslek, evlendiğimiz kişi… Bunların hepsi bir seçimdi. Peki ya yanlış olanı seçtiysek? Peki ya diğer olasılık daha iyiyse? Ya başka yerde başka bir olasılık varsa? Ya diğer olasılıkları görme şansımız olsaydı, hayat nasıl olurdu? Ya da seçimlerimizin sonuçlarını gördükten sonra tekrar seçimlerimizi değiştirebilsek nasıl olurdu? Peki ya gördüklerim gerçekse ve seçimlerimin üçte ikisinde yanlış yaptıysam?

Bu düşüncelerle yolu bitirip eve döndü. Eve geldiğinde ise kocası ona güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Bir demet çiçek de kahvaltı masasının yanında duruyordu. Gördükleri gerçek miydi değil miydi bilmiyordu fakat bu olasılıkları düşünmek ona bir fayda sağlamıyordu. Emin olduğu bir tek şey vardı. Hayat arkadaşını doğru seçmişti.

Çiğdem Sude

cigdem.sude.77@gmail.com

Aşk Kadını | Çiğdem Sude

Aşk ve kadın… Birbirine çok yakışan iki güzel kelime. Sürekli yolları kesişir. Sanki onları birbirine çeken görünmez bir ip vardır. İkisi de bu dünya için çok önemlidir. Kadın hayattır. Her şey onda başlar. Aşk ise hayata bağlar. İnsan âşık oldukça hayata daha güzel bakar. Bir de aşk kadınları vardır. Onlar için söylenecek çok şey vardır.

Aşk histir, hissetmektir. Aşk kadınına göreyse yaşamaktır. Her şeyi aşkla yapar. İşinde gücünde aşk vardır. Sabah kalkar güneşi selamlar. Kahvaltısını sevgiyle hazırlar. Kıyafetlerini sevgiyle seçer. Geçtiği yerlerde, hayatına giren insanlarda iz bırakır. Farklıdır, çılgındır, neşelidir. Onunla konuşurken çok mutlu olursun. Sesini duyduğunda yüzünde istemsiz bir tebessüm olur. Gözlerine bakınca o parıltıyı görürsün, sevginin sıcaklığını gözlerinde hissedersin. Sana öyle bir bakar ki aşk kadını, bir daha hiç kimsenin bakışında ondaki parıltıyı göremezsin. Önce seni güldürür sonra da gülüşünden öper.
Yanında kendini bulutların üstünde gibi hissedersin. Sanki uçuyormuşçasına… Birlikte yaptığınız her şey sana çok güzel gelir. Örneğin birlikte yaptığınız bir yemek kötü olsa bile umurunda olmaz çünkü yemekte sevgi vardır. Aşkınız yemeğin ana malzemesi olmuştur.

Bir gülümsemesi her yere sevgi dağıtır. Bir dokunuşu, bir bakışı sevgiyi çoğaltır. Aşk tohumlarını elleriyle dağıtır. Gözleriyle sular. Gülüşüyle besler. Aşk kadını her şeyi sever. Bir çiçeği, bir böceği, bir çocuğu, bir bardağı, bir defteri, bir yazıyı, bir şiiri… Fazlaca önemser her şeyi. Fazlaca ilgilenir. Çünkü ilgi, aşkın çocuğudur. İlgilenmek, vakit ayırmak onun içinden gelir. Samimiyetle yapar bunu. Kimi zaman ilgiden boğulursun. Fakat onun ilgisini hissetmeyince de mutsuz olursun. Onun seninle ilgilenmesini çok özlersin. Kendisini daha da çok özlersin. Özlemek ise sevginin en büyük göstergesidir.

İnsanın dengesini de şaşırtır. Olur olmadık yerlerde hiç beklenmedik şeyler yapar. Kimi zaman çocuk gibidir. İçinden ne geliyorsa onu yapar. Özellikle ciddi ortamlarda gülmemek için kendini zor tutar. Çünkü gülmek aşk kadınının gizli gücüdür. Bazen de çok küçük şeylere üzülebilir, ağlayabilir. Mutsuz olunca o dudak hemen bükülür. Bir bardak kırıldı diye ağlayabilir. Tüm bunlara rağmen olgundur da. Birçok dediği çıkar. “Ben sana demiştim.” cümlesini sık sık kullanır hayatında.  Aşk kadını mantıklı düşünür ama duygularını dinler. Kalbini kullanmayı seçer. Çünkü kalp sanılanın aksine hep doğruyu seçer.

Kimsenin yapamayacağı şeyleri de yapar. Yeri gelince deli doludur. Çılgınlıklar yapar. Adrenalinin, korkunun her bir gramını damarlarında hissedersin. Yaptığı çılgınlıklarla hayatı heyecanlı kılar. Yeri gelince romantiktir. Bir sözüyle kalbinden vurur. Okuduğu bir şiir içine işler. Yazdığı bir yazıyı ömrünün sonuna kadar unutmazsın. Kimi zaman aklından çıkar. Kendini hayatın akışına bırakır fakat asla unutamazsın. En çok da kokusunu unutamazsın. Çünkü o koku sana huzur verir.

Fakat önemli bir nokta vardır. Kadınlar âşık olduğu kişiyi severken; aşk kadınları aşkı sever. Sevmeyi sever. İçinde bir sürü duygu vardır. Bu duyguları ortaya çıkarmayı başaran kişi onun hayatında yer alabilir. Yani önemli olan hissettiği duygulardır. Yaşadığı aşktır. Yanında var olan kişi değildir.

Sen bunları nereden biliyorsun diyenlere ise cevabım:
“Aşk kadınıyım ben. Sevmeyi seviyorum. Sevgiyi seviyorum. Hissettiğim duygularla ayakta kalıyorum. Gülümsüyorum. Mutluyum.”

Çiğdem Sude

cigdem.sude.77@gmail.com

Göçebe Mutluluk | Çiğdem SUDE

Emir, gözlerini açınca tavanda asılı duran lambayı gördü. Birkaç dakika ona bakarak ayılmaya çalıştıktan sonra yataktan kalktı. Günlük rutinini yerine getirmek için mutfağa gitti. Mutfakta kendisine bir tost yaptıktan sonra alelacele evden çıktı. Emirle birlikte gitmek zorunda olan biri vardı. Çünkü o emire sadıktı. Ama onu gören yoktu. Yolda tostunu yedi. Arabanın camından şehrin her yerini istila eden o gökdelenleri izledi. Baktıkları, sanki insanın boğazını sıkan, nefesini kesen devasa yapılardı. Oysa boğazını sıkan kravat, nefesini kesen ise arabaların egzoz dumanı ile kaplanmış olan pis havaydı.

Daha sonra ise şirkete vardı. Orada gördüğü asık suratlı, memnuniyetsiz insan yüzleri Emir’e ekşiyi çağrıştırırdı. Kimisini limona benzetirdi kimisini eriğe… Hatta bazen gerçekten bir limonla konuşuyormuş gibi hisseder ve yüzü buruşur, ağzı kamaşırdı. Çünkü ekşiyi sevmezdi. Daha sonra insan yüzü olduğunu anımsayınca normale dönerdi. Ama bunlara rağmen yüzünde hep bir gülüş ya da tatlı bir tebessüm vardı. Bunun sebebi de yanındakiydi. Yanındakinin Emir’in yüzünden bu gülüşü, tebessümü eksik etmemesi gerekiyordu. Çünkü işi buydu. Gün böyle mayhoş bir şekilde ilerledi. Yanında bulunması gereken kişi de yanından hiç ayrılmıyordu. Emir nereye giderse o da peşindeydi.

Yoğun bir iş gününü bu şekilde tamamladı. Ardından eve gitmek için yola çıktı. Tekrar o boğucu gökdelen istilasının içinden geçti ve eve vardı. Yemekti, duştu, dinlenmekti derken zaman geçti. Uyku vaktine az bir zaman kaldı. Kalan vakitte de biraz gündeme dair haber izledi. O ise hala yanındaydı. Daha sonra diğer günlerde yaptığı gibi yatağa geçti. Onun yanında olmasından dolayı gülümseyerek uykuya daldı. Yarın kalktığında yine aynı şeyleri yapacaktı. O boğaz sıkan, nefes kesen gökdelenlerden geçecek; şirkette limona benzeyen asık suratlı insanlarla muhatap olacak ve yanındakini görünce ne olursa olsun tebessüm edecekti. Çünkü onu görünce gülmemek elde değildi. Çünkü Emir mutluluğa sahipti, yanındaki mutluluktu.
Mutluluk ise tüm bunlardan boğulmuştu. Sadece bir kişiye mutluluk vermek ve aynı yerde olmak onu boğmuştu. “Eğer olduğun yerde memnun değilsen sadık kalmak manasızdır” diye düşündü. Diğer duyguların nasıl bir hayat yaşadığını düşünmeye başladı.

Mesela öfke… İnsanın içinde ateş yakardı. İnsanı harlar, yakıp kavururdu. Yaktığı ateş sönene dek orada konaklardı. Ateşin söndüğünden emin olduktan sonra göçer giderdi. Ama tabii ki her şeyi yakmış bulunurdu.

Ya da üzüntü… Soğuk bir rüzgâr gibi eser ve insanın içindeki o yaşama sevincini kum taneleri gibi alır, götürürdü. İnsanları ağlatır, bitap düşürürdü. Beden; yeni bir konakçı bulduğu zaman giderdi.

Bir de heyecan var… Bedeni alışık olmadığı bir biçimde hareket ettirirdi. Elleri ayakları kontrol altına alırdı. Her şeyi kontrol edebileceğini düşünürdü. Bu yüzden de kibirliydi. Kendini beyin zanneder ama beyin olmadığını öğrendiği zaman bedene küser ve giderdi.

Ve tabi ki sıkıntı… İnsanın göğsüne bir yumru gibi gelir otururdu. Oturmakla da kalmaz baskı kurmaya kalkar ve göğsü sıkıştırırdı. Ama elbet bu da göç edip giderdi.

En önemlisi de aşk… Bir savaştı. Ateşle suyun savaşı gibiydi. Bir ateş kazanırdı; beden alev almaya başlardı, yandıkça yanardı. Bir su kazanırdı; beden üşümeye, titremeye başlardı. Bu savaş aşk var oldukça devam ederdi. Fakat ateş ve su birbirini yok etmeye başlardı. Son bir su damlası ve bir parça kor ateş kalıncaya kadar savaş devam ederdi. Aşk, su ve ateşi kurtarmak için yeni bir beden bulup giderdi ve orada her şeye yeniden başlarlardı…

Bunları düşünen mutluluk kendisi dışında bütün duyguların göçebe bir hayat yaşadığını sadece kendisinin yerleşik bir hayat yaşadığını fark etti. Ayrıca hepsinin derdi kendiydi. Çıkarları için insanlara yardım ediyorlardı. Çıkarları için üzüp, öfkelendirip, heyecanlandırıp, aşık ediyorlardı. Duyguların bile çıkarcı olduğu bir dünyada insanlar nasıl masum kalabilirdi?

Ve en sonunda mutluluk da düzene ayak uydurdu. O da bundan sonra göçebe bir hayat yaşamaya karar verdi. Kimi zaman küçük bir çocuğa, kimi zaman yaşlı bir teyzeye, kimi zaman da bir babaya gidecekti. Kim hayatında ona bir yer ayırırsa onunla olacaktı. Sıradaki hedefi, geçmişi geride bırakabilen ve şiir yazmakla meşgul olan o adamdı. Hem belki adama ilham bile olabilirdi.

“Mutluluğu bekleyen ama hayatından fazlalıkları çıkarmayıp ona yer ayırmayan insanlar, bir ömür boyu mutluluğu beklemeye mahkumdu.”

Çiğdem SUDE

cigdem.sude.77@gmail.com

İzmir’de Bir Vakit | Çiğdem SUDE

Bir vakit geldik İzmir’e.
Otogarın o sıcak sarılması karşıladı bizi.
Sarıldıkça içimizin ısındığı bir sarılma…
Konak’ta tarih kokan bir yapı,
Bir havuz ve yirmi beş musluk eksikle
Saat kulesi…
Önünde ise eksik olmayan iki şey:
Kuş yemi ve çiğdem.
Yerli yabancı turistler var sonra,
Tek derdi şuursuzca fotoğraf çekinmek olan.
Birde şimdilerde var olan falcı kadınlar, çiçekçi amcalar, balon satan adamlar…
Karşıyaka’da başka bir tarih, Zübeyde Hanım…
Bostanlı’da günbatımı iskelesi, güneşin mum gibi eriyip gittiği en güzel yer.
Kordonda dolaşan onlarca insan
Fakat aynı şehirde, farklı mevsimde…
Özgürlükten doğan karmaşa, karmaşadan doğan özgürlük.
Deniz İzmir’e bakmış ve buharlaşmış.
İzmir denize bakmış ve yanmış.
Aşkmış meğer hissettikleri
Denizin İzmir’e, İzmir’in denize
Benim ise her ikisine…

İzmir’de bir vakit İzmir’i öğrendim.
Alsancak’tan Karşıyaka’ya giden vapurda martılara simit değil gevrek atmakmış.
İzmir bombasını yerken yüzüne bulaşan çikolataymış.
Çiğdeme çekirdek diyenle inatlaşmakmış.
Midyesinin, balığının ağızda lezzet bırakan tadıymış.
Meğerse İzmir sevdaymış, aşkmış, yaşamakmış…

Çiğdem SUDE

cigdem.sude.77@gmail.com

Sana Yakın Olmak Var | Çiğdem SUDE

Sen masmavi suların ve bembeyaz köpüklerinle mucizevi bir denizsin.
Parmak uçlarından saç tellerine kadar hissedilen ürpertinin sahibi,
Huzurun başkenti, mutluluğun adresisin.
Tüm bunlar için sana yakın olmanın yolları var.
Alaycı yürüyüşe sahip bir yengeç olabilirim mesela
Ya da sahte, acı gülüşe sahip bir yunus.
Cansız bir varlık da olabilirim.
Güneşte kavrulmuş, rüzgarlarla insanın gözüne kaçan bir kum tanesi mesela
Ya da bastığın an, ayağını yaran keskin bir çakıl taşı…
Belki evine haciz memuru gelmiş gibi zorla çıkarılan bir istiridye olmayı da kabul edebilirim.
Hatta beynimden vazgeçip bir deniz yıldızı bile olabilirim.
Nitekim,
Sana yakın olmak var işin ucunda…

Çiğdem SUDE

cigdem.sude.77@gmail.com