Yazar: Duygu BİLGİN

Edward Scissorhands - Johnny Deep

Edward Scissorhands: Aslında Her Birimizin Bizi Bekleyen Bir Şatosu Var | Duygu BİLGİN

Edward Scissorhands - Johnny Deep

Edward Scissorhands: Aslında Her Birimizin Bizi Bekleyen Bir Şatosu Var

Hayal edelim!

Yanlış anlaşıldığımız, öteki olarak hissettiğimiz, dışlandığımız, farklı olduğumuz için yabancılaştığımız anlara biraz yoğunlaşalım. Haydi hayal edelim! Hep birlikte hayal edelim! Oradayken tam da orada olmanın rahatsızlığıyla dans ettiğimiz, belki de hiç orada olmamayı dilediğimiz zamanları bir düşünelim. Nasıl hissettik? Ne yaptık? Nasıl tepki verdik? Ne düşündük?

Bu filmi izlediğimde ben bu anlara doğru bir yolculuk yaptım kendi içimde. Bunları düşündüm ve Edward’ı anlamaya çalıştım. Yeri geldi onun için üzüldüm. Kalbimde ona ait bir alan açıldı film boyunca. Bazen onun yerine kendimi koyarak hareket ettim. Doğallığına hayran kaldım. Kendi oluşuna imrenerek baktım. Tatlılığıyla ve çocuksu bir saflıkla film boyunca orada olan bu karakter, kısa bir süre de olsa gerçek oldu benim için. Ekrandan fırladı ve mor koltukta yanıma oturdu. O da kahve içti benimle. Filmin bir kısmını beraber izledik. Sonra fark ettim, aslında Edward bir yerde kendimdim. Yaşadığım ya da tanık olduğum bazı deneyimlerdi, uyum sağlamak için kendimi değiştirmeye çalıştığım hâlimdi. Sonra bu değişim nedeniyle kendime yabancılaştığım ve yine ben olmanın yollarını aradığım bir versiyonumdu. Burada bir gerçek birden belirdi yine o mor koltuğun yanında: Beklentiler, normal olan, kurallar, toplumsal roller ve tüm bunların arasına sıkışmış insan canlısı. Bunlar arasında her birimiz kendi biricik yollarımızı bulmaya çalışırken kendimizden uzaklaşıyoruz önce. Sonra tekrardan kendimize yakınlaşmaya çalışıyoruz. Bu döngü böyle sürüp gidiyor. Galiba hayat demek, bu demek oluyor. Edward bunları hatırlattı bana bir kez daha.

(Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içermektedir.?)

Edward Scissorhands - CoverGelin birlikte filme biraz daha yakından bakalım. Tim Burton’ın yönetmenliğiyle hayat bulmuş gotik bir hikâye olan Makas Eller Johnny Depp’in muhteşem oyunculuğu ile seyirci önüne çıkıyor. Tim Burton bu filmin en kişisel filmi olduğunu belirtir. Filmin baş karakteri Edward’ın çizimini genç yaşlarda yaptığını ve kendi yaşanmışlıklarından yola çıkarak karaktere hayat verdiğini aktarır. Farklı olanı bize yansıtır. Farklı olma durumunu sadece bir olayda, düşüncede ya da benzeri şekilde değil, Edward’ın makastan olan ellerinde de görürüz. Bu farklılık aynı zamanda fiziksel bir hâl üzerinden yansıtılır bizlere. Edward ürkek, yalnız biridir ve herkesin rahatlıkla yapabildiği yemek yemek, giyinmek, dokunmak gibi şeyleri yapamaz. Hatta elleri yüzünden kendine zarar verir. Yüzünde çizikler vardır. Bu ellere sahip olmasının nedeni yaratıcısının ellerini monte edemeden önce hayatını uykuya teslim etmesidir. Şatoda tek başına yaşayan Edward, kozmetik ürün satıcısı Peg tarafından bulunur. Peg onu yalnız başına o şatoda bırakamaz ve Edward’ı yaşadığı hayatın, arkadaşlarının, kendi toplumunun içerisine dahil eder. Bu sayede Edward yalnız yaşadığı şatosundan ayrılır ve insanlar arasına karışır. Onu evine alan Peg, Edward’ın dış görünüşünde bazı değişimler meydana getirerek, yüzüne makyaj yaparak, kıyafetler giydirerek onun daha az tuhaf göstermeye çalışır. Edward bu sayede normal olacak ve toplum tarafından kabul edilecektir. Fakat Edward, Edward’dır. Kıyafetleri değişse de makyaj ile yüzündeki kesikler giderilmeye çalışılsa da özünde aynı kişidir. Tüm saflığıyla yapılan bu değişimleri kabul eder. Çünkü artık yalnız değildir, onu seven insanlar vardır. İnsanların bahçelerini düzenler, saçlarına yeni şekiller verir, evcil hayvanların tüylerini farklı şekillerde keser. Herkes tarafından sevilen biri hâline gelir ve herkesin bir noktada aynı yaşam biçimine sahip olduğu banliyöde kabul görür.

Edward Scissorhands - Cutting Scene

Edward aşkı da tatmıştır yeni yaşamında. İnsan olmasa da onun da duygularının olduğunu bu anlarda çok daha net görürüz. Peg’in kızına âşık olur. Fakat buna hakkı yoktur. Çünkü o aslında bir nevi ötekidir. Belli bir çizgide durması, kendi yerini bilmesi gerekir.  Edward bir de banliyö sakinlerinden birinin kendisiyle beraber olma istediğini de geri çevirir.  Bu olay sonrasında geri çevrilen kişi Edward’ın açığını aramaya başlar ve onunla ilgili dedikodular yaymaya başlar. Sonrasında gelişen olaylar ve yanlış anlaşılmalar ışığında Edward dışlanmaya başlar. Onu çok seven insanlar ona sırt çevirir. Bir şekilde kendinden ödün vererek alıştığı bu yaşamdan uzaklaşma vakti böylece gelir. Kendi olabileceği tek yere geri döner Edward: şatosuna.

Bu senaryo size de tanıdık geliyor mu? Belli normlara, toplum denen organizmaya, yaşadığımız çevreye uyum göstermeye çalıştığımız ama bir şekilde bu uyumlanmayı sağlayamadığımız zamanlar geldi mi gözünüzün önüne? Ya da bir şekilde uyumlanmaya çalışan insanlar belirdi mi resimde? Uymak zorunda olduğumuz roller neler? Bu rollerin ne kadarı bizimle ve benliğimizle uyumlu? Verilen rollerimizden çıktığımızda neler oluyor peki? Edward’a sorsak bu sorulara ne cevap verirdi sizce?

Edward sonunda birey olabileceği, kendi olabileceği yere döner. Şatosu onu tüm şeffaflığıyla orada bekler her zaman. Edward yalnızdır belki ama kendi ile birliktedir. Bu sefer şatosunun bahçesini budar. Hâlâ Peg’in kızına olan aşkının devam ettiği söylenir. Bu sebeple de her sene kar yağar. Yağan karlar onun aşkının devam ettiğinin bir göstergesidir.

Karanlık şatonun içerisi aslında çok renkli. Aslında her birimizin böyle bir şatosu var. Ne zaman dönsek bizi karşılayacak bir şato bu. Belki karanlık ve ürkütücü görünen bir şato ama içi çok başka. Çünkü kendimiz olmak bambaşka.

En iyisi kendimize sahip çıkalım tüm renklerimizle birlikte.

Kendi gerçekliğimizi yaratabildiğimiz,

Kendi şatomuza geri dönebildiğimiz,

Bolca anlaşılabildiğimiz ve anlayabildiğimiz zamanlara…

Gelecek ay görüşmek üzere!

Duygu BİLGİN

duygu-bilgin@hotmail.com

Kaynaklar:

http://www.yeniklasor.com/q-26381-edward-makaseller.html

Kozan, E. (2018). Bir Ötekinin Masalı, Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Sinemarmara

Boys Don't Cry - Hilary Swank

Boys Don’t Cry: Dünyaya Fırlatıldık Evet, Ya Sonra? | Duygu BİLGİN

Boys Don't Cry - Hilary Swank

Boys Don’t Cry Film İncelemesi

Spoiler içerir, dikkat. 🙂

Doğarız. Evet yazıma doğduğumuz gerçeğini vurgulayarak başlamak istiyorum. Hepimiz buradaysak, bir şekilde ben bu yazıyı yazıyorsam, siz de okuyorsanız doğmuşuz demektir. Ya da Heidegger’ın tabiriyle dünyaya fırlatıldık ki ben bu tabiri daha çok seviyorum. Doğduğumuz, fırlatıldığımız o anla birlikte tüm roller, toplumsal kurallar, bizden beklenenler ve daha pek çok şey içerisinde var olma çabamız ve yolcululuğumuz da başlamış oldu. Her bir birey bu yolculuğu devam ettiriyor. Fırlatılmışlık hâlinden sıyrılabilmek adına eylemlerde bulunmaya, özgürleşmeye çabalıyoruz. İnsan olarak ortak yanımız bir yolculuğun içerisinde olmamız ve özgürleşme çabamız; farkımız ise yolda olma hâlini farklı şekillerde deneyimlememiz. Amacımız aynı: kendimiz olabilmek, kendimizi keşfedebilmek, kendimizi yıkmak ve yeniden inşa edebilmek.

Boys Don't Cry - Brandon TeenaSize bu yolculuğu hüzünlü bir şekilde sonlanan birinden bahsetmek istiyorum: Brandon Teena. Adı resmi kayıtlarda Teena Brandon olarak geçiyor ama bu konuda kişinin kendi beyanı esas olduğu için Brandon olarak devam edeceğim. Sene 1993. Brandon 21 yaşında bir erkek. The Falls City’de yeni bir arkadaş grubuna dahil oluyor. Bu arkadaşlık eğlenceli, yer yer kendini ispatlama çabası içerisinde bir süre devam ediyor. Fakat sonrasında Brandon’un biyolojik olarak kadın bedenine sahip olduğunu öğrenen iki arkadaşı, önce kendisine tecavüz ediyor ve ardından bu olayı şikâyet ettiği için Brandon’ı öldürüyor. Brandon’ın fırlatıldığı bu evrendeki yolculuğu 21 yaşındayken trajik bir şekilde son buluyor.  Hâlbuki tek amacı kendi dünyasında hissettiği şekilde yaşamak.  Cinsiyet kimliğini, ait hissettiği cinsiyeti erkek olarak tanımlayan Brandon, cinsel kimliğinin sosyal normlara uymaması ve gücü elinde bulunduran erklerin kendilerini haklı görmesi sonucu ötekileştiriliyor ve çok genç bir yaşta yolculuğunun sonuna geliyor.

Boys Don't Cry - CoverKimberly Peirce tarafından yönetilen “Boys Don’t Cry” filmi Brandon Teena’nın gerçek hikayesine dayanıyor. Peirce bu filmi yapmaya Kolombiya Üniversitesi’nde öğrenciyken karar veriyor. Tesadüf eseri Brandon’ın hikayesine denk gelen Peirce, bu konuyu derinlemesine araştırıyor ve yazmaya karar veriyor. Yaklaşık beş yıl süren bir sürecin ardından film bizlerin karşısına çıkıyor.

Gelin konusuna, anlattıklarına, derdine biraz yakından bakalım. Film; aşkın, arayışın, evde olma hissinin, hüznün, şiddetin harmanlanmış bir versiyonu. Rengi ne diye soracak olursanız karanlık ve gri diye cevap veririm. Sıkışmışlık ve huzursuzluk hisleri film boyunca bana eşlik etti. Tüm bunlarla birlikte filmin çok önemli bir işlevi var. Hatta birden çok. Öncelikle transfobi konusunda bir bilinç oluşturuyor ve filmin yapım yılı olan 1999 yılına baktığımızda bu çok önemli bir yere sahip. Bunun yanın sıra trans bireylerin maruz kaldığı şiddeti ve karşılaştığı sorunları gözler önüne seriyor. Buradan dünyaya fırlatıldığımız -doğduğumuz- an gerçeğine tekrardan dönmek istiyorum. Heteronormatif bakış açısına göre sadece kadın ve erkek kimliklerinde doğarız. Bu bakış açısı bize cinsiyetin sabit, değişmez ve verilmiş olduğunu söyler. Cinsel kimliklerimizi sadece kadın ve erkek olmak üzerinden tanımlar. Toplum da bizden bu rollerimiz üzerinden bazı şeyler bekler. Eylemlerimiz, davranışlarımız, mesleğimiz hatta aşık olma biçimimiz kadın ve erkek olmamızla paralellik göstermek zorundadır. Bizden beklenenler doğrultusunda eylersek kabul göreceğimiz bir sistem içerisine atılırız. Eğer bu şekilde davranmazsak ötekileştirilebiliriz, dışlanabiliriz, fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalabiliriz, hatta belki haklarımızı kullanamayabiliriz. Haklarımız için savaşmak zorunda kalabiliriz. Sadece kadın ve erkek olmak üzerinden tanımlama yapmak yeterli mi peki? Hayır. Kuir (Queer) teoriye göre ise cinsel kimliklerimiz sayısız ve sınırsızdır. Bu kimlikler psikolojik, sosyolojik ve kültürel olarak şekillenir. Bu yazımda bu teorilere maalesef uzun uzun yer veremeyeceğim. Belki başka bir yazının konusu olabilir. Fakat genel olarak bahsetmek istediğim şey sadece kadın ya da erkek olmanın kimliğimizi tanımlamada yetersiz olduğu ve bu tanımların çok çeşitlilik gösterebileceği. Özellikle 1990 ve sonrasında giderek görünür olmaya başlayan, örgütlenen LGBTİ+ hareketi ile bu konudaki bilinç artmaya başladı. Fakat daha gidecek çok yolumuz var. Bu yolu bilinçlenerek ve birlikte alsak güzel olmaz mı? Hepimizin insan olduğu tabanı üzerine şekillendireceğimiz bir evren tasarımı bilemiyorum belki fazla ütopik. Ama benim kendi ütopik evrenimde, olması gereken dünya düzlemimde temelde insan olmamız yeterli, hoşgörü var ve evet her birimiz farklı renklerle ışıldıyoruz. Yürüdüğümüz yollar farklı ama amacımız aynı: bu yolu yürümek ve keşfetmek.

Kendimizi korumaya dair temel bir içgüdümüz var. Bize benzemeyenden korkuyoruz ve böyle olunca kendimizi koruma içgüdümüz bir anda ortaya çıkıyor. Korktuğumuzda ötekileştiriyoruz, şiddet kullanıyoruz, aşağılıyoruz, kabul etmiyoruz. Tıpkı Boys Don’t Cry filminde Brandon’a yapılan gibi. Ya da tıpkı gerçek yaşamda Brandon’ın yaşadığı gibi. Sosyal bir değişime ihtiyacımız var. Tüm renkleri kapsayan ve sadece insan olmanın yeterli olduğu bilgisinin yayılması gerekli. Dönüşüm ancak yeni bilginin yaratılması ile mümkün, sadece bu bilgi bizi istediğimiz dönüşüme götürebilir. Bilinen yargıların yıkılması ve bu bilginin yaratılması zor evet. Ama en azından denemek, kendi alanımızdan bir şeylere başlamak kelebek etkisini yaratabilir. Tek bir kişiye dokunmak aslında ne kadar değerli. Kim bilir belki bir gün tüm kimliklerimizden arındığımız ve kimliksizliğe giderek kendimizi özgürce ifade edebildiğimiz zamanlar da gelir.

Boys Don't Cry - Transsexualism

Filme dönecek olursak biyolojik cinsiyetin insanların kim olduğunu tanımladığı bir evren içerisinde olduğumuzu anlıyoruz. Brandon’ın biyolojik cinsiyetinin kadın olduğunu anladıklarında kendisine tecavüz eden iki arkadaşı Tom ve John güçlerini kullanma ve ona zarar verme hakları olduğunu düşünerek hareket ediyor. Bu haksızlık hukuk kısmında da devam ediyor ve sorgu sırasında Brandon bir vajinaya sahip olduğu için aslında kadın olduğu kimliğiyle yüzleştirilmeye çalışılıyor. Sadece kimliğini ve olma hâlini yaşamaya çalışan Brandon’ın haklarının arkadaşları ve hukuk tarafından çiğnendiğine tanık oluyoruz. Burada üç önemli kavram dahil oluyor resmimize: Bilgi, güç ve şiddet. Değişen bilgi ile, dönüşen gücün ve şiddetin, sırf gücü elinde bulundurduğu için sahip olduğu bilgiyle şiddet uygulama hakkına sahip olduğunu düşünen insan canlısının resmini çiziyor bizlere.

Boys Don't Cry - Love Scene

Filmde aşk da var. Tüm bunlar olurken bir yandan Brandon’ı olduğu hâliyle seven ve herkese karşı savunan Lana var. Diğerlerine göre gerçek olarak tanımlanan durum Lana’nın bakış açısını ve Brandon’a olan sevgisini değiştirmiyor. O asıl gerçekliği kabul ediyor ve Brandon’ın beyanı Lana için yeterli oluyor. Bu sahneler içimizi ısıtan ve olduğumuz hâlimizle kabul edilmenin ne kadar yüce bir şey olduğunu gördüğümüz anlara dönüşüyor. Filmin genelinde rengin griden başka bir forma döndüğü anlar aslında bu anlar. Lana’nın çabaları ve savunması sonucu değiştirmiyor, değiştiremiyor. Çünkü gücü elinde bulunduranlar, bunu sonuna kadar kullanıyorlar ne yazık ki. Neden mi? Çünkü onlara göre “normal” olan bu.

“Normal” olanı tanımlamakta her zaman zorlanmışımdır. Hâlâ da yapamam ve yapmamayı tercih ederim. Fakat “Normal nedir?” tanımının yapıldığı bir sosyal düzlemde yaşarken içimizden geldiği gibi yaşamak zor ve meşakkatli. Yargılanma, kabul edilmeme, ötekileştirme, olmak isterken bir türlü olamama hâli içerisinde debelenip gidiyoruz. Ruhlarımız inciniyor, kişiliğimiz örseleniyor, kırılıyoruz, kırıyoruz.

Kısacası ey okurlar, bu yol zorlu bir yol. Yanımıza hoş görümüzü alalım, birinin insan olması yeterli olsun bizim için. Herkes istediği kimlikte ya da kimsizliğiyle beraber yaşayabilsin. Özgür olalım. Zaten gideceğimiz tek bir yolumuz var. Belki yakınınızdaki birine ufak bir dokunuşunuz bir dönüşümü gerçekleştirebilir. Gerçekten görebilmenin ve kapsayıcı olabilmenin nasıl da dönüştürücü etkisi olduğuna şahit olabilmek ne büyülü bir şey.  Bu büyüyü duyulduğunuzda ya da görüldüğünüzde, anlaşıldığınızdaki anlarda fark edebilirsiniz. Görebilen gözlerle bakmanız ve kalbinizin hissetmesine izin vermeniz yeterli.

İyi ki Kimberly Peirce bu hikâyeyi Brandon’ın bakış açısıyla olabildiğince bize yansıttı ve Hilary Swank harika bir şekilde Brandon’ı canlandırdı. Keşke başka türlü bitseydi bu yolculuk. Brandon için elimizden bir şey gelmiyor ama başka hikayeleri kurtarabiliriz. Bunun için geç değil!

Tüm renkleri içimizde yeşerttiğimiz ve kapsadığımız, koşulsuzca sevildiğimiz ve sevebildiğimiz zamanlara…

Bir sonraki ay görüşmek üzere.

Duygu BİLGİN

duygu-bilgin@hotmail.com

 

Kaynaklar:

Cooper, B. (2002). Boys Don’t Cry and Female Masculinity: Reclaiming a Life & Dismantling the Politics of Normative Heterosexuality, Critical Studies in Media Communication, 19 (1), 44-63.

Demilio, K. (2014). Boys Don’t Cry Film Analysis. (https://ocw.mit.edu/courses/womens-and-gender-studies/wgs-640-screen-women-body-narratives-in-popular-american-film-spring-2014/assignments/MITWGS_640S14_BDC_ppr_KD.pdf)

 

 

 

Last Tango In Paris - Fotoğraf

Last Tango In Paris: Başlangıç ve Bitişlerin Kesişim Kümesi | Duygu BİLGİN

Last Tango In Paris - Fotoğraf

Last Tango In Paris Film İncelemesi

(Yazının içeriği filmle ilgili spoiler içermektedir.)

Film bize şehrin gürültüsü, tren sesi ve bu seslerin arasında dünyaya haykıran bir adam görüntüsüyle merhaba diyor. Ardından bir kadın silueti görüyoruz. Adam ve kadın birbirlerinden habersiz bir şekilde kendi hayatları, düşünceleri, koşturmacaları arasında birbirlerini teğet geçerek kendi yönlerine doğru gidiyor. Nereden geldiklerini bilmiyoruz, nereye gittiklerini de anlayamıyoruz. Tam bu anda biraz gergin ve esrarengiz bir müzik beliriyor. Kadın saatine bakıyor. Bir acelesi var ya da yetişmesi gereken bir yer var, diyorum içimden. Zamanla ilgili bir şeyler beliriyor zihnimde. Sonra adam ve kadın birbirlerini bir telefon kulübesinin orada yeniden teğet geçiyor, görmüyor ya da fark etmiyor.  İşte o an bu adam ve kadının aslında bir şekilde, bir yerde birbirlerinin hayatlarına dokunacaklarını anlıyoruz. Filmin bunun üzerine şekilleneceğini hissediyoruz.

Kendi dünyamızda neleri teğet geçiyoruz, kimleri görmüyoruz? Bize yakın olan ama bir o kadar da uzak olan insanlar kimler? Belki şu an hayatımızda önemli yeri olan birini başka bir zaman diliminde teğet geçtik. Asıl önemli olan da kendimizi, kendi benliğimizi teğet geçtiğimiz o anlar. Filmin ilk kısmı bana bunu düşündürdü.

Yönetmen Bernardo Bertolucci’nin 1972 yapımı Paris’te Son Tango filmi ilk sahnelerde birbirini teğet geçen bu adam ve kadının gizem ve tutku etrafında dans eden ilişkilerini konu alıyor. Adamın adı Paul, Amerikalı ve orta yaşlı, eşi yeni intihar etmiş. İlk sahnedeki haykırışı da aslında bu yüzden. Kadının adı ise Jeanne, Fransız ve daha 20 yaşında, nişanlı. İkili yeni bir ev arayışı içindeler. Birbirlerini artık teğet geçmedikleri nokta, tesadüf eseri aynı eve bakmaya gelmeleri sayesinde oluyor. Jeanne daireye bakmaya gittiğinde birden içerde Paul’u da görüyoruz. Daha önce birbirinin yanından habersiz geçen bu ikili artık birbirleri için görünür oluyorlar. Bu karşılaşma sahnesinde ilgimi çeken bir diyalog yaşanıyor:

Jeanne: Beni korkuttunuz. İçeri nasıl girdiniz?

Paul: Kapıdan.

Jeanne: Doğru. Açık bırakmışım. Girdiğinizi duymadım.

Paul: İçerdeydim zaten.

Last Tango In Paris - Sahne

Diyalog hiç yeni tanışan iki kişinin diyaloguna benzemiyor. Bu da bu ikili arasındaki ilişkinin bildiğimiz düzlemde ilerlemeyeceğinin ilk sinyalini veriyor bizlere. Sahnenin sonunda ikili sevişiyor ve başlarda daha çok tensel olarak nitelendireceğimiz bir ilişkinin temelleri atılmış oluyor. Kadın adama adını sorduğunda adam adının olmadığını ve bu evde buna ihtiyaç duymadıklarını söylüyor. Birbirlerinin isimlerini, geçmişlerini, yaşantılarını bilmeden bu evde buluşmaya ve toplumsal beklentilerden uzak bir yaşam inşa etmeye başlıyorlar. İsimlerin kullanılmadığı, adamın kuralları belirlediği eski bir evde başlanan bu ilişkiye tanıklık ediyoruz. Filmin bu kısmında akla şu sorular geliyor: “Peki böyle bir yerde biz gerçekten biz, kendimiz oluyor muyuz?”, “Deneyimlerimizin, yaşantımızın dışarıda bırakıldığı bir yerde gerçekten var olduğumuzu söyleyebilir miyiz?”, “Deneyimlerimizi gerçekten dışarıda bırakmamız mümkün mü?” Filmin ilerleyen kısımlarında bunun aslında pek mümkün olmadığını ya da en azından bu iki karakter için mümkün olmadığını, Jeanne’in sonra da Paul’un daha çok şey bilme ve anlatma isteğine şahit oluyoruz. Bu da başlarda tensel gibi görünen ilişkinin sonradan daha özsel bir noktaya gittiğini gösteriyor.

Jeanne’in neden böyle bir ilişki biçimine ihtiyaç duyduğu sorusu geliyor akıllara. Bunun da cevabını nişanlısıyla olan ilk sahnesinde anlıyoruz aslında. Nişanlısı bir aşk filmi yapmak istiyor. Bunun için de Jeanne ile yaşadığı anları ona sormadan filme alma kararı alıyor. Jeanne bana sorabilirdin diyor ama sonrasında bunu kabul ediyor ya da daha çok boyun eğiyor. İki nişanlının kameralara oynadığı, gerçekten bu duyguları yaşıyorlar mı yoksa bu bir oyun mu sorularını bize sordurtan anlara şahit oluyoruz. Burada Jeanne’in gerçek bir ilişki arayışı içine girdiğini yorumlayabiliriz ya da gerçek olmayan bu duygulardan kaçış, gerçek bir duygu arayışı, mış gibi olmayan bir yaşantı isteği; ona bu esrarengiz ve adını bile bilmediği adamla yaşadığı ilişkinin temellerini attırmış olabilir.

Filmin en tartışmalı ve rahatsız edici sahnesi “Tereyağını getir!” repliğiyle başlayan, içinde şiddetin ve aşağılamanın yer aldığı Paul’un Jeanne’e tecavüz ettiği sahneye geliyoruz. Bu sahnede filmin genelinde yer alan sadizm-mazoşizm eğiliminin tepe noktasına ulaştığını net bir şekilde görüyoruz. Her şey Jeanne’in Paul’e belki içinde bir aile sırrı vardır demesiyle yani daha derine inme, daha öze inme ihtiyacıyla başlıyor. Bu cümlenin sonrasında beliren tecavüz sahnesi, Paul’un çocukluk yaşantısını bazı kurallara ve otoriteye boyun eğmesiyle ilişkilendirdiğini anlıyoruz. Filmin bu sahnesinin tartışmalı olmasının bir sebebi de genç oyuncu Maria Schneider’ın böyle bir sahneden haberi olmaması. Sahnede gördüğümüz gözyaşları ve çığlıklar gerçek. Ahlaki açıdan değerlendirdiğimizde kabul edilemeyecek bu sahne, birçok tartışma konusunu beraberinde getiriyor. Maria daha 19 yaşındayken maruz kaldığı bu sahnenin etkisini üzerinden atamıyor. Genç kadın; o sırada neyin yapılmasının doğru olduğunu bilmediğinden, rızası dışında bu sahneyi oynamak zorunda kalıyor. Senaryoda yazılı olmayan bu sahne yüzünden genç oyuncu tedavi görmek zorunda kalıyor. Bir insanın kaldırabileceği en zor durumlardan biriyle başa çıkmak zorunda bırakıldığı bir film aslında Paris’te Son Tango. Madalyonun diğer yüzü, insan özüne dair rahatsız edici bir gerçekliği sunuyor bize. Bu gerçeklik filmde gördüğümüz şiddetle paralel bir gerçeklik. İnsanın özüne dair, yapmak istediklerimizin bazı anlarda sınırlarının olmayışına, bir başkasının sınırlarını hiçe saymaya kadar giden bir özün yolculuğunun filmi olarak değerlendiriyorum ben bu filmi.

İnsan olarak bir toplum yaşantısı içine doğarız. Bu yaşantıda dürtülerimizi, hazlarımızı toplumsal kurallara göre şekillendirmeyi öğreniriz. Yaşamda kabul görmek adına bazı yanlarımızı maskeleriz. Bu maskeyle yaşamaya alışırız. Öyle ki bazen aslında kimiz, neyiz, ne istiyoruz bunu unuttuğumuz anlara şahit oluruz. Özümüze yabancılaşırız. Bu filmde özlerine yabancılaşan bu iki karakterin tekrardan bunu bulma yolculuğuna şahit oluruz. Başlarda toplumdan ve toplum kabullerinden uzak, kendi yarattıkları mekânda sadece en temel dürtüleri doğrultusunda bedenlerini ve hazlarını paylaşan bu iki insanın, giderek birbirlerinin özlerini gördüğü ve aşkı tattığı bir hikâyeye tanıklık ederiz. Maskelerin giderek inmesi, bilinmeyenlerin bilinir olması bizi rahatlatmaya başlar.

Peki film nasıl sona eriyor? Filme adını veren tutkunun dansı -tangoyu- filmin neredeyse son sahnesine kadar görmeyiz. Pistte tango yapan çiftler görürüz. Ama bu çiftlerin yüzünde maske var gibidir. Sanki bir görevmiş gibi dans etmektedirler. Sahneye kahramanlarımız çıkar ve içlerinden geldiği gibi doğaçlama dans etmeye başlarlar. İkiliyi bu kadar rahatlamış ve içlerinden geldiği gibi gördüğümüz başka bir an olmayabilir filmde. Bu rahatlık izleyici olarak bize de yansır.

Sonra bir anda ikili arasında koşturmaca başlar. Jeanne artık bu ilişkiyi istemediğini söyler. Hatta haykırır ama gerçekten böyle midir anlayamayız. Bitti derken aslında bitmediğini işaret ediyor gibidir. Paul de “Bir şey biterse yeniden başlar.” diyerek Jeanne’i ikna etmeye çalışır. Bu sırada ikili hâlâ birbirinin adını bilmemektedir. Ama bu sefer söylemeye hazır gibidirler. Çünkü adam, hayat hikayesini anlatmaktadır: eşinin ölümünden, bir otel sahibi olduğundan bahseder ve sürekli anlatmak ister. Çünkü o da aşıktır. Kovalamacanın sonunu söylemeyeceğim. Ama her şey başladıkları yerde son bulur. Tanıştıkları eve gelirler.

Her şeyin başladığı ya da en azından bizim öyle adlandırdığımız yerde her şey biter. Hayat bu kadar döngüsel midir? Başlangıçlar aslında bitişleri içinde barındırır mı? O zaman başlangıç ve bitişler aynı mıdır? Soruları ve giderek alçalan müziğin eşliğinde karakterlere elveda diyerek kendi dünyalarımıza çekiliriz.

Kaynaklar:

Moore, S. (2018, November 26). Cinsel devrimin gerçekleşmeyen vaadi: Paris’te Son Tango. Retrieved October 19, 2020, from https://vesaire.org/cinsel-devrimin-gerceklesmeyen-vaadi-pariste-son-tango

Üretmen, P. K. (2017). Paris’te Son Tango. PsikeSinema, 102-205.

Duygu BİLGİN

duygu-bilgin@hotmail.com

Gerçekliğin Bozumu: Dogtooth (Köpek Dişi) | Duygu BİLGİN

(Yazının içeriği, filmle ilgili spoiler içermektedir.)

Yorgos Lanthimos tarafından 2009 yılında hayata geçirilen “Köpek Dişi” (Dogtooth) filmi, beş kişilik bir ailenin yaşamını konu alıyor. Filmin ambiyansını, neler olduğunu ya da hissettirdiğini izlemeye ilk başladığınızda tanımlamakta zorlanıyorsunuz. En azından benim için öyle oldu. Rahatsız olduğum, gergin hissettiğim ve neden böyle hissediyorum diye sorduğum anlara şahit oldum. Bu anlar sonra yerini rahatlığa bıraktı diyemeyeceğim. Aksine film boyunca bu hislerin içimdeki dansına şahit olduğumu söyleyebilirim.

Bu filmde ne anlatılıyor? Anne, baba, iki kız ve bir erkek kardeşten oluşan bir aile; şehrin sınırları dışında, etrafı çitlerle çevrili, büyük ve havuzlu bir evde yaşıyor. Filmin hemen hemen hepsi bu evde geçiyor. Yirmili yaşlarında olan bu üç çocuk ve anne evden hiç ayrılmıyor. Sadece baba evin ihtiyaçlarını karşılamak için işe gidip geliyor o kadar. Eve de dışardan herhangi bir giriş yapan yok. Herhangi bir akraba, arkadaş evin sınırları içerisinde film boyunca görünmüyor. Tabii bir istisna var: Christina. Christina film boyunca bu eve dışardan girebilen tek kişi ve babanın iş yerinde güvenlik görevlisi olarak çalışıyor. Bir de adını bildiğimiz tek karakter. Diğerlerinin adlarını bilmiyoruz, kimse birbirine adıyla seslenmiyor. Belki de aslında adları yok. Christina’nın da eve girebilmesinin tek bir nedeni var: erkek çocuğun cinsel ihtiyaçlarını karşılamak.

Neden evden kimse çıkmıyor? Bu evin anne baba tarafından oluşturulduğunu anladığımız belli kuralları var. Dışarıya çıkmanın yasak olmasının temel kural olduğu hemen göze çarpıyor.  Çocuklara doğdukları zamandan beri böyle lanse ediliyor. Bu nedenle sürekli evdeler. Dışarıya çıkmanın tek koşulu köpek dişlerinden birinin düşmesi. Evet, yirmili yaşlarda olan bu üç genç de evin sınırları dışına çıkabilmek, dışarıyı görebilmek için köpek dişlerinden birinin düşmesini bekliyorlar. Özgürleşebilmek için, öte tarafı keşfedebilmek için, birey olabilmek için bu koşulun gerçekleşmesi gerektiğine inanıyorlar.

Dünyanızı nasıl tanımlarsınız? İçine neleri alırsınız? Kapsamı nedir? Nerede başlar, nerede biter? Anneleri ve babaları tarafından konan kurallarla, inançlarla büyüyen ve başka türlü bir dünyanın ya da yaşamın nasıl olduğunu deneyimlemeyen bu üç gence sorsam cevapları muhtemelen “evimiz” ya da “bu ev” olur.  Peki, dünyalarının içinde neler var? Üç kardeş evde birbirleriyle sürekli yarıştırılıyorlar (örneğin; gözleri kapalıyken belirlenen bir noktaya ulaşmaları, en çok kimin suyun altında kalacağının belirlenmesi), bazen birbirlerine şiddet gösteriyorlar ve bundan dolayı suçluluk duymuyorlar, anne ve babalarının anlattıkları hikâyelere inanıyorlar, önemli olarak atfedilen akşam yemeklerini birlikte yiyorlar, kardeşlerinin köpek dişi çıkmadan evden çıktığı için bir kedi tarafından yenildiğine inanıyorlar.

Ayrıca kelimeleri bizim günlük yaşamda kullandığımız, bildiğimiz anlamdan farklı öğreniyorlar. Mesela bizim tuz olarak adlandırdığımız şey, onların dünyasında telefon olarak adlandırılıyor ya da otoban güçlü bir rüzgâr türü olarak tanımlanıyor. Filmde en çok dikkatimi çeken konulardan bir tanesi de bu: günlük hayatta kullandığımız bazı sözcüklerin filmdeki göstergelerinin farklı olması. Peki, bu çocukların bu kelimeleri bizim öğrendiğimizden farklı anlamlarda öğrenmeleri bunu yanlış ya da hatalı kılar mı? Bize anlamsız gelmesi nedeniyle bu kullanımlara hatalı diyebilir miyiz? Ben diyemeyeceğimizi düşünüyorum. Onlar için kendi alanlarında her şey anlamlı. Kendi evrenlerinde gayet işleyen bir sistemleri var. En azından filmin belli bir yerine kadar bunu gözlemliyoruz.

Dünyalarını bu şekilde tanımlayabiliriz. Peki mutlular mı? Ailenin bu koşullarda nasıl mutlu olabildiklerini sorgulayabiliriz, iç sesimiz ya da özgürlüğümüzün sesi bize bir şeylerin yanlış gittiğini fısıldayabilir ancak evet, bu haliyle mutlular. Başka türlüsünü bilmedikleri için evet mutlular.  “Buna yanlış diyebilir miyiz?”, “Kurdukları gerçekliğe hatalı diyebilir miyiz?”, “Bir başkasının gerçekliğini yargılayabilir miyiz?”, “Bu mutluluğu sorgulayabilir miyiz?” işte bunların hepsi film boyunca sorduğumuz sorular. Onların kendi gerçekliklerine sırt çevirmek ve sadece kendi perspektifimiz, kendi doğrularımız üzerinden karakterlerin gerçekliğine yaklaşmak filmi anlamamıza perde çekebilir. Bu tıpkı insanlarla iletişim kurarken sadece kendi doğrularımız üzerinden hareket ederek yargıda bulunmaya benzetilebilir. En azından benim dünyamda böyle bir şeye karşılık geliyor. Bu nedenle olabildiğinde (olabildiğinde diyorum çünkü ister istemez kendi perspektifimiz hep orada) filmdeki gerçeklikte neler oluyor tarafından bakmaya çalışmak, filmi anlamada etkili olacaktır.

Film boyunca akla “Gerçeklik nedir?”, “Bir başkasının gerçekliği benimkini ne kadar etkileyebilir?”, “Farklı gerçeklikler mümkün mü?”, “Bir nesnenin adının değişmesi, onun kapsadığı anlamı değiştirir mi?” gibi pek çok soru geliyor. Belki de filmin amaçlarından biri de bize bunları sordurmak ve sorgulatmak. Öteki dediğimiz aslında kendi dünyasında özne olana yaklaşım tarzımızı bir gözden geçirmek belki de. Hepsi de anlamlı ve derin sorular.

Bu sorgulamalar etrafından ilerlerken evde kurulan sistemin yavaş yavaş bozulduğunu görüyoruz. Her şey Christina’nın kız kardeşlerden büyük olanıyla iletişim kurmaya başlamasıyla meydana geliyor. Evin erkek çocuğunun cinsel ihtiyaçlarının karşılanması için eve gelen Christina, bir süre sonra aradığı tatmini kendi alamayınca bunun karşılanması için kız kardeşe yöneliyor. Ona kendine oral seks yapması karşılığında küçük hediyeler vermeye başlıyor. Verdiği hediyelerden biri de filmler. Bunları izleyen büyük kız kardeş giderek buradaki sözcükleri kendi hayatında kullanmaya başlıyor. Hatta kendine Bruce ismini takıyor ve kız kardeşinden kendisine böyle seslenmesini istiyor. Büyük kız kardeşin dünyasının giderek genişlemeye başladığını gözlemliyoruz. Sadece anne babasının öğrettiği kelimelerle değil, başka kelimelerle de düşünebildiğini görüyoruz. Tabii bir süre sonra dışarının etkisi evde ebeveynler tarafından fark ediliyor. Otorite figürü baba Christina’yı cezalandırıyor. Christina bir daha eve gelemiyor. Baba yaşanan bu bozulmayı toparlamak için müdahalede bulunarak bozulmakta olan ailesini toparlamaya çalışıyor.

Christina’nın eve gelememesiyle erkek çocuğun cinsel isteklerinin karşılanması için evdeki kız kardeşler değerlendirmeye alınıyor. Erkek kardeş büyük kız kardeşi seçerek onunla birlikte oluyor. Burada sadece erkek kardeşin cinsel dürtülerinin ön plana alındığını, kız kardeşlerin ihtiyaçlarının ise arka plana atıldığını gözlemliyoruz. Baba kendisine rakip olabilecek erkek çocuğun ihtiyaçlarına öncelik vermiş, bunu yaparak potansiyel bir başkaldırıyı da engelleyebileceğini düşünüyor belki de. Ayrıca daha önce belirttiğim ev içi yarışmaların da Freud’un temel dürtülerimizden biri olarak açıkladığı saldırganlık (thanatos) dürtülerini dizginlemek ve buradaki enerjinin dağılmasını sağlamak amacıyla yapıldığı düşünülebilir. Bu da olası bir başkaldırıyı engelleyebilir ve evde yaratılan huzurun devamlılığı açısından önemli olabilir. Bu noktada temel dürtülerin karşılanmasının hesaba katıldığı bir düzen görüyoruz. (Kızılay, 2020)

Film büyük kız kardeşin evden çıkma, dışarıyı görme isteğinin yükselmesiyle devam ediyor. Büyük kız bunu yapabilmek için büyük bir istek duysa da evden çıkmak için önce köpek dişlerinden birini kırıyor. Sonra da evden çıkmanın tek güvenli yolu olan arabanın bagajına giriyor. Filmin bu sahnesi Wittgenstein (2006)’ın “Dilimizin sınırları, dünyamızın da sınırlarıdır” tanımlamasına uygun düşüyor.  Özgürleşmek için, dışarıya çıkmak, ötekine bakmak için bile önce inandığı doğrularla hareket ediyor. Çünkü başka türlüsünü bilmiyor. Kabuğundan çıkarken de kendi dünyasının sınırları, kendi dili bağlamında bunu yapıyor.

Film babanın sabah arabayla iş yerine gitmesi ile sona eriyor. Arabayı uzak kadrajdan görüyoruz. Gerçekliğe bir kez daha uzaktan bakıyoruz.

Yorgos Lanthimos hepimizin ilkleri öğrendiği; hayatımızın, bakış açımızın şekillenmesinde büyük katkıları olan aile kurumunu farklı bir perspektiften bizlere sunuyor. Bu perspektif bildiğimizden farklı olsa da, bizim dünyamıza uzakmış görünse de aslında ne kadar da içindeyiz dedirten anlara sahip. Aile içinde olanlar en başta hepimize doğru gelir, sorgulamayız ancak zamanla bunları sorgulamayı ve kendi kabuğumuzdan çıkmayı, özgürleşmeyi öğreniriz. Birey olmanın ne demek olduğunu keşfederiz. Kendi yolumuzda ilerlemeye çalışırız. Burada düşünebilmenin ve hayal edebilmenin önemli noktalar olduğunu düşünüyorum. Çünkü düşünebildiğimiz kadar özgürüz ve hayal edebildiğimiz kadar yolumuzu geliştirebiliriz, büyütebiliriz. Düşüncelerimiz hep dilimiz etrafında şekillenir. İfade edebildiğimiz kadar özgür hissederiz. Kendi gerçekliğimizi bunlar üzerine kurarız. “Köpek Dişi” filmi de bunun büyüteçle yansıtılmış bir versiyonu gibi. Filmi izlerken kendimize de ayna tutuyoruz. Neleri yapmak zorunda olduğumuzu, hangi kuralları takip edebildiğimizi, kendi gerçekliğimizi sorguluyoruz. Bunları düşündürmesi ve kendimize bakmamızı sağlaması açısından sizlere önerebileceğim bir film.

Yazıma son verirken size sormak istediğim bazı sorular var. Belki üzerine düşünmek istersiniz:

Siz neleri yapmak zorunda olduğunuzu düşünüyorsunuz?

Hangi kuralları takip ediyorsunuz?

Sizin gerçekliğiniz ne?

Dünyanızın sınırlarını nasıl tanımlarsınız?

Anlamlı düşünmeler. 🙂

 

Kaynaklar:

Wittgenstein, Ludwig, (2006). Tractatus Logico-Philosophicus, İstanbul: Metis Yayınları

Kızılay, Yağmur (2020). Dogtooth: Entrapment in Perceptual Prison. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11(1), 167-173)

Duygu BİLGİN

duygu-bilgin@hotmail.com