Yazar: Duygu KAYA

Carol - Film Görseli

Carol: Seksi Bir Kadın ve Onun Küçük, Tatlı Kadını | Duygu KAYA

Carol - Film Görseli

Carol Film İncelemesi

Hayatın işleyişini çözmüş olgun bir kadın, farklılıkları ve istekleriyle kendini keşfetmeye yeni başlayan küçük bir kadın ve diğerleri yani diğer oyuncular, yönetmen, senarist, yapımcı, tüm kamera arkası çalışanlar ve biz izleyiciler…

Bir izleyici olarak ben, bu film hakkında sizinle neler paylaşacağımı düşünürken öncelikle bu filmi bir yere koyma ihtiyacı güdüyorum. Yani bu film şu kategoride mi, bu kategoride mi, bu film nerede? Sonra bunu düşünürken bu filmi bir yere koyamadığımı fark ediyorum. Mesela benim için Yurttaş Kane filmini bir yere koymak pekâlâ mümkün ve diğer birçok film için de bu mümkün fakat bir hafta sonu keşfettiğim bu film; herhangi bir hafta sonum gibi dingin, samimi ve iliklerine kadar doğal. Film böyle olunca, filmin yarattığı etki de öyle oluyor. Filmi izledikten sonra bir nefes alıp huzur doluyorsunuz sanki.

Todd Haynes’in yönetmenliğini yaptığı, The Price of Salt kitabından uyarlama olan bu film iki farklı kadının hikâyesini, artık birbirlerinin hikâyeleri olarak anlatıyor. Carol otuzlu kırklı yaşlarda, bir çocuk sahibi, evli bir kadın; hepimizin çoğu zaman tanık olduğu kâğıt üzerinde bir evlilik bu. Evli olduğundan özellikle bahsediyorum, çünkü Carol evli olduğu için bazı zorlamalara tabi tutuluyor. Therese yirmili yaşlarda, kendine ait zevkleri olan, hayatın ne olduğunu yeni yeni keşfetmeye çalışan bir kadın. Peki bu iki kadının yolları nasıl ve nerede kesişiyor? Gün içerisinde birçok insan ile yollarımız kesişeceği gibi onların da yolları bir noktada kesişiyor fakat farklı olan şu ki onlar göz göze geldikleri ilk andan itibaren birbirlerine dahil olmak istiyorlar, biz seyirciler için bunu anlamak çok da zor olmuyor. Her hikâye birçok çatışmaya sahip olduğu gibi, bu iki kadının hikâyesinde de çatışmalar yer alıyor. 1950lilerin Amerika’sında geçen film, o dönemin özelliklerini kıyafetleriyle, sokaklarıyla, düşünce tarzlarıyla içinde barındırıyor. Karakterlerimiz de bundan payını alıyor.

Carol ile Therese, bir oyuncakçı dükkanında; Carol kızına yeni yıl için oyuncak almaya çalışırken, Therese müşterilere tezgahtarlık yaparken tüm enerjileri ile birbirlerine yaklaşıyor ve tanışıyorlar. Oluşan enerjinin bir akma yolu bulduğuna inanıyorum, belki de yönetmen ile aynı fikirdeyiz ki Carol’un eldivenlerini Therese’nin tezgahında unutmasını sağlayacak bir sahne çekiyor. Bu filmden küçük bir taktik alıp -ve özellikle de bir yaz ayında iseniz- eldivenlerinizi unutmaya çalışmanız epey komik olacaktır fakat unutmayın ki oluşan enerji akmak ve sabit hâle gelmek için bir yol bulur. Bu yaklaşmanın en basit hâli olan tekrar görüşmek, karşındakine ulaşmak için bir yolun bulunması gerçekte karşılaştığımız en basit hâliyle filmde gerçekleşiyor. Karşıdakine ulaşmak için delicesine çabaladığımız anları düşününce bu sahne yüreklere su serpici oluyor.

Carol ile Therese’nin enerjisi de eldivenler, -burayı tanışmaları olarak düşünüyorum, sonra eldivenlerin çıkmış hâli yani hislerinin anlaşılması, birbirlerine olan hislerini fark etmeleri ve ellerin el olma durumu yani benim için hislerini aktarma hâli, dokunuşlar- ile yol alıyor. Bir çift eldiven için böyle bir sembol ve serüven oluşturmak ne kadar mümkün bilmiyorum ama bunu yapma hakkını ve isteğini kendimde buluyorum. İlerleyen sahnelerde Carol ile Therese’nin istekliliğini ama isteklerinin karşı tarafı korkutacağından çekinerek yavaş yavaş yol almasını izliyoruz. Belki de bu korkuyu taşıyan sadece Carol, bunu Therese’ye alan ve zaman yaratarak onu yavaş yavaş sevmesinden, ona uzaktan bakmasından anlayabiliriz. Carol belki de bugüne kadar birçok kez incinmiş bir kadın olarak Therese’yi incitmekten korkuyor. Carol’un tedirginliği sürüp giderken Therese’nin adeta bir çocuk gibi duygularını açığa vuruşu onları sevgilerinin birbirlerine karışacağı ana alıp götürüyor. O anla beraber Carol’un ve Therese’nin ne yapacağını bilmez hâlleri yok oluyor ve yerini birlikte bir yaşama bırakıyor. Filmin güzel ve heyecan veren bir noktası da bu aşkın Carol ile Therese’nin çıktıkları seyahatte başlaması. Uzun zaman önce okuduğum bir kitap; kadınların gezgin olduklarından, yolda yenilendiklerinden ve kendileri tekrar tekrar bulduklarından bahsediyordu. Filmin bu noktası da Therese ve Carol için yeni bir kendini bulma hikâyesi taşıyor olabilir.

Carol - Film Görseli

Bu hikâyede sadece Carol ile Therese’den bahsetmek mümkün değil çünkü filmin her sahnesinde her şeyin mükemmel gittiği aşkın en yalın ve saf hâlini gördüğümüz anlara şahit olmuyoruz. İçinde bulunulan toplumun bakış açısını, onun yarattığı yaraları ve engelleri de görüyoruz. Carol yaşadığı aşktan dolayı çocuğunu görememekle tehdit ediliyor. Therese’ye gelince yaşadığı bireysel hayat, onun toplumdan daha bağımsız olduğunu düşündürse de o da yara alıyor ve olanlar için kendini suçluyor.  Evet, bunlar filmde gördüğümüz diğer sahneler fakat film bittiğinde üzerine düşündüğümüz zaman aklımızda kalan şeyler filmin bizi iki güzel kadının yaşadığı aşka yavaş yavaş bir seyirci olarak dahil edişi oluyor. İşte bu yüzden yazmak için bu filmi seçtim, bu filmi farklı kılan, yazmaya paylaşmaya değer bulduğum yanlar bu oldu. Film ne içinde bulunduğumuz sorunları ardılıyor ne de hislerin istediği gibi yaşanmasından doğacak sıkıntıyı duyguların önüne geçirmemizi sağlıyor. Film bittiğinde ne Carol’un zalim eşini ne de eşinin annesinin ters suratını hatırlıyoruz. Onların yaşamdaki birer gürültü olarak geçip gittiğini düşünüyorum, kim gürültülerin güzel olduğunu savunabilir ki?  Filmlerin içinde bulunduğu dünyayı yansıtmasını ve izlediğimizde “Evet, ben de bunu yaşıyorum!” demeyi bekleyebilirsiniz ve bu film hepimize evet böyle de yaşanabilir diyor, o yüzden izlemeye değer olduğunu düşünüyorum.

Carol filmi, “ötekiyi” anlatan bir film gibi gözüküyor olsa da bunun bir ötekilik olmadığını bize hissettirmesi ile kendini kusursuz yapıyor. Ötekine üzülmeyip ötekinin hislerini paylaşabildiğimiz bir film oluyor. Bu da sinemanın -yani genel düşünürsem sanatın- gücünü hissettiriyor.

Film yeni yılda geçiyor ve biz de 2021’ye yeni girmişken, yeni yıla dair birçok beklentimiz varken, yılımıza umut olacağını düşündüğüm bir film oluyor. Armağansız yeni yıl olmaz, Therese’nin Carol’a yeni yıl için armağan ettiği plağı da dinlemek isteyenler için aşağıya link bırakıyorum. İyi seyirler.

Duygu KAYA

duygukaya363@gmail.com

Vampyr - Poster

Vampyr: Zamanını Aşan Bir Gerilim Filmi | Duygu KAYA

Vampyr - Poster

Vampyr: Zamanını Aşan Bir Gerilim Filmi

Merhaba hepinize, öncelikle bu sanat platformunda yazmaktan çok keyif aldığımı belirterek yazıma başlamak istiyorum. Üzerine yazdığım diğer filmler; -ki bunlara siteden ulaşabilirsiniz- etkilendiğim, hayatımın bir parçası olan filmlerdi. Bu filmleri tekrar izleyip, daha geniş kapsamlı araştırmalar yapıp sizinle paylaştım fakat bu seferki filmimi farklı bir yolla seçmek istedim, yani üzerine yazmak için bir film bulmak. Malzemeni kendin yaratmak gibi bir şey belki de. Bunun yolunu da kısaca sizinle paylaşmak istiyorum.

İlk olarak karmakarışık kitaplığıma gittim, epey küçük ve eski de olsa yüksek oranda işimi gördüğünü düşünürüm. Oradan sinema üzerine biriktirdiğim tüm kitapları, arkada kalmış olanları, ezilenleri hepsini çıkardım ve o kitaplar arasında mezatta yakaladığım bir kitap buldum. Kitabın adı; Sinemayı Sanat Yapanlar, yazarı Atilla Dorsay. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere Atilla Dorsay, bu kitapta yönetmenleri ve onların filmlerini bir araya getirmiş, tabii ki ona göre sanatçı olarak nitelendirdiği yönetmenleri. Okumak isteyenler için basımı olmasa da sahaflarda bulunabileceği kanısındayım. Aramızdan okumayı tercih etmeyen de çıkabilir çünkü epey eski bir kitap. Ama hepinizin de bildiği üzere bazı şeyler ne kadar eski olsa da önemini koruyor. Çünkü geçmişten geleceğe getirdiği bir yer var. Tarihin belli dönemlerinde yarıklar açıyor, belki de bu bir sanat.

Konuyu çok uzatıp okurlarımı sıkmadan asıl paylaşmak istediğim konuya geri dönmek istiyorum. Atilla Dorsay ilk bölümde Dreyer’den bahsediyor. Sineması, filmleri üzerine çok uzun olmasa da bir şeyler söylüyor. Ben de filmimi bu ilk bölümden seçiyorum. Adım adım ilerleme isteği mi yoksa bir bölümü inceleyip araştırmadan diğerine geçmemek mi belki tembellik mi bilmiyorum. Sonra Dreyer’in filmlerine bakıyorum, belki de çoğunuzun bildiği gibi Dreyer, Jeanne d’Arc’ın Tutkusu ile tanınıyor. Fakat ben bu film üzerine yazmak istemiyorum. Filmleri birlikte izlediğim hayat arkadaşıma: “Bu akşam Dreyer’den bir film izleyebiliriz, hadi filmi sen seç.” diyorum. O da Vampyr (Vampir)’i seçiyor, ne hoş ki ben de içimden bu filmi geçiriyorum. Çünkü o dönemde (1931) yapılan bir korku/gerilim hem de tinsel yaratıkların olduğu bir film beni meraklandırıyor ve filmimi bu şekilde buluyorum, artık film üzerine haddimi aşmadan bir şeyler söyleyebileceğimi düşünüyorum. İyi okumalar.

Vampyr - SceneCarl Theodor Dreyer 1889 doğumlu, Danimarkalı bir yönetmen. Okuduğum kaynaklardan edindiğim bilgilere göre, bu kaynakları aşağıya ekleyeceğim, Dreyer yapım şirketleri ile anlaşamıyor ve kendi yapım şirketini kuruyor. Vampir filmi Dreyer’in yapım şirketinin yaptığı ilk ve son film oluyor. Yapım şirketi ile anlaşamamasının nedeni hem parasal durumlar hem de sadece kendi isteklerine göre filmin çekilmesi oluyor. Belki bu noktada Dreyer biraz huysuz biri sayılabilir. Okuduğum bir kaynakta da bu durumun onun aynı zamanda bir auteur olmasına da yol açtığından bahsediyordu. Bu film aynı zamanda Dreyer’in ilk sesli filmi. İlk sesli filmin 1927’de yapıldığını hatırlarsak, Dreyer’de 1932 yapımlı filmi Vampir’de sesli bir yapımla karşımıza çıkıyor. Vampir filmi sesli film anlayışını ne kadar yansıtıyor emin değilim. Ekranda bol bol yazıları ve filmdeki karakterlerin acil durumlar dışında çok konuşmadığını görüyorum. Bu durum tam olarak belirtilmese de imgesel olarak bize sözün iğdiş edildiğini gösterebilir. Günlük hayatınızda sözü ne kadar iğdiş edebilir ve hislerinizi açığa vurabilirsiniz, özellikle de sözlerin kalbimizden gelen hisleri duymamızı engellediği bir çağda?

Peki 2020 yılı biterken, 2021 yılına girerken bu filmi neden izlemeliyiz? Eğer bir sinema tutkunu iseniz Hitchcock’un “Üst üste izlemeyi hak eden tek film.”, Bunuel’in “En sevdiğim filmlerden biri.” sözüne istinaden bu filmi izleyebilirsiniz fakat ne Hitchcock’un ne Bunuel’in dediklerini duymamış olsanız da bu filmi izlemeniz mümkün. Neden mi? Her gün milyarlarca insan yeni bir yolculuğa çıkıyor. Kimimiz işinden ayrılıp yeni bir iş buluyor kimimiz çantasını alıp önceki tüm mekanlarını terk ediyor kimimiz yeni bir koleksiyon yapmaya karar veriyor. Bunları yapmaya karar verirken heyecanlı olabiliriz fakat bu yolculuklara çıkarken, sürekli gülümsememiz, heyecanlı olmamız mümkün mü? Allan Grayaslında David Gray; Alman dağıtımcılar ismi bu şekilde değiştirmişler- bunların tam aksi yolculuğunda korkuyor ve çekimser davranıyor. Filmi izlerken onun korku dolu bakışlarına, çekimser yürümekle koşmak arasında kararsız kalmış adımlarına şahit oluyoruz. Bu durum benim Allan ile yakınlaşmama sebep oluyor. Korku ve tedirginlikle de çıkabileceğimiz yolculuklar olabilir. Allan gördüğümüz maceracı karakterlere de çok benzemiyor fakat bu onun içindeki maceracı yanı görmemi engellemiyor. Herkeste olduğu gibi Allan’ın içinde de bir kâşif var ve onun kâşifliği vampirler üstüne. Allan’ın vampirler dünyasına girişi ile ben de vampirler dünyasına ilişkin birçok bilgiye sahip oluyorum. Günümüzdeki vampir gençlik dizilerinden öğrenip şakalaştığımız üzere vampirlerin kanla beslendiğini ve ısırarak çoğaldığını biliyorum fakat bu filmde Allan’ın yolculuğunu bir kenara bırakıp biraz da vampirlere bakma isteğim, vampirliğin bir kadın yoluyla bulaşması ve bu kadının tipsel olarak da bilge bir kadına benziyor oluşu yani herkesin babaannesi gibi bir tip oluşu ilgimi çekiyor ve daha da ilginç olanı, vampirlerden kurtuluş bu kadının mezarını açıp, onun kalbine bir kazık çakmakla oluyor. Diğer vampirler nerede? Bu durumun bana bir noktada cadı avlarını hatırlattığını söylemek istiyorum. Kalbe çakılan kazık ne kadar kurtuluşa neden olsa da kalpten geleni engellemek. Eğer bir şey engellenmek istiyorsa kalple bağlantısının kesilmesi. Hislerim üzerine çok yoğunlaştığım şu günlerde bu kısım beni özellikle düşündürüyor.

Allan’ın yolculuğuna geri dönersek, Allan bu yolculuğun sonunda bir kahraman oluyor fakat yine kahraman olarak adlandırdığımız günümüzün kahramanlarından değil. Söylediğim her özelliği ama günümüzün şunundan ya da bunundan değil diye söylemek istemiyorum fakat bir yandan da başka çaremin olmadığına tanık oluyorum.

Dreyer’in sineması üzerine söyleyebilecek başka bir bilgiye sahip değilim ama filmde şunlara tanık oluyorum: Anlayamadığım, neyin nereden çıktığını göremediğim karakterler ve karakterlerden bağımsız hareket eden gölgeler. Tekinsiz, güven vermeyen bir film oluşunun yanında heyecan verici olduğunu da eklemek istiyorum. Son olarak Allan’ın otel odasında bulduğu paketi bulmak isterdim deyip sizi bu konuda heyecanlandırarak bırakıyorum.

Duygu KAYA

duygukaya363@gmail.com

Kaynakça:

. https://dialmformovie.net/2020/01/11/vampyr-carl-theodor-dreyerden-karanlik-bir-basyapit/

. http://sekans.org/docs/e-sayilar/2018-e7/SEKANS_e7_09b_An%C4%B1s%C4%B1na_Dreyer%20(Kayal%C4%B1gil).pdf

Corpus Christi

Corpus Christi’den Edward Munch’a Bir Benzeşim | Duygu KAYA

Corpus Christi & Edward Munch

Corpus Christi (Boze Cialo) Film İncelemesi

Corpus Christi 2020 Engelsiz Filmler Festivali seçkisinde yer alan, prömiyerini 2019 Venedik Film Festivali’nde yapan ve 2019 Toronto Uluslararası Film Festivali’nde Çağdaş Dünya Sineması bölümünde gösterilen Polonya yapımı film.[1]

Film ıslahevindeki Daniel’in ıslahevinden çıkıp rahip kostümünü üzerine giymesi ve bir rahip gibi davranmasını anlatıyor. Eğer gerçekten bir rahip olsaydı Daniel’in neler yapabileceğini hep beraber görüyoruz. Şunu da eklemekte fayda var, Daniel aynı zamanda rahip olmak ve sınavlara hazırlanmak isteyen bir genç fakat ıslahevindeki peder ona, bir suçlu olduğu için bunun mümkün olmadığını söylüyor. Belki burada istekleri için her şeyi göze alan bir genç sembolü ile karşılaşabiliriz çünkü Daniel’in rahip olduğu kasabada yaptıklarının hepimizi duygulandırdığı, aynı zamanda hepimize umut verdiği kesin. Kasabadaki insanların da umudu Daniel çünkü kasaba acı bir olayı bünyesinde barındırıyor ve bu olaydan sadece nefret, kin bunların sonucunda din sosyolojisinde çokça karşılaştığımız bir günah keçisi doğuruyor.

Islahevinde geçen sahnelerde günümüzde de tanık olduğumuz birçok olay ile karşılaşıyoruz. Dini bir eğitim vererek çocukları eğitme, onlara bir iş bulma ki bu işler genellikle bir fabrikada eleman ihtiyacını giderme amacı güdüyor ve tarihte ıslahevlerinin sanayi okullarına dönüşmesi de bunu destekliyor.[2] “Suçluya” iyi bir şey yaptırmak, onu ehlileştirmek kisvesi altında insanlar, ihtiyacın olduğu yere bir makine misali ekleniyor. Pederin ıslahevindeki gençlere istismarını birebir görmesek de bunu sezmek çok da imkânsız olmuyor çünkü yıllardır bu tarz haberleri görüyor ve her türlü istismarın bir daha olmaması için umut ediyoruz.

Soldaki fotoğrafta filmdeki oyuncumuz Daniel, sağdaki tablo ise hepimizin aşina olduğu Edvard Munch’ın Çığlık adlı eseri. Daniel’i (Bartosz Bielenia) gözlerinin büyüklüğü ve filmdeki saç kesimi ile Edward Munch’ın cinsiyetsiz, çığlık atan insan figürüne benzetmek mümkün fakat asıl benzeşimi yapmamıza sebep olan Daniel’in çığlıkları. Daniel’i sürekli çığlık atarken görüyoruz, hatta çığlık attırırken. Yaşadıkları bu üzücü olay karşısında rahip kimliğini kullanarak kasabadakilerden çığlık atmalarını istiyor. Onları bu şekilde rahatlatmaya çalışıyor ve onların her zamanki Tanrı’yı öven dualarından farklı olarak, Tanrı’nın acımasızlığını da dile getiriyor.

Kasabadakilerle beraber kendisi de çığlık atıyor. Burada aklımıza şu soru geliyor: Daniel’in çığlıkları neye, kime ve neden kimse onun çığlıklarını bilmiyor? Edward Munch’ın tablosundaki çığlıklar duyulmadığı gibi Daniel’in çığlıklarını yani yaşadıklarını, içinde bulunduğu durumu da kimse duymuyor. Sonra Daniel’i kiliseden ayrılacağı zaman, veda ayini sırasında da kendini tüm hâliyle yani düşünceleri ve onu taşıyan bedeni ile dışa vurduğunu görüyoruz. Filmde başka ekspresyonist ögelerle karşılaşmak da mümkün, kilisedeki Çarmıhta İsa tasviri: Teknolojik gelişmelerin yaşandığı buna karşın savaş ve gözyaşının hâkim olduğu bir dönemde, ekspresyonistler, kötüye gidişi fark etmişler, toplumu uyarmak için bir çıkış yolu aramışlardır. Köleliğin her türünü reddetmişler, savaşsız, barış içinde insanca duyguların hâkim olduğu yeni bir dünya görüşü ve yeni bir insan tipi oluşturmayı amaçlamışlardır. Bu konuda en büyük güç, doğru algılanması ve yaşanması gereken din yani Hristiyanlık olarak kabul edilmiştir. ‘Çarmıhta İsa’ tasvirleri ise bu duyguları simgeleyen bir sembol olarak kullanılmıştır.”[3]

Corpus Christi

 Kiliseden ayrılıp ıslahevine geri götürülen Daniel’e sanki şunların söylendiğini hissederiz:

“Sen buralısın ve burada kal.”

Son sahnede Daniel’i kanlar içinde görüyoruz. Kan, bize şiddeti bunun beraberinde suç olgusunu çağrıştırıyor. Suçlu olması istenilen Daniel, suçlu olmaya devam ediyor.

Yönetmenliğini Jan Komasa’nın yaptığı film, bize Daniel’in rüyasının kısa bir zaman gerçek olmasını gösteriyor, bununla beraber rüyası gerçek olsa neler yapabileceğini görüyoruz. Filmde pedere yardımcı olan, kazada bir çocuğunu kaybeden annenin güzel değişimine de değinmekte fayda var. Sürekli asık suratlı olan, bu surattaki ifadenin değişmeyeceğini düşündüğümüz Lidia’yı (Aleksandra Konieczna) filmin sonlarına doğru gülümserken görüyoruz.

Kurumların amacını sorgulamak da bu filmle epey mümkün. Kurumlar insanların istediğini yapmasına imkân mı tanıyor yoksa onları kendi istekleri doğrultusunda mı şekillendiriyor? Anlayacağınız karşılaştığımız birçok şeyi güzel bir senaryo (Mateusz Pacewicz) ve etkileyici bir kamera ile anlatan bir film olmuş. Keyifli izlemeler.

Duygu KAYA

duygukaya363@gmail.com

 

[1] https://ortakoltuk.com/film-elestirileri/isanin-bedeni-corpus-christi

[2] https://www.wikiwand.com/en/Reformatory

[3] https://dergipark.org.tr/tr/download/issue-file/1144

Kırık Bir Aşk Hikâyesi - Görsel

Aşkın Başka Bir Hâli: Kırık Bir Aşk Hikâyesi | Duygu KAYA

Kırık Bir Aşk Hikâyesi - Görsel

Aşkın Başka Bir Hâli: Kırık Bir Aşk Hikâyesi

Film dinlenme tesisinin telefonundan konuşan Hümeyra’nın sesi, Ayvalık’ın görüntüleri ve Cahit Berkay’ın eşsiz müziği ile başlar. Gösterim tarihi 1981 olan film, Ömer Kavur’un yönetmenliğini ve aynı zamanda yapımcılığını üstlendiği bir filmdir. Bu noktaya bir alıntı ile değinmekte fayda var: “Türk sinemasının o yıllarından bu yıllarına gelen en değerli gelenek ise, maalesef hükümetin sinemaya olan desteği yeterli gelmediği için bütün yönetmenlerin kendi filmlerinin yapımcıları olmayı istemeleri ve tüm zorluklara rağmen üretmeye ve sinemamızı ayakta tutmaya çalışmaları. Yazarlıktan, kısa filmcilikten ya da sinema-televizyon ekolünden gelen bu yönetmenler, tüm imkânsızlıklarına rağmen büyük bir potansiyele sahip olan Türk sinemasını ayakta tutmayı başarmış ve ona yeni bir soluk getirmişlerdir.”[1]

Oyunculuklarını Hümeyra (Aysel), Kadir İnanır (Fuat) ve Kâmuran Usluer’in (Bedri) paylaştığı bu film, karakterler üzerinden hem bireylerin toplumunu hem de toplumun bireylerini tanıyabileceğimiz bir eser. Film edebiyat öğretmeni olan Aysel’in, İstanbul’dan sadece bir mekân olarak değil, orada yaşadıklarından uzaklaşmak isteyip atandığı kasabaya yerleşmesi ile başlıyor. Bu yerleşme ile kasaba yeni bir aşka şahit oluyor fakat bu aşk dilden dile anlatılan, özenilen bir aşk değil. Fuat ile Aysel için belki öyle ama diğerleri için ötelenen, gizli kapaklı dedikodusu yapılan bir aşk. Hatta aşk bile değil.

Kırık Bir Aşk Hikayesi - Ömer KavurBir duygu eylemi olan aşk sayesinde toplumu tanıyabilir miyiz, evet bu filmde de olduğu gibi tanıyabiliyoruz. Çünkü toplum sevginin görünür hâlleriyle ilgileniyor, kimler arasında yaşandığı, nasıl yaşandığı vb. Kabul edilir olmanız için bunlardan onay almanız bekleniyor. Onların aşkı da tahmin edeceğiniz üzere onaylanmayan bir aşk. Onaylanmayan bir aşkta, Aysel kadın olduğu için namussuz kelimesine maruz kalırken, ataerkil bir toplum yapısında Fuat’ın sevgisi gelip geçici bir hayal olarak ve “erkektir yapar” sözüyle dillendiriliyor.

Peki, karakterler üzerine neler söylemek mümkün? Aysel kendini ve insanları seven, onları anlamaya çalışan, ne istediğini bilen, Ömer Kavur’un filmlerinde çokça rastladığımız birey olma hâlini, birey olmaya çalışma sürecini tamamlamış bir kadın. Fuat ise aradan geçen yıllardan sonra kendini bulmaya çalışan, ben ne için yaşıyorum, neler yapıyorum diye sorgulayan bir karakter. Belki ona bunları sorgulatan da içinde bulunduğu durum.

İşte Aysel ile Fuat, Aysel kendi istekleri ile bu kasabaya yerleşirken, Fuat bu sorularla gitgide yalnızlaşırken karşılaşırlar. Sonraki sahnelerde Fuat ile Aysel’i hayat üzerine konuşmalar yaparken, birbirlerine sevgilerini söylerken görürüz. Onlarla beraber aşkın yoğun hâline şahit oluruz. Onları beraber görmediğimiz sahnelerin dışında Fuat’ın içinde bulunduğu durumu, kendi ailesi ve nişanlısının ailesi ile olan çatışmasını görürüz, yani toplumun görünen en küçük hâli ile çatışmasını. Fuat, Aysel ile birlikte olduğunda kendi varoluşunu tamamlamaya çalışırken, ailesi ile birlikte olduğunda toplumun ona biçtiği rolü oynamak zorunda kalır. Bu durumda fikirlerimizi Aysel’e çevirirsek Fuat’ın bu durumu karşısında kendi karakterini koruyarak olanlara dayandığını görürüz. Aysel’in gitme isteğini Fuat bir türlü anlamaz, sorunu çözümü erk bir biçimdedir, belki de gitmek en güzeliyken savaşır. Belki de gitmekten korkar ve yavaş yavaş bu sevgiyi yok eder. Elbette filmin sonunda bir gidiş vardır fakat bu Aysel’in gidişidir ve Fuat, olduğu her şeyi koruyarak kalır. İş adamı, koca ve baba olmuştur. Erk olmayı seçmiştir.

Aysel ile Fuat’ın dışındaki birçok karakter toplumun iyi kötü farklı görünümleridir. Ömer Kavur bunları anlatmak için bazı sembollerden yararlanmıştır. Bunu özellikle mi yaptı bilmiyoruz fakat bunları sembol olarak yorumlamak çok mümkün.

Gözüme çarpan ilk sembollerden biri, eski edebiyat öğretmeninin Aysel’e bıraktığı sarmaşık bitkisi. Sarmaşık Yunanca sarmal kelimesinden geliyor ve dolantılı birbirine dolanan anlamı taşıyor.[2] Bu sembol bize hayatı simgeliyor, kendini bu mesleğe adamış emekli öğretmenin ağzından bu sembolü pekiştiren sözler de duyarız: “Öğretmenlik de tıpkı hayat gibidir, sevgi ve anlayış ister.”

Diğer bir sembolse tarih öğretmeni Zehra’dır. Zehra öğretmen abartılı, teatral konuşmaları ile absürt bir tiyatrodan fırlamış gibidir. Toplumun kötücül, yüzeysel ve kaba hâllerini abartılı bir biçimde sergiler. Her seferinde bunu gözümüze sokar, bizi uzaklaştırır.

Bir diğer sembolümüz ise Bedri Hoca’dır. Burada Bedri Hoca’nın kendisi bir semboldür resimleri ile birlikte. Bir şeyleri değiştirme heyecanı ile dolan fakat artık deneme gücü kalmamış, hak ettiği değeri bulamadığını düşünen yalnızlık çeken bir aydındır, sonunda kendini huzuru bulduğu yere yani derin sulara bırakır. Bu artık onun değil toplumun bir sorunudur. Yani yönetmen bir dönemin aydınlarının yaşadıkları bunalımı da Bedri Hoca ile bize anlatmaktadır.

Fuat’ın nişanında küçük bir rol alan belediye başkanı hepimizin gözüne çarpacaktır. Belediye başkanı sistemin devamını niteleyen bir semboldür, ezbere söylenen, duygu içermeyen sözleri de bunu destekler: “İnsanlar doğarlar, büyürler, yuva kurarlar, çocukları olur, çocuklarının mürüvvetini görürler, hayat böylece devam eder.”

Bu filmde, mutlu bitmeyen bir aşktan ziyade Türk sinemasının farklı bir yüzüne, Bedri Hoca’nın da söylediği gibi kısır çekişmelere şahit oluruz. Bir şeyleri değiştirebilecekken değişmemizi engelleyen, toplum tarafından atanan rollerin, senaryoların etkisini görürüz. İşte bu yüzden bu film Türk sinemasının değerlilerinden. İzlemeyenler için şimdiden iyi seyirler.

Duygu KAYA

duygukaya363@gmail.com

[1] https://www.bagimsizsinema.com/orta-kusagin-unutulmaz-filmleri-1980-ve-1990li-yillarda-turk-sinemasi.html

[2] https://www.wikiwand.com/tr/Duvar_sarmaşığı

Açlıklarımız ve Saplantılarımız Üzerine: Hungry Hearts | Duygu KAYA

Saverio Costanzo’nun son filmi olan “Hungry Hearts”, Türkçe’ye “Aç Kalpler” olarak çevriliyor, filmin adı izlemeye başlamadan önce bizde birçok düşünce uyandırıyor. Açlığın ne olduğu, açlık denilince neden yemekle bağ kurduğumuz ve bir kalbin nasıl aç olabileceği, en önemlisi de içinde bulunduğumuz parçalanmış ve yıkılmaya yüz tutmuş bu evrende açlığımızı ya da açlıklarımızı nasıl doyuracağımız.

Film Jude ile Mina’nın bir Çin restoran tuvaletinde -restoran, yani açlığın ilkel halinin giderildiği yerde- kilitli kalmaları ile başlıyor. Ne şanslıyız ki yönetmenimizin farklı çekim teknikleri kullandığına ilk sahneden şahit oluyoruz. Yönetmenimiz karakterleri çok yakından yani gözün gördüğü direkt algısının dışında çekmiş. Karakterlerimizin, tuvalette kilitli kalmalarına sebep olan kapının sıkışmasını izlerken, aynı zamanda karakterlerimizin de kameranın içinde sıkıştığını görebiliyoruz fakat aynı şekilde bundan rahatsız olmuyoruz. Çünkü o mekânda Jude ile Mina’nın tanışmalarına ve aralarındaki tatlı enerjiye tanık oluyoruz.

Enerji bir sonraki sahnede de devam ediyor, Jude ile Mina’yı aynı dünyanın içinde buluyoruz ve bu dünyalarına yeni bir birey eklenmiş olarak. Mina duygusal açlık içerisindeyken bu dünyaya yeni bir doğumun gerçekleşmesi, almaya çalışan Mina’yı veren konumuna sokar ve Mina’nın kendi içinde çatışma başlar. Burada Mina üzerinde durmamız gerekiyor, Mina’nın kendisinin söylediği üzere, annesini küçük yaşta kaybetmiş ve babası ile de görüşmeyen bir karakter. Bu, bize buram buram hissetmesek de Mina’nın aileye olan açlık hissini uyandırıyor ve Mina’nın sürekli yaptığı “biz bir aileyiz” vurgusu bu düşünceyi taçlandırıyor. Peki, Jude ile Mina bir aile mi, bu soruyu sormak istiyoruz. Geleneksel ve kalıpların dışında düşündüğümüzde de onları bir aile olarak düşünmek zor çünkü kamera sadece onların bir noktada tartıştıkları konu üzerinde gidip geliyor. Aile denilince aklımıza birçok farklı nokta gelirken onlar sadece bir noktada saplanıp kalıyor.  Bu konu üzerinden ise Jude’u ve daha çok da Mina’yı tanıyoruz. Şunu da eklemekte fayda var, kameranın daha çok Mina’nın açlığı ve onun yaşadıkları ile ilgilenmesi toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda takdir edilesi. Mina’nın yaşadıklarından şunu da yakalamamıza olanak veriliyor: gerçekten aç olmanın bir ihtiyaç olduğu ve bunu doyuramadığımız zaman karşımıza çıkan ilk nesne, inanç, fikir ve benzerlerine neredeyse tapabilecek duruma gelebileceğimiz.

Şunları da keyifle eklemek gerekir ki sevgili Saverio Costanzo, bizi alt üst edecek, özellikle de kavramlarımızı alt üst edebilecek bir film yapmış. Zor olanı en basit hâliyle, yani aklımıza gelen ilk hâliyle anlatmış. Açlık durumunu, aç deyince akla ilk gelen yemek konusu ile birleştirmiş. Hatta bize akla ilk gelen açlığın mekânlarını da sunmuş. Bunları restoran, restoranın mutfağı, hatta Mina’nın küçük bahçesi olarak sıralayabiliriz, sanki doyurmanın nasıl gerçekleşeceğini bize anlatıyormuşçasına, gelişigüzel kameraya sıkıştırmış yani sığdırmış yönetmenimiz. Diğer alt üst edici kavramımız ise saplantılarımız. Bunu da yine akla ilk gelen haliyle ele almış, hepimizin bildiği falcılık. Bu da yine aç olan halimizi doyurmanın, saplanıp kalmanın bir hâli.

Söylenecek söz epey çokken, söylenmeyecek sözler de epey çok, spoiler mevzusuna da hiç dâhil olmadan herkesin izlemesini istediğim dolu dolu bir film olmuş. Aynı zamanda da izledikten sonra bizi farklı şeylerle buluşturacak bir film. Müzikleri muazzam güzellikte, seçilen müzikler filmi izlerken durdurup hangi müzik olduğunu öğrenip sonra filme devam etmemize sebep olacak türden. Sonra tanışmayanların, tanışmasına sebep olacak yeni kavramları da içeriyor: arınma, veganlık vb. Hem dinlenecek hem de yoğunlaşılıcak yeni şeyler barındırıyor söylemesi benden. İyi seyirler.

Duygu KAYA

duygukaya363@gmail.com