Yazar: Neslihan DEMİRHAN

Bir İstanbul Rotası 7: Beşiktaş Görünüm

Bir İstanbul Rotası 7: Siyah Beyaz Takımın Gri Kenti | Neslihan DEMİRHAN

Bir İstanbul Rotası 7: Beşiktaş Görünüm

Bir İstanbul Rotası 7: Siyah Beyaz Takımın Gri Kenti

Bir Beşiktaş sevdalısı olarak bu rotayı neden bu kadar geç yazdığımı bilmiyorum. Affınıza sığınarak sizi hemen yola düşürmek isterim.

Beşiktaş, Avrupa yakasının her daim canlı olan denize nazır bir semti. Hem bu sebepten hem de Beşiktaş’a yağmuru ve soğuğu yakıştırdığımdan sizlerin de bir sonbahar ya da kış ayında bu rotayı izlemesini öneririm.

Sınırları içinde pek çok müzeyi barındırması, bizim bu geziyi dolu dolu geçirmemizi sağlayacak. Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi’ni başlangıç noktası kabul ederek başlayalım. (Eğer sabah erken başlanan bir rota olacaksa Kahvaltıcılar Sokağı olarak bilinen Çelebi Oğlu Sokak’ı ilk durak olarak düşünebilirsiniz.)

Bir İstanbul Rotası 7: Beşiktaş Kartal Heykeli

Kahvaltısını evde ya da vapur keyfi sürerek yapanlar için ise bizi karşılayan ilk müze, Deniz Müzesi oluyor. Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi donanmalarına dair bilgilendirme metinlerinin yanı sıra gemi modelleri, tablolar, seyir aletleri, silahlar, sancaklar, üniformalar, madalyalar, yayınlar, belgeler, çanlarla çeşitlendirilmiş bir sergi bulunuyor. Geçmişten günümüze bahriye kıyafetleri, farklı dalgıç malzemeleri ve daha başka ilgili eşyalar da sergiye dahil. Aganta Burina Burinata’daki Mahmut gibi denizcilikle ilgili kimselerin kesinlikle gitmesi gereken bir müze olduğunu söylemeliyim.

Sıradaki müze, Osmanlı Devleti’inde tahta çıkmaya aday olanların konakladığı Veliaht Dairesi’nin bir bölümünün restorasyonu sonucu açılmış olan Resim Müzesi. Müzenin girişteki salonunda Dolmabahçe Sarayı’nı yaptıran Sultan Abdülmecit’in ve Veliaht Dairesi’ni tahsis ettiği kardeşi Abdülaziz’in portreleri yer alıyor. Yerli ve yabancı pek çok ressama ait İstanbul tabloları da müzenin diğer odalarında sergileniyor. Müzenin en ihtişamlı odası olan Merasim Salonu ise Rus ressam Ayvazovski eserlerine ayrılmış. Bir tabloya uzun uzun bakıp hiç sıkılmayanlar için bu müze tam bir cennet.

Gittiğimiz Kabataş istikametindeki göreceğimiz son mekan Dolmabahçe Sarayı. Osmanlı Dönemi’nde donanma gemilerinin demirlendikleri ve denizcilik törenlerinin yapıldığı bir liman olarak kullanılan sahil bölgesi 16. yüzyılda doldurulunca “dolmabağçe” olarak anılmaya başlanmış. Zamanla padişaha ve hanedana ait hasbahçe olarak kullanılmaya başlanınca bu hasbahçe üzerinde inşa edilen köşkler olmuş.

19. yüzyılda ise modernleşme rüzgârının etkisi hayatın her alanına etki ettiği gibi ülkenin mimari yapısına da yansıdı. Bu yenileşme rüzgârının ortaya çıkardığı en görkemli eser, bugün İstanbul’un en büyük üçüncü sarayı olma unvanına da sahip olan Dolmabahçe Sarayı’dır.

Bir İstanbul Rotası 7: Dolmabahçe Sarayı

Sizi bu muhteşem yapıyla baş başa bırakmadan önce eserin konumlandığı bahçeyle ilgili de birkaç şey söylemek isterim. Hasbahçe (Selamlık), Kuşluk, Harem ve Veliaht Bahçesi olmak üzere dört ana bölümden oluşan bahçelerin düzenlemesi için Asya, Avrupa ve Amerika’daki bölgelere ait nadide bitkiler seçilerek getirilmiş, bu sayede bahçe düzenlemesinde görkemli bir koleksiyon oluşturma hedeflenmiş.

Bahçe içerisinde yer alan Dolmabahçe Saat Kulesi ise saray mimarı Sarkis Balyan tarafından neobarok ve ampir tarzında yapılmıştır. 27 metre yüksekliğinde olan 4 katlı kulenin 94 basamağı vardır. Merdiven sahanlıklarının zemini renkli taşlarla, geometrik şekiller verilerek yapılmıştır.

Şimdi altınızda çimen, önünüzde deniz, arkanızda saray… Seyir keyfiniz bol olsun.

Oğlu Nigoğos ile beraber Dolmabahçe Sarayı’nı da inşa eden Garabet Balyan’ın tasarımı olan camiye doğru ilerliyoruz şimdi. Caminin yapımını Sultan Abdülmecit’in annesi Bezmialem Valide Sultan başlatmış ancak ömrü yetmeyince oğlu Abdülmecit tarafından nihayete erdirilmiş. Caminin asıl adı Bezmialem Valide Sultan Camii’dir ancak konumu nedeniyle Dolmabahçe Sarayı bütünü içinde düşünülüp birlikte anılıyor.

Küçük bir kıyak. Beşiktaşlı gezginler için, buraya kadar gelmişken Vodafone Arena’ya uğramamak ve pençe pozu vererek fotoğraf çektirmemek olmazdı. ? Dileyenler içeride yer alan Beşiktaş Müzesi’ni de ziyaret edebilirler. Dönüş yolunda ilk durağımız yorgunluk kahvesi içeceğimiz bir yer olacak.

Süleyman Seba Caddesi üzerinde yer alan Şairler Kahvesi’nde bir fincan kahvelik kadar dinlenince hemen biraz yukarıda yer alan Minoa’ya doğru ilerleyebiliriz. Kitap – kafe olarak işletilen bu mekandan dileyenler kitap satın alabilir ya da bir içecekle ikinci dinlenme molasını gerçekleştirebilir. Bu mekanlara sırtımızı verip yolun karşısına baktığımızda görünen yeşillik ise Şairler Sofası Parkı. Girişinde Süleyman Seba’nın heykeli bununan bu parkın mimari tasarımı Erhan İşözen’e aittir. Parkta, 19. ve 20. yüzyılda Beşiktaş’ta ve çevresinde yaşamış şairlerin heykelleri bulunur. Bunlar: Şair Nigar Hanım, Neyzen Tevfik, Behçet Necatigil, Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat, Sabahattin Kudret Aksal ve Özdemir Asaf’tır.

Gezinin son mekanı biraz yokuş yolları tırmanmayı gerektirecek, 15 dakika kadar. Ama yürümeyi seven bir gezgin olduğunuzu düşünerek bu rotayı gönül rahatlığıyla devam ettiriyorum. ? Müze kartın geçerli olduğunu da söylemiş olayım.

Ihlamur Kasrı’nın bahçesi kısmen geniş, uzunca vakit geçirmeye müsait bir alan. Siz bahçede vakit geçiredurun ben de size biraz kasır hakkında bilgi vereyim. Ihlamur Vadisi’nin içinde yer alan bu yapı, Dolmabahçe Sarayı’nın ve camisinin yapımında da yer alan Garabet Balyan’ın oğlu Nigoğos Baryan’ın eseridir. Sultan Abdülmecit, Ermeni kökenli mimara Merasim Köşkü ile Maiyet Köşkü olarak adlandırılan iki kasır yaptırmıştır. Bunlardan Merasim Köşkü, asıl Ihlamur Kasrı’dır. Maiyet köşkü ise daha sade bir yapıdadır. Sultan III. Ahmet döneminde bir hasbahçeye dönüştürülmüş olan Ihlamur Kasrı, daha sonra 19. yüzyılda Sultan Abdülmecit’in de ilgisini çekmiştir. Sultan’ın dinlenmek için sık sık buraya gelmesinin yanında ünlü Fransız şairi Lamartine’in de içinde bulunduğu bazı konukları burada kabul ederek görüştüğü bilinmektedir.

Ihlamur Kasrı - Görseller

Enerjimizin son damlalarını da kasrın bahçesinde verilen son pozlarla harcadığımıza göre yeniden enerji depolamaya doğru yola çıkabiliriz. İstikamet: Şair Leyla Sokak. Bu kez yokuş aşağı yuvarlanarak varacağız gideceğimiz yere. Yemekleriyle meşhur, tam bir esnaf lokantası olan Balkan Lokantası, Beşiktaş’a her gittiğimde uğradığım bir yer. Sizin de seveceğinizi umarak şimdiden afiyet olsun diyorum. Depolanan enerjiyle çarşıyı turlamak, balıkçılar pazarına dalmak, mağazalarda kaybolmak, barlarda solmak ya da sahilde uzaklara dalmak size kalmış, benden bu kadar…

Beşiktaş - Görünüm

Not: Bazı müzeler Covid-19 tedbirleri sebebiyle geçici olarak kapalı. Sanal müze turu bulunan Deniz Müzesi’nin bağlantısını ekliyorum. Dileyenler inceleyebilir.

Deniz Müzesi Sanal Tur: https://my.matterport.com/show/?m=bDbFHY76nuU&play=1&qs=1&help=2&f=0

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

 

Sevgisizliğin Deliliğe Dönüşme Hikâyesi: Beş Sevim Apartmanı | Neslihan DEMİRHAN

Mine Söğüt’ün 2003 yılında yayımlanan ilk romanı olan Beş Sevim Apartmanı aslında daha uzun ve hakkında ipucu veren uzun bir başlığa sahip: Beş Sevim Apartmanı Rüya Tabirli Cinperi Yalanları. İsminden de tahmin edileceği üzere beş katlı Sevim Apartmanı’nda yaşayan kişilerin geçmişleri ve aynı apartmanın bodrum katında yaşayan Psikiyatr Doktor Samimi Bey’in günlükleri etrafında şekilleniyor roman.

Her katında bir daire bulunan beş katlı Sevim Apartmanı, Pürtelaş Sokağı’nda bulunmaktadır. En yakın arkadaşları olan cin ve perilerle arası bozulan Doktor Samimi, akıl hastanesinden getirdiği beş kişiyi bahsi geçen apartmana yerleştirmiştir. Amacı ise cinleri ve perileri yok etmektir.

Küçük yaşta annesi tarafından terk edilen Doktor Samimi, sevgisiz ve iletişimden bihaber olarak büyümüştür. Rüyasında gördüğü cin ve perilerle arkadaşlık ederek mutsuzluğunu ve yalnızlığını unutmaya çalışmaktadır. Bu sebeple, cin ve perilerin emirlerine uygun bir hayat yaşamaya başlamıştır. Dışarı ile iletişimi olmayan, -çünkü onlar böyle emrediyor- sadece derslerine çalışan, içe dönük bir çocukluk ve gençlik geçirmiştir. Nitekim doktor da olmuştur ancak insanlarla arası hiçbir zaman iyi değildir. Yine de sahip olduğu tek şeyden -gerçek arkadaşlarından- mahrum kalmamak için ona emredilen bu hayatı yaşamayı kabul etmiştir. Ta ki bir kadına âşık olana dek. Samimi, kadınla konuşmayı ne kadar çok istese de cin ve perilerin onu cezalandırmak ve terk etmekle tehdit etmesi üzerine bu niyetinden vazgeçmiştir. Ancak cin ve perilere de küsmüştür. Rüyalarında cin ve perilerle görüşmemek için az uyumaya, bolca okuma ve araştırma yapmaya başlamıştır. Sonunda da beş katlı Sevim Apartmanı’na, içine cin girdiğine inandığı beş hastayı yerleştirir.

Bu bağlamda romanda dikkati çeken bir unsur da Sevim Apartmanı’nın hikâyesidir. Erkek çocuk meraklısı bir adamla evli Huriye Hanım art arda beş kız çocuğu doğurmuştur. Çok yaşamadan ölen bebeklerin hepsine Sevim ismi veren Huriye Hanım’ı en son sonunda kocası terk etmiştir. Denilene göre mahallenin kedilerine bakmaya başlamış, o günden sonra beş kedili Huriye Hanım olarak anılmıştır. Üç dişi, iki erkek kedisi olan Huriye Hanım bir gün ölü bulunur. Boş kalan apartmana ise Doktor Samimi, üç kadın iki erkek hastayı yerleştirmiştir.

Hastaların geçmiş yaşantıları ise romanda iki farklı anlatım ile ilerler. Gerçekte olan ve yaşayanın anlattığı. Örneğin hastalardan biri olan Yusuf, aslında zengin ama çocuklarına karşı ilgisiz davranan bir ailede büyüyen, kendine zarar veren ve en sonunda akıl hastanesine yatırılacağını öğrenince babasının ayakkabısı ile annesinin kafasına vura vura onu öldüren biridir. Ancak Yusuf, kendi hayat hikâyesini çizerken yoksul bir ailede yaşadığını ve babasının ayakkabı ile kendisine tekme attığını söyler. Bu durum diğer hastalarda da geçerlidir.

Her birinin ayrı ama aslında aynı olan sorunları ve artık kaçamadıkları bir geçmişi olmuştur anne babaları. Elif, erkek doğması beklenirken kız doğmuş ve babası tarafından hiç sevilmemiştir. Melike ise babasını hiç görmemiştir bile. Kendisini bir cadı zanneden Yeşim, annesinin delirmesine ve babasının ölümüne yol açmıştır. Anneannesini ise kasten öldürmüştür. Oğuz ise büyüyünce annesinin kendisini öldüreceğine inanmış ve cüce olduğuna inanmaktadır. Annesi tarafından büyüdüğü söylendiğinde ise annesini öldürür.

Her karakterde öldürme, intikam, kıskançlık, ait olamama ya da ait hissedememe durumları mevcuttur. Kimisi ailesine ait hissetmezken kimi cinsel kimlik aidiyetini sorgular. Çok katmanlı ve gerçek ile sanrının iç içe girdiği bu romanda bir de Doktor Samimi’nin günlükleri vardır. Gözlemleyerek ve hastaları dinleyerek aldığı notlarla dolu defteri, romanda okuyucuya ışık olmaktan çok yeni bir düğüm sunar.

Hacimce çok ağır olmayan bu roman içerik olarak oldukça karmaşık ve konusu itibariyle okuması biraz zordur. Ancak çocukluk, aile ya da Ödipal kompleks gibi psikiyatri konularıyla ilgiliyseniz bu romanı okumanızı ve hatta uyarlanan tiyatro oyununu izlemenizi tavsiye ederim.

Uyarı: Sonu hakkında bilgi edinmek istemeyenler için yazıyı okumayı burada kesip önce kitabı okumalarını tavsiye ederim.

Beş Sevim Apartmanı’nda çıkan yangın neticesinde sadece Doktor Samimi’nin cesedi bulunmuştur. Diğerleri nerededir bilinmez ancak Doktor Samimi’nin cin ve perileri yok etmeye karar verdiğinde sarf ettiği sözü hatırlatmak isterim: “Olduğuna inanmadığınız bir şeyi yok edemezsiniz. Ama bir şeyin varlığını zedelemek istiyorsanız ona olan inancı yok ederek işe başlayabilirsiniz.”

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Nasıl Bir Okuma Planı Oluşturulmalı? | Neslihan DEMİRHAN

Okumak; kimilerinin sık uğrağı, kimilerinin zaman zaman yapabildiği, kimilerinin ise çok yapmak isteyip bir türlü vakit ayıramadığı aktivite. Peki, bazıları okumayı rutin haline getirebilmiş ve seri halde kitap okuyorken bazılarının hiç vakit bulamamasının sebebi nedir? Bu sorunun sonsuz cevabı -bahanesi- var bana kalırsa. Bu yazıda vakit ayırabilmek üzerine birkaç öneri sunup ardından okuma planı oluşturmaya yönelik alternatifler paylaşacağım.

Bir rutin oluşturmaktan bahsederken Barış Özcan’a selam çakmayı es geçemezdim. 🙂 Odanızda herhangi bir yere astığınız “zinciri kırma” takviminiz yoksa bile bunu telefon ajandasından, farklı telefon uygulamalarından ya da daha manuel bir şekilde defter ajandanıza not alarak takip edebilirsiniz. Her gün muhakkak birkaç sayfa kitap okumak, aklınızda bir zorunluluk olarak bulunsun. Bu zorunluluğu vurgulamak istiyorum çünkü elbette kitap okumak zorunluluk değil (kimilerine göre) ancak bir rutin oluşturmak için okuma eylemini yapmak zorundaymış gibi bir süre tekrarlamak gerekiyor.

Vakit ayırma konusunda ise herkesin farklı hayat koşullarında yaşadığını göz ardı etmeden birkaç zaman aralığı söyleyebilirim. İşe ya da okula toplu taşıma kullanarak gidenler için bu yolculuk süresi kitap okumak için ideal bir zamandır. Araba kullanan ya da toplu taşımada kitap okuyamayanlar ise uyumadan hemen önceki 10-20 dakikayı değerlendirebilir. Sosyal medya kontrolleri ya da başka meşgalelerle geçen zamanların en azından yarısı kitap okumaya ayrılsa, dişe dokunur bir okuma elde edilebilir. Bunun dışında günlük hayatta, farkında olmasak da kısa kısa boş zamanlara sahibiz. Bir zamanlar gitmiş olduğum seminerde zaman yönetimi hakkında dikkatimi çeken konuşmayı kendi cümlelerimle özetlemek isterim:

Hepimizin yapmak istediği çok güzel şeyler var. Geniş bir zaman dilimi verilse çok şey yapmak istiyoruz. Şu kitabı bitirmek, bu sınava hazırlanmak, bi’ işimi halletmek vs. Sonsuza uzanan bir liste. Ancak kimse bize “Al, bu yıl senin olsun. İstediğin gibi geçir.” demiyor. Hayatımızı yaşarken boşlukların farkına varmamız, bu vakitleri yakalamamız gerekiyor. Bu boşlukların farkına varmak ve yapmak istediklerimizle doldurarak vakti değerlendirmek bizim elimizde.

Kahve içerken sosyal medyada dolanmak yerine, oradaki fotoğraflar gibi gerçekten kahve içerek kitap okumak, birini beklerken, bir yere giderken, bekleme salonundayken, tenefüsteyken, plajdayken, iş molasındayken ya da her neredeysen hiç yoktan bir iki sayfa okumak bile daha sonra o kitabı eline almanı sağlayacak. Bu vakitleri değerlendirebilmenin ön koşulu ise yanında her zaman bir kitap bulundurmak. O zaman canın sıkıldığında, istemediğin bir ortamda bulunmak zorunda olduğunda ya da herhangi bir boş vakit yakaladığında telefona sarılmak yerine yanındaki kitabı açıp birkaç sayfa okuyabilirsin.

Vakit bir şekilde kitap okumaya ayrıldıysa sıra ne okunacağına geldi. Burada önem sırasına göre bir liste hazırladım. Öncelikli olan kitapları kendiniz de belirleyebilirsiniz.

1- Ödev, sınav, kurs, iş vb. sebeplerle okumak zorunda olduğunuz kitaplar

Bu konuda ertelemek, maalesef en işe yaramaz çözüm. Erteledikçe kitap kalınlaşır, yük ağırlaşır ve kitap okunmaz hale gelir. Bu sebeple öncelik bir an önce o kitaba başlamak olmalı.

2- Klasikler

Zorunlulukları hallettikten sonra “Şimdi ne okuyacağım?” sorusunun yegane öncelikli cevabı elbette klasikler. İlk iş olarak okumadığınız, yarım bıraktığınız yahut tekrar okumak istediğiniz klasikleri belirleyin. Eğer belirlediğiniz kitaba sahipseniz ancak bu kitap iyi bir yayınevinden değilse kütüphaneye başvurmanızı öneririm. Klasikleriyle ünlenmiş yayınevlerini dikkate alarak, kütüphaneden, kitapçıdan ya da internet ortamından istediğiniz kitabı alabilirsiniz.

3- Türe Göre Seçmece

Dünya Klasikleri ya da yerli klasikler daha önceden okunmuşsa veya en azından bir dönem okumaya ara vermek istiyorsanız, okumayı sevdiğiniz bir türe yönelebilirsiniz. Örneğin roman okumayı seviyorsanız ödüllü romanlara göz gezdirebilirsiniz. İsmindan sıkça söz edilen ve merakınızın kabardığı romanlara yönelebilirsiniz. Öykü, şiir, inceleme kitapları için de aynı yolu izleyebilirsiniz.

4- Daha Derine

Bu aşamada üçüncü basamak derinleşiyor. Üçüncü basamakta sadece bir tür seçip o türün önemli isimlerini okumayı hedeflemiştik. Bu basamakta ise o türün konusunu yahut dönemini vs. seçerek derine ineceğiz. Örneğin üçüncü basamakta seçilen tür roman ise dördüncü basamakta polisiye roman türüne yahut 1940-60 arası yerli romana yönelebilirsiniz. Bu seçim, şiirde imgeciler olabilir. İnceleme alanında sinema, müzik ya da tiyatroyla ilgili olabilir. İlgi duyduğunuz alan hangisi ise o alandaki kitapları edinip okuyabilirsiniz. Bu basamağın bir önceki basamaktan farkı, o basamakta konu ayırt etmeksizin roman alanında önemli kitapları seçiyorken, burada konu ayırt ederek bir seçim yapmak.

5- Keyfimize Göre

Pek çoğumuzun muhakkak hazırladığı bir liste vardır. Okumak istediğiniz, not aldığınız her kitap burada devreye giriyor. Okuduğunuz klasiklerin yazarlarının daha az bilinen kitapları ya da güncel edebiyattan yana oyunuzu kullanabilirsiniz. Benim gibi kitaplığınızda okumadığınız çokça kitap sizi bekliyorsa bu aşamayı o kitapları okuyarak da geçirebilirsiniz.

Bu aşamadan sonra işler biraz karışacak. Zira son basamağa kadar çizgisel bir ilerleme oldukça zor. Bu sıraya uymayıp okumak istenen kitaplara yönelme gerçekleşebilir. Elbette bu liste bir öneri mahiyetinde. Eğer hangi kitabı ne sıra ile okumanız gerektiğini bilmiyorsanız bir rehber olması amacıyla hazırlandı. Benim naçizane tavsiyem öncelikle klasikleri okumuş olmanız. Ardından isminden sıkça söz edilen eserleri sadece konu itibariyle bilmek değil, gerçekten okumak. Sonrasında kendi ilgi alanınıza göre kitap okumaya başlayabilirsiniz.

Okumak, sonsuz bir döngü. Ucu bucağı olmayan bir orman. Bir süre sonra okumak istediğiniz kitaplara ömrünüzün yetmeyeceği anksiyetesine girebilirsiniz. Bende öyle olmuştu. 🙂 Ömrümüzün yettiği kadarıyla okumaktan bıkmamak dileğiyle…

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Geçmişe ve Kendine Yolculuğun Mümkünlüğü Üzerine Bir Roman: Ölmeye Yatmak | Neslihan DEMİRHAN

Kımıldamadan yatıyorum. Hücrelerimin direnmekten cayıp ölüme geçmesini bekliyorum.

Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu tarafından 1973 yılında yazılmış roman türünde bir eserdir. Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı olan Ölmeye Yatmak’ı, 1979 yılında yayınlanan Bir Düğün Gecesi ve 1991 yılında yayınlanan Hayır romanları takip etmiştir.

Ölmeye Yatmak, kendisini ve hayatını sorgulayan Profesör Aysel’in ölmek için bir otel odasına yatmaya gitmesiyle başlar. Otel odasında bulunduğu bir buçuk saatlik zaman diliminde geçen roman, bize hatırlanan anılar sayesinde Aysel’in ve Türkiye’nin geçmişine dair pek çok bilgi verir. Geniş şahıs kadrosu sayesinde farklı dünya görüşlerine sahip insanları ve bu insanların inançları uğruna neler yaptıklarını, Türkiye’nin seyrine ne yönde etki ettiklerini görmüş oluruz. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çocukluklarını yaşayan, Atatürk devrimleriyle büyüyen Aysel ve yaşıtları zaman içinde değişime uğrar. Fikir ayrılıkları ile farklı oluşumlara dahil olan Aysel’in kuşağı; İkinci Dünya Savaşı’na, ekonomik çalkantılara, kadın-erkek ilişkilerine, sevgi-saygı anlayışına ve daha pek çok şeye şahit olan, kültürel ikilemle büyüyen, büyümeye çalışan ve nihayetinde bocalayan bir nesildir. Aysel’in bir otel odasına, ölmeye yatmaya gidişi de bundandır.

Aysel’in resmi bir bayramda sergilenecek müsamere için yapılan hazırlıkları anımsaması ile romanın ilk geriye dönüşü yaşanır. İlkokul yıllarına uzandığımız bu bölümde Aysel’in okul arkadaşlarına, çocukların birbirlerine bakış açılarına, kimin üstün olduğuna baba mesleklerine bakarak karar vermelerine, dönemin put ve değerlerine dair bilgi ediniriz. Rejime sadık, ülkücü ve idealist öğretmen Dündar’ın da bulunduğu bu bölümde ve devamında öğretmenin çocuklar üzerindeki etkisini, gelecek hayatlarına nasıl yön verdiğini, Aysel’in ve diğer çocukların okuması için nasıl uğraştığını okuruz. Okul için olumlu bakışa sahip olmayan pek çok ailenin yanında, okuması istenen dönemin “seçkin” meslek sahiplerinin çocukları bir arada büyür bu okulda. Ortaokul ve lise çağlarında birbirlerinden ayrılan karakterler yine de romanda anlatılır. Bu şekilde, okul çıkışlarında yahut ortak arkadaşlar vesilesiyle birbirlerinden haberdar oldukları bir döneme geçiş yapmış oluruz.

Okul ve gençlik çağlarına dair anıları okurken Aysel’in garip bir çekimle hem sinir olduğu hem de merak ettiği ve ilgilendiği bir karakter olarak ismini sık duyduklarımızdan biri de Aydın’dır. Aysel’e göre daha kültürlü bir ailenin çocuğu olarak büyüyen, yurt dışında eğitim alan Aydın, Aysel’i hem küçümser hem de onunla konuşmadan edemez. Daha sonra itiraf edeceği üzere Aydın, Aysel’den hoşlanmakta ve onunla birlikte olmak istemektedir. Bir ilerleme kaydedemeyen Aydın’a karşılık Aysel’in evlendiği adam olan Ömer’e dair pek bir bilgiye yer verilmez. Ömer de Aysel gibi profesör olmuş, çevresi tarafından saygı gören kültürlü bir adamdır. Aysel ile mutlu bir evlilikleri vardır. Fakat Aysel’in yakın geçmişte bir öğrencisi ile Ömer’i aldatmasıyla romanın ana sorununu öğrenmiş oluruz. Aysel, her şey yolunda ve güzelken neden böyle bir şey yaptığını anlayamaz. Kendini, evliliğini ve en nihayetinde geçmişine kadar giderek bütün hayatını sorgulamaya başlar. Geriye dönüş tekniğiyle okuduğumuz anıların yanında Aysel’in otel odasında iç konuşmalarıyla da içinde bulunduğu durumu ve düşünce şeklini anlama fırsatı buluruz. “… nasıl asacaktık kendimizi çelişkilerin ipiyle?” sorgusuyla kendisini karşı karşıya bıraktığı sorulara cevap veremez yahut bulduğu cevaplardan tatmin olmaz. Türlü zorluklarla okuduğu ve sonuna kadar çalışarak elde ettiği bugünkü unvanına bakar ve Edip Cansever’in Tragedyalar IV’te “Nedir bu durumda insanın anlamı?” sorgusu gibi Aysel de kendine bakar ve “Ee, ne oldu şimdi?” der tabiri caizse.

Roman, cumhuriyetin ilk yıllarından 1970’lere kadar olan zamanı kapsar. Bu geniş zaman diliminde yalnız Aysel’in ve hayatında bulunan kişilerin geçmişini okumakla kalmayız; aynı zamanda okuyucunun önüne Türkiye’nin siyasi, sosyal ve kültürel gelişimine dair geniş bir harita serilmiş durumdadır. Cumhuriyetin ilanıyla başlayan köklü değişimler ve buna ayak uydurmakta zorlanan aileler yeniliğe direnirken, bu ailelerin çocukları eski ile yeni arasında kalır. Okulda yeniyi öğrenip, evde eskiye maruz kalırken kendi doğrularını bulma yolunda ilerleyen, kimlik bunalımlarıyla gençliklerini geçiren bir nesil çıkar ortaya. Sonunda öyle ya da böyle bir gelecek inşa etmiş, meslek sahibi olmuş ve hayatını oturtmuştur hepsi. Fakat aldatma gibi evlilikle ilgili bir sorun, Aysel’in tüm hayatını sorgulamasına yetmiştir. Üstelik otel odasında yaptığı hesapla, hamile olduğuna kanaat getirmiştir. Öğrencisinden de olsa bu çocuğu dünyaya getirmeye karar vermiştir. Romanın sonunda ise Aysel, “Ama artık kalkamam. Ölmeye yattım.” dediği yataktan kalkmış, otelden ayrılmıştır.

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Denizin Çağrısı: Aganta Burina Burinata! | Neslihan DEMİRHAN

Fotoğraf: Sinan Bayrak

“Ben söylerim, sen dinlersin
Birden filizlenir düşünceler
Silinir dünya, açılır kapılar sonsuzluğa
Aganta Burina Burinata”*

Yaşar Kemal’in “Bizden Nobel’e aday düşününce aklıma ilk o geliyor.” dediği, Nazım Hikmet’in “Cevat Şakir hepimizden büyük şair.” diyerek bahsettiği Halikarnas Balıkçısı’nın 1946 yılında yazmış olduğu ilk romandan bahsedeceğim bu yazıda.

Aganta Burina Burinata, gemi derin sulara yelken açmadan hemen önce verilen son komut. Bir denizcilik terimi olan aganta, tutmak veya zaptetmek anlamlarına gelirken burina ile burinata ise serenlerin üst ve altındaki yelkenlerin adıdır. Rüzgârı dikkate alarak geminin hız kazanmasını sağlayan bu komutu ilk romanın adı yapan Cevat Şakir’in denize tutkun bir adamı anlatmasına gelmeden önce biraz yazarı tanıyalım.

1890 Girit doğumlu Cevat Şakir Kabaağaçlı; eğitim hayatında Robert Koleji’nden derece ile mezun olarak başarı yakalamış, ardından Oxford Üniversitesi Yakın Çağlar Tarihi bölümünü kazanmıştır. Yıllar sonra çeşitler dergiler için yazı, tercüme, resim ve karikatür çalışmaları arasında geçen bir dönemin sonunda askeri, isyana teşvik edici yazısından ötürü idamla yargılansa da üç yıl kalebentlik cezası için Bodrum’a sürgün edilir. Bodrum’da yirmi beş yıl geçiren Cevat Şakir’in ismi, Muğla’nın Antik adı olan Halikarnas’ı alarak Halikarnas Balıkçısı olmuştur artık. Bu arada üçüncü evliliğini Giritli bir ailenin kızıyla yapan Cevat Şakir’in beş çocuğu okul çağına gelince okul bulunan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Balıkçı, bahçıvan, öğretmen ve yazar olarak Bodrum’un güzelleşmesi için büyük çaba harcayan Cevat Şakir sonunda Bodrum’dan ayrılır. 1947 yılından itibaren İzmir’de hayatını sürdürmeye devam etse de Bodrum’u ve oradaki dostlarını sıkça ziyaret eder. Halikarnas Balıkçısı, 1973 yılında hayata veda ettiğinde vasiyetine uyularak Bodrum’a gömülür. Bodrum’a yolunuz düşerse Bodrum Deniz Müzesi’ni gezmeyi, Cevat Şakir’e ait sergilenen eşyalara bakmayı es geçmeyin derim. Müzenin hemen önünde yer alan Halikarnas Balıkçısı’nın diktiği devasa okaliptüs ağacı, onun Bodrum’u ne kadar sevip sahiplendiğinin bir göstergesi.

Sol Fotoğraf: Sinan Bayrak, Sağ Fotoğraf: Sefa Ak

Denizin güzelliklerinin ve zorluklarının bir arada anlatıldığı bu romanda başkarakter olarak Mahmut’u görürüz. Mahmut; denizci olmasına izin verilmeyen, denizci bir ailenin çocuğudur. Denizci olma hayali ile büyüyen Mahmut, çocukluğunu diğer çocuklarla oynamak yerine çalı çırpıdan gemi yaparak pınarda yüzdürerek, su kenarlarında oyalanarak geçirmiştir. Mahmut’un babası Süleyman Kaptan ise pek çok tanıdığını denize kurban vermiş, denizin zorluklarından ve tehlikelerinde usanmıştır. Oğlunun denizci olmasını istemeyen Süleyman Kaptan, kardeşinin de denizde boğulduğunu öğrendikten sonra Mahmut’u deniz sevdasından vazgeçirmek için türlü yollara başvurur. Mahmut’u karaya bağlamak için ona kuzu alarak, bir ustanın yanına çırak vererek daha sonra da mahalle mektebine yazdırarak bu hevesinin önüne geçmeye çalışır. Fakat bunların hepsi Mahmut’un tutkusunu iyice artırır, zira Eskici Kirpi Halil Usta gemide bacağını kırdığı için denizlerden uzak kalan fakat deniz tutkusu devam eden eski bir gemicidir. Oradan alınarak mahalle mektebine verilen Mahmut, okulun yanındaki dükkân sahibini dost edinmiş, ondan denizcilikle ilgili kitaplar alarak heyecanla Turgut Reis’in, Kristof Kolomb’un dünyasına dalmıştır. Ailesinin uğraşlarına rağmen deniz tutkusundan vazgeçmeyen Mahmut, küçük amcası Hakkı Reis’e kendisini gemisine alması için yalvarır. En sonunda izin verilmezse Mahmut’un evden kaçacağını öğrenen anne babası Mahmut’un denizci olmasına istemeye istemeye razı olurlar.

Uyarı: Yazının devamı, romanın ayrıntıları ve sonu hakkında bilgi içermektedir.

Çetin denizcilik günlerini yorgunlukla birlikte mutlulukla sürdüren Mahmut, bir gün babasının denizde boğulduğunu bildiren bir mektup alır. Evin geçimini sağlamak için amcasının teknesinde çalışmak zorunda kalan Mahmut, acımasız ve cimri bir adam olan Hakkı Reis’in dövdüğü işçiyi savunmak için araya girer ve gemiden kovulur. Amcasının yanından ayrılan Mahmut, başka bir kayıkta yaşamaya başlar. Bu günlerde annesinin ölüm haberini alır. Seferden sefere su gibi akan yılların sonunda Mahmut, deniz ile ilgili her şeyi öğrendiğini, denizin gizemini çözdüğünü düşünür. Artık memlekete dönüp çocukluktan beri sevdiği Fatma ile evlenmeyi planlar. Harabeye dönmüş bir evle karşılaşan Mahmut, önce annesinin mezarını arar fakat bulamaz. Yaralanma sonucu yüzünde oluşan iz sebebiyle kendisini reddedip kayıplara karışan Fatma’yı uzun süre arar fakat onu hiçbir zaman bulamaz. Geçen zamanla birlikte umudunu yitirir ve hayatına devam ederken Mahmut’un bir ağanın kızıyla evlenmesi için aracı olunur. Mahmut birikimi olmamasını evlenmemek için bir bahane olarak sunar fakat Zeynel Kaptan varlıklı biri olduğundan hiçbir birikime ihtiyaç duymadığını belirtir. Mahmut da sonunda evlenip yuva kurma düşüncesiyle Zeynel Ağa’nın şartını kabul ederek Ayşe ile evlenir. Zeynel Kaptan’ın tek şartı olan denizden vazgeçmeyi de kabul etmiştir. Mahmut ve Ayşe ilk zamanlar mutlu mesut geçinirler. Mahmut, denizi ve deniz sevdasını unutarak kendini toprak işlerine verir.

Zeynel Kaptan varlıklı olduğu için Mahmut da saygı görmeye başlar. Ne var ki Zeynel Ağa’nın topraklarında çalışarak kendi parasını kazandığı halde karısının sırtından geçiniyor gibi gözükmek, Mahmut’a ağır gelir. Geçen yıllar içinde Mahmut, kazandığı parayı da hesap kitap işlerinde bilgili ve eli sıkı olan Ayşe’ye teslim ediyorken insanların gerçek yüzlerini görmeye başlar. Toprak işlerinin, masum işler olmadığını; herkesin birbirinin malında gözü olduğunu ve insanların başkasının malını ele geçirebilmek için türlü kötülükler yapabileceğini fark eder. Bu mal mülk düşkünü insanlar arasında eşi Ayşe de vardır. Bir gün Ayşe, Mahmut’u uzak bir köydeki borçlularından borçları toplaması için gönderir. Mahmut gittiği yerdeki borçluların içler acısı halini görünce onlara yardım eder. Eli boş döndüğünde ise Ayşe’nin öfkesi ile karşılaşır. Ayşe’nin insanlara acımasızca ve sadece çıkarlarını gözeterek uyguladığı davranışlar Mahmut’u üzer. Mahmut, toprak insanının iç yüzünü fark ederek yıllardır uzak kaldığı denizi özlemeye başlar.

Zaman sonra bir kıyı köyündeki düğüne davet edilen Mahmut ve Ayşe, köydeki bir evde misafir        kalırlar. Mahmut düğünden çok sıkılarak kalabalıktan uzaklaşıp bir denizci kahvehanesine rastlar. Düğünün devam ettiği günlerde Mahmut sürekli denizci kahvehanesinde zaman geçirir. Düğün sona erip köylerine dönerlerken dönüp dönüp denize bakan Mahmut’un denizsiz dünyası zindan olmuştur artık. Toprağa bağlı kalmanın Mahmut’a çok zor geldiği kuraklık günlerinde köyün imamı ile birlikte yağmur duasına çıkmalar âdet olmuştur. İki üç gün sonra yağmur başlamış, köylünün yüzü güler ancak bu sefer de yağmurlar dinmemiş, köyleri sel basmıştır. İyice bunalan Mahmut’un bu durumunu sezen Ayşe, Mahmut’un içindeki deniz tutkusunun yeniden alevlendiğini anlar. Onu denizden soğutmak için diller döker ancak her şey nafiledir artık. Bir gece şiddetli bir fırtına çıkar, Mahmut fırtınanın kendisini denize çağırdığını düşünür. O geceden sonra deniz kıyılarında dolaşmaya başlayan Mahmut, çocukluk günlerindeki özlemleri yeniden hissetmeye başlar. Deniz kıyısında uyuyakaldığı gecenin sabahında salınan bir kayık görür ve artık dayanamayan Mahmut varını yoğunu karısına bırakarak çok sevdiği denize yeniden yelken açar.

Okurken burna deniz kokusu getiren, ışıl ışıl denizler canlandıran, teninin güneşten yandığını hissettiren, yaz özlemiyle okuru coşturan bu roman; balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler diyarını ve denize tutkun insanların dramlarını, birtakım denizcilik terimleriyle birlikte derinlemesine hissettiriyor.

Ana kahraman Mahmut’un anıları şeklinde aktarılan roman, birinci tekil şahıs diliyle samimi ve yalın bir anlatımı yakalamıştır. Yazarın kendi izlenimlerinin de sıkça kaynak olarak kullanılması, romana realist bir anlayış vermekle birlikte yazarın şiirli dili “Mahmut ve deniz” kördüğümüne dair ahenkli bir söyleyiş sağlamıştır.

Aganta Burina Burinata, okumaya başladığınız andan itibaren, dalga dalga köpüren denizin sesini duyacağınız, Mahmut’un içinde filizlenen deniz tutkusunun serpilip geliştiğini göreceğiniz bir tablo gibidir. Aganta Burina Burinata, kaptanın son komutudur, ciğerleri deniz havasıyla doldurma vaktinin geldiğini bildirir. Açık denizlere, ufuktaki belirsiz çizgiye duyulan özlemin nihayet son bulduğunu bildiren bir haykırıştır aganta burina burinata. Aganta Burina Burinata!

 

Fotoğraf: Sefa Ak

Yazıda yer alan fotoğraflar için çok sevdiğim öğrencim Sinan Bayrak’a ve değerli arkadaşı Sefa Ak’a müteşekkirim.

*Düş Sokağı Sakinleri – Aganta Burina Burinata

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com