Yazar: Taner ARSLAN

Yokuş Çocukları Yazı Görseli

Yokuş Çocukları | Taner ARSLAN

Yokuş Çocukları Yazı Görseli

Yokuş Çocukları

Arkadaşlarım’a…

yırtarak geçiyor kalbimizden
hayatı da törpüleyen zaman

şuramızda bir şey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde her şey
hem acıya hem umuda benzer

(Arkadaş Z. Özger)

Akşamüzeri hafif rüzgâr esiyor. Güneş, batmak üzereyken küçük şehrin çatılarına ince kızıllığını bırakmış. Okuyorum, aynı sayfayı defalarca kez okuduğum fakat hiçbir şey anlamadığım kitap, önümdeki dağınık masanın başında. Pencere açık, estikçe yüzümü öpen, mest eden rüzgârın beyaz perdeyle dans edişine bırakıyorum kendimi. Gözüm takılıyor ve perdenin kirli olduğunu fark ediyorum, yıkanmalı diyorum kendi kendime. Yıkanmalı.

Her neyse… İçimde anlamlandıramadığım hisler ve boşluklar… Dolmayan boşluklar olur her insanın içinde. Benimki de adını koyamadığım, bulamadığım eskilerden arayıp arayıp çıkartmaya, eşelerken yaşatmaya çalıştığım belki de. Belki de yeni bir şeyler lazım bizi ayakta tutacak, iman ettirecek, bir fosil olsa dahi, bir şeyler olmalı.   Gözüm perdede aralandıkça gökyüzünü görebiliyorum, gördüğüm beyaz şeyler, iki ayaklı, iki kanatlı, umut vadeden.

Ahaa!

Buldum dercesine, heyecanla sayfamı işaretleyip hızla kitabı kapattıktan sonra, alelacele kılık kıyafetlerimi değiştirip yangınlarda kalmış da suya koşarcasına müthiş bir yürüme isteği nasıl doluyor içime öyle. Gelecekse, gelsin! Bütün gümbürtüsüyle gelsin umut diyorum kendi kendime. Sokağa fırlıyorum. Hızlı adımlarla yürüyorum ve yürüdükçe umudum tazeleniyor.

Birden duruluyorum, boş gözlerle etrafa bakınıyorum, gözlerim bir şeyler arıyor, kulaklarımda beni mest eden sesler. Gözlerim çatılarda, ilk ve ortaokuldan… (Daha sonrası yok. Okumadım, bıraktım. Uzun hikaye velhasıl.) Alışkanlıktır bu, oradan mahalleden kalmadır bu.

Gözlerim çatılarda. Çatılara nasıl bakıyorum ama nasıl heyecanla… Sanki birden aha şu çatıdan kiremitleri, sacı, neyse eski püskü birden kanatlarının sesini duyacağım güvercinlerin. Pıt pıt pıt pıt, pat pat pat pat.

İlk soldan sapıyorum, bir gözüm sokakta biri de çatıda. Ayaklarım hızlanmış, düğmeleri açık gömleğimin iki yanından rüzgâr giriyor kollarıma. Daha sessiz sakin, çocuk seslerinin çokça olduğu sokağa giriyorum bu defa. Deliler gibi yere değil, göğe bakıyorum. Öyle ki ayağım birden takılıyor kaldırım taşlarının çukur yerlerine ve küfürler savuruyorum, küfür edecek yer arıyormuş gibi. Güya yol yapmışlar, kenar mahalle ya. Ulan sadece gösteriş, sadece göz boyama. Bu memlekette ne zaman hayırlı bir iş, bir şey, birkaç kişinin değil de herkesin yararına olacak?

Namussuzlar! Soyuyorlar, sömürüyorlar halkımızı, engel olacağız. Yoksul, sefalet içinde halkımız, yoksul! Arıyorum, arıyorum sesler ve hisler. Bir şeyler arıyorum. Kaldırım taşları yıkık dökük, asfaltları yama mahallelerin. Şehrin, çok kalabalıkların, çok yalnızların, çok ışıklıların, sahteliklerin dışına çıkmış ve uzağında ötekileştirilmiş. Oysa gerçek yaşamın sürüp gittiği o mahallelerin kendine özgü kokusu ve özlem dolu bir şeyler, genzimi yakan bir şeyler…

Sol tarafa dizilmiş balkonda hemen çarpıyor gözüme kadın. Ve rengarenk elbiseler; yıkanmış, tertemiz asılmış iplere. Kadın, yabancıya bakar gibi bakıyor bana ve şehre. Bu akşamüstü ne hüzünlü ne bekleyişli… Kollarını sıvamış yarıya kadar, makineleri yok diyorum herhalde kendi kendime. Elleri annelerimizin o eli gibi cefakâr, fedakâr, kâh deterjan kâh merhamet, sevgi, taze ekmek kokan elleri…

O hüzünlü bakış hep aynıdır içime oturan. Aklım takılı kalıyor orada. Adımlarım yavaşlıyor, aklım takılı orada ve düşünüyorum. Düşünüyorum.

Bizim sokağımız eskiden ne güzeldi ne güzel kokardı. Sigara kokardı, abiler kokardı, kavga kokardı böyle. Akşamları işten çıkmış, -iş dediysem yükten, hamallıktan gelmiş- yorgun ve argın. Elinde iki üç ekmek, poşette çocuklara bir şeyler, öyle ağır ağır yürüyen, evine hasret babalar kokardı.

“Şimdi ölüme karışmış bir yanımız.
Oy havar!
Çığlığımızda mı ulaşmaz sana?”

O Zêrevan,
O Baran,
O Serdem,
O Azad,
O Serhad,
O Yusuf, Cihat, Fırat, Metin, Cemal, Çekdar’dı. Aras’tı o.
O Rojhat, Doğan, Emrah, Faruk ve Onur’du.

O düşler, o yarım, bizdik, o hepimizdik. Aynı çocuklardık birbirlerinden habersiz, yaşamın başka kıyılarında. Aynı ezgi, aynı yürek, aynı fişekler…

Ulaşmaz sana çığlıklarımız havar, ulaşmaz ya!

Kaçan topumuzu yakalamaya çalışan çocuklarken ve güvercin peşinde ve dizlerimiz arabaların ardından yara bere içinde şoselerde. Koşarken, koşarken… Şimdi zamanı, şimdi ölümü, şimdi kavgayı… Düştük şehirlerin kuytuluklarına ve düzen ilişkilerine, ne kadar yama olmazsak o kadar iyi, alışamadan. Paranın hâkim olduğu moderniteye, hep baş, hep belalarla ve hep gözü kara, hep aynı umursamaz olmayı beceremeyen aynı cesur…

Biz çatılarda güvercin peşinde, biz kavgalarda. Şimdi ölüme de karışsak hakikat peşinde koşuyoruz, neredeyse orada, hangi çatıysa, sokaksa, hangi meydansa oradayız.

Hani bulduğumuz pek bir şey de yok yani. Güvercini de tutardık ama genelde kaçardı elimizden, olmadı satardık kuşçulara. Sigara, ekmek parası niyetine.

İyi çocuklardık ama yokuş çocuklarıydık. Sonra ne olduysa insana bırakmaktansa kendimizi, uçurumdan rüzgâra bırakmayı yeğler olduk. Büyümek denilsin biz reddediyorduk çünkü bildiğin koca bir hile vardı, tüm donanmalar her şeyiyle saldırılır mı, saldırdı, hayat vurdu düzeni. Yeke yek gelsinler yeneriz dövüşte, böyledir böyle bilinir ancak. Yoksa düşmeyi kabul etmeyiz öyle. Olacaksa hep birlikte düşeriz. Durmak da öyle, kalmak, koşmak, yaralanmak, yuvarlanmak da ve elbette yaşamak da.

Hayatın adil olmadığı gerçeğini unuttuk. Bu yüzden kimimiz, kimilerimiz düştü. En sevmediğimiz kuraldı, hileydi bu.

Çünkü iyiydik ve yokuş çocuklarıydık.

Ama öyle düştüler ki bir ömre bedel, bir cihana… Öyle güzel, öyle özgür ve yalın…

Saate bakıyorum, geç. Aklımda yüzlerce düşünce ve özlemle kaldığım yeri arıyorum. Evlerin arasından geceye karışıyorum. Dilimde hükmünü yitirmemiş sözcükler.  Kuşbazların deyimiyle, “Uçmak özgürlükse güvercinler onun Allah’ıdır.” Baksana nasıl umut vadediyorlar öyle, beyaz beyaz bulutlarla arkadaşçasına…

Devriyeler çıkar şimdi karanlık zamanı, karanlığı yaymaya ant içmiş sersem ayakları çıkar şimdi!
Henüz bilmiyorlar ne bilinçle bileylenen yürekleri ne de ışığı taşıyanları, tıpkı sevdiğini göğsünde saklarcasına, taşırcasına, umutla, dirençle ve sancısını, incecik bir dal gibi…
Bilmiyorlar henüz.
Yaşıyorsak hâla, o zamanı arıyoruz. Hissin doruklarda olduğu zamanı, öfkenin dindiği demlerde buluşmayı.
Savrulmuşsak zarlarımızla imkansızlığa, hakikatli zamanın peşindeyiz.
Birbirimizden uzakta, birbirinden uzakta ve aynı ezgi dilimizde.
Umutsuzlar, unutulmuş umutlular, romantikler, aşıklar, yılgınlar, mücadele edenler, hepsi ve hep birlikte, yokuştan koşmayı öğreneceğiz elbet.
Elbet bir gün… Nasılsa durduracağımız zamanın anını yakalarız.

Taner ARSLAN

cetoarslan8@gmail.com

Sevda Yüreklim | Taner ARSLAN

Bir gün akıp gideceğiz sevgili
Sancılarımızı ardımızda bırakarak
Bırakarak, hayatın hissiz, hileli olduğu bu hengameyi terk ederek
Yeniden yeşertmek adına
Giderek

Heybemizde bin bir umut
Bin bir düş, sevda ile
Akıp gitmeliyiz sevgili
Avuç avuç sözcüklere, yollara düşerek

Hayata düşman olanlara zehir zıkkım olacağız önce
Önce hesabını soracağız
Önce
Bizden aldıkları her canımız
Gül fidanımız için
Akıp gideceğiz işte
Uykularına haram,
Rüyalarına kâbus olacağız
Taşsa taş
Başsa baş eğmeyeceğiz
Başaracağız
Çünkü hâlâ var bir şeyler
Bir şeyler var hala
Böyle titreten, soluğumuzu kesen
Durup düşünmeye iten
Varsın tüm çirkinliklerini giyinip
Güzeli mahkûm edip saldırsınlar
Varsın kan kusulsun bedenimizden kalan
Bir acı ruh ile
Yine de kuşanıp
Mahkûm edeceğiz güzelin düşmanlarını iyiliğe ve güzele, en güzele
Mahkûm edeceğiz çirkinliği
Mahkûm
Taş çatlasa, olacak diyorum taş
Bak o zaman
Nasıl dokuyoruz sevdiğim
Nasıl
İlmek ilmek yaşamı
İlmek ilmek sevdayı
Parmak uçlarımızla, sevgiyle
Düğüm düğüm
Bak sen inan
Böyle kıraç da olsa dikenli de
Yürüdüğün yokuşlu yolları sevince
Ve
Elbette boy verir çiçekler
Baharlar falan yine gelir, kara bulutlar da geçer
Geçer her şey
Nergisler de açar yaseminler de
Hep gelir ve tekrardır biraz
Gelir de ama bak sen

Sonsuz olanı sonlu olan yaşamına sığdırmaya gönül verenlerden ol

Avuç avuç özgürlük kokacak
Çiçekler açacak dağlarımız, düşlerimiz var sevdiğim
Buna sarıl
Sarıl bu ezgiye ki
Sarıl da yarın düştüğünde
Yarını düşleyenler
Soluğunu duysun
Bir bahar sabahı yeşerince umutlar
Ve o zaman sevdiğim
Güneşli güzel günlerin neşesi saracak bedenlerimizi
Şükredeceğiz
Şükürler olsun bin kez sevgilim, umudum
Suya, ateşe, güneşe, toprağa
Bin kez
Âmin dercesine

Taner ARSLAN

cetoarln8@icloud.com

ÇOCUK | Taner ARSLAN

Çocuktun, büyüdün. Hiç büyümedi içindeki çocuk…

Herkesi, her şeyi; dağları, taşları, yıldızları sığdırdın içine.
Sevmeleri,
Özlemleri, hasreti, acıyı sevdin.

Bir kendi içine sığmadın, bir ruhuna…
Kendine yetemedin çocuk.
Hayata sorular sorup
cevap bekleyensin hâlâ.
Tutuşturmuş geceleri
gidensin hâlâ.
Özleyensin,
Bekleyensin,
Koşansın hâlâ…

Dağları, dağları sevensin hala!

Sen hiç büyüme çocuk!
Sen, hayallerini ve dizlerindeki yaralarını sevensin.
Sevgiden başka neyin var ki senin?

Ah çocuk!
Yaşanılan her şey hayattır;
Kader değil!
Hayat demekten yanayım.
Şimdi öyle yıkıntılar olur mu hiç?
Şimdi öyle kara bulutlar… olacak şey mi?
Şimdi böyle umutsuzluk yakışır mı hiç?
-ki umutsuzluğu yüreklerine yakıştırmayanlardansın-
Çünkü
uğruna ölümlere gitmelere inanansın hâlâ.

Yıkıntılardan ne güzel şeyler yaparsın.
Öyle boynu bükük durma hayat karşısında çocuk!
Senin ruhun tutacak ellerinden,
Ellerinden…

Gayrı böyle gitmeyecek. -unutma ve bil-
Böyle böyle koşar yorulursun ya çıkmaz yokuşlarda
ya cellat sokaklarda.
Anla, kendi gerçeğinden kaçamazsın.
Kaçma…

Sensin çocuk,
Bir avuç hüznünle
Rüzgâr öfkenle direnen acımasızlığına hayatın.

Kendi ezginle durmadan yürüyen
ve hayat denen ne varsaya
Dans eder gibi uç sonsuz maviliğe.
Umutlarını,
Acılarını,
Hüzünlerini,
Sevinçlerini,
Kavgayı giyin de çık sokaklara çocuk!

Umutlarından sarılıyorum sana çocuk.
Yarına dair,
Yarınlar için,
düşlerimiz adına…
Büyüt.
Büyütmeliyiz kavgalarımızı,
Sevgi bütünleşen kavgalardır çünkü.

Taner ARSLAN

cetoarslan8@gmail.com

Yürüyenlere | Taner ARSLAN

Sonra yürüdüm.
Koştum.
Kırıldım/kırdım.
Kızdım.
Üzüldüm…

Vurdum yüreğimi en kalabalık alanlara,
Tenhalara.
Ağladım,
Özledim, özledim…
Özlem,
Keskin bir kılıca dönüşünce
Durmak kabahattir

İstasyonlar, beton kentler, garajlar hepsi
Ve daha neler neler
Hepsi şahittir.
Ben hep gitmek istedim.
Gittim, gidiyorum,
Yine de kalıyorum.

Unuttum, unuttum…
Üşüdüm.
Islandım.
Unuttuğum yerde durdum.
Hatırladım.
Yürüdüm.
İnsan bazen umutsuzluğu yakıştırmasa da yüreğine
Yenemiyor işte,
Bunu anladım.
Yenemediğim birikmiş hüzündür,
Anladım da
Her adımımda hafifledim.
Saçlarıma düşen yağmur taneleriyle
Pakladım yüreğimi gecenin eşliğinde.

Şunu hep söylüyorum:
Bütün bir duygular savaşı mıdır yaşam
İyiliğe ve güzele dönüp duran?

Kaldırımda koparıp attıkları çiçeği kaldırıp
Koklamak oldu o gün.
Yaptığım tek iyi şey,
Yaralı bir kediyi kurtarmak oldu
O gün.
Belki de hayat buydu.
Sorular, sorup durduğum cevaplarını bildiğim,
Yani bilmediğim,
Yani çok sorduğum,
Çok beklediğim avucumda,
Çok yorulduğum.

Yürüdüm, dedim ki:
Hüzün nasıl diner?
Bu hoyrat ve acımasız çağ nasıl anlatılır zamana?
Ey zaman!
Durdum.
Asıl yürüyüşün kendime,
Kendi içime olduğunun farkına vardım.
Vardım bir uçurum kenarında durdum
Düşündüm.
Düştüğüm yerde yıldızlara bakıp gülümseyişimi esirgemeden
-Tek bir yıldızdan bile-
Yenileyeceğim kendimi.
Elbet yenileyeceğim.

Yürünecek güzel yollara
Bir merhaba sıcaklığında gülüşlerle
Amaçsızlığına, hayata karşı
Yürümek, durmadan yürümek,
Yaşamın sancılarını taşıyarak,
Dimdik.

Ey yürümek!
Ey hayat!
Ey yürüyenler!

Varsın yaralarım hiç kabuk tutmasın.
Varsın çıkmaz sokaklar olsun.
Gene de öfkeli yüreğimi,
Bilincimi kuşanarak
Umudum gibi seveceğim.
Yaralandığım yerlerden
Hayat denen ne varsaya inat…

Yürümek, durmadan yürümek,
Hep şoseli
Hep dikenli yollardan
Özgürlüğe yürümek…

Taner ARSLAN

cetoarslqn8@icloud.com