Yazar: Ufuk KADIZ

Mertcan Titiz - Flütist

Mertcan Titiz: Otuza Dek, İşte Bu Benim Hikâyem | Ufuk KADIZ

Mertcan Titiz - Flütist

Mertcan Titiz: Otuza Dek, İşte Bu Benim Hikâyem

Merhaba Leyli Sanat okurları. Yılın son ayında sizi çok kıymetli dostum Mertcan Titiz’le tanıştırmak istiyorum. Kendisiyle dostluğumuz 2-3 seneye dayanıyor muhtemelen. Taksim sokaklarında, müziğin cıvıl cıvıl her mekandan yayıldığı günlerde bir araya geldik. Kendisini dinlediğimde sesine hayran olmuştum ki o zaman işim gücüm masalara içki götürmekti. Ayrıca enstrümanıyla bütünlenmiş biri benim için. Sonra, Leyli Sanat’ın 1. yıl dönümünde sahneye katkısıyla unutulmaz bir gece yaşattı bize. Şimdi ise “Otuza Dek” şarkısı tüm platformlarda yayında. Lafı çok uzatmayayım, Mertcan neden benim için bu kadar değerli, buyrun röportajdan okuyup anlayın. İyi okumalar.

Sevgili Mertcan, bütün sıfatları önüne dizsem, kendini anlatmak için seçeceğin 10 sıfat ne olurdu?

Aslında 10 sıfat baya çok geldi. Ben bir başlayayım artık kaç tane çıkarsa. En başta bir müzikperver, şiir sever, bazı bazı yazar, biraz daha kişiselleştirmek gerekirse romantik (hatta bazen fazla romantik), uyumlu, ilkeleri olan ve goygoycu. Bak gördün mü 10 tane çıkmadı.

Seni müzisyen yanınla tanıyan biri olarak, çocukluğunu ve yaşadığın çevreyi biraz tasvir edebilir misin? Şu anki Mertcan’ın var oluşuna nasıl bir zemin hazırlandı o zamanlarda?

Aydın’ın Didim ilçesinde, Denizköy isimli bir köyde büyüdüm ben. Yanımız yöremiz yine kendi hemşehrilerimizle doluydu. Hâl böyle olunca içine doğduğum kültürü neredeyse tüm inceliklerine kadar yaşayıp anlama fırsatım oldu. Ana dildeki eksikliğimi saymazsak (ki bu eksikliğimi de lise yıllarında telafi ettim) köklerine bağlı bir çocukluk geçirdim. Dediğim gibi bir köy ortamında büyüdüm ve çocukluğum sokaklarda geçti. Bunu iyi anlamıyla söylüyorum çünkü sokakta arkadaşlarıyla o kadim oyunları oynayan neredeyse son jenerasyonuz biz. Teknolojinin hegemonyasından uzak geçirilmiş bir çocukluktu yani.

Müzikle kurduğun bağı biraz açıklayabilir misin? Hangi zamanlara dayanıyor, kimleri dinliyordun?

Sosyal bağları çok kuvvetli bir ailede büyüdüm. Babam, arkadaşlarının neredeyse en sevdiği insandı. Her hafta sonu bizim evde sofra kurulur, şişeler devrilir ve şarkılar, türküler söylenirdi. Ben daha okula gitmezden beri o sofraların kadrolu türkücüsü olmuştum. Yine o sofralardan birinde “Ey sevdiğim bir gün bana yar demedin yar demedin” türküsünü ezberden söylediğimi hâlâ dün gibi hatırlarım. Müzik bu kadar kulağımda ve dilimde iken ilkokuldan lise son sınıfa kadar 23 Nisan müsamerelerinin, yıl sonu etkinliklerinin solisti olarak geçti çocukluğum. Anne tarafından Dersimli, baba tarafından Adıyamanlı bir ailede büyüdüğüm için çocukluğumun müzikal seyri hep halk müziği ekseninde seyretti. Hatta size hiç abartısız pop müzikle orta okula başladığımda okul servisinde tanıştığımı söyleyebilirim. O zamana kadar hep Arguvan havaları, Alevi deyişleri ve Kürtçe müzikle geçti yıllarım. Kürtçe’de de tabii ki Şivan Perwer ve Maraşlı Kürt ozan Garip Dost ile. Ne zaman ki ben lisede politikleştim, işte o politikleşme ile birlikte işin seyri değişti. Ama orayı açarsam röportajın tamamını bu soruya ayırmak gerekecek.

Bilirsin, sanatla uğraşan birçok insan ailesi tarafından bu yönleriyle kabul edilmez, hor görülür, küçümsenir. Senin ailen nasıldı bu noktada? Konservatuvar kazandığında ya da belki başvurduğunda nasıl tepkiler aldın ailenden, çevrenden?

Bir önceki soruda anlattıklarımdan bu sorunun cevabını anlamak da çok zor olmasa gerek. Çok klişe olacak ama çocukken de “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna her zaman “Şarkıcı olacağım.” diyordum. O zamandan beri ailemden herhangi bir itirazla karşılaşmadım. Burada küçük bir anekdot anlatayım. Halk müziğine bu kadar düşkün bir babanın oğlu olarak flüt çalmaya başladığımda biraz garipsemişti. Ege Üniversite Devlet Türk Musikisi Konservatuvarını kazandığımda bu sefer bağlama öğreneceğim diye çok sevinmişti ama onu da bağlamayı öğrenmeden bırakıp Dokuz Eylül Üniversitesi Müzikoloji bölümüne geçince yine bir hayal kırıklığı yaşadı tabii.

Eğitim hayatından önce de müzikle ilgileniyor ve konserler veriyordun. Bu toplanmalar ve aynı amaçta bir araya geldiğin insanlarla tanışman nasıl gerçekleşti?

İlk profesyonel müzik çalışmalarım (yani hayatı müzikle idame ettirmem) 2012 yılının eylül ayında başladı. Daha öncesinde başka işler yaparken bir yandan müzik de yapıyordum. Mesel isimli bir grup kurduk. Ben solistliğini ve flütistliğini yapıyordum. Gruptaki diğer üyeler müziğin dışında da bir arada olduğum, zaman geçirdiğim hatta açık konuşmak gerekirse ortak hayal ettiğimiz ülke ve dünya için beraber mücadele ettiğim insanlardı. Yani bizi yan yana getiren tek mefhum müzik değildi. Böylesi benim için (eminim onlar için de) çok daha kıymetli bir hâldeydi. Bir müzik grubunu hiyerarşiden, gerontokrasiden uzak; kolektivist, üretimci ve paylaşımcı bir algıyla hep birlikte ileriye taşımaya çalışmak muazzam kıymetli bir çabaydı ki hâlâ öyle. Yani kısacası ortak bir paydada birileri ile müzik üreteceksem bunun için tek asgari müştereğim iyi müzisyen olması değil. Bunu elbette herkeste böyle olmalıdır diyerek idealize etmiyorum, sadece bendeki vaziyet bundan ibaret diye belirtiyorum.

Mertcan Titiz - Siyah BeyazPeki Ahmet Kaya senin için ne ifade ediyor? Onun yaptıkları, sanatı senin hayatında neler değiştirdi? Ve belki Ahmet Kaya Şarkıları konserlerini de anlatabilirsin bizlere.

En tumturaklı soru bu sanırım. Çünkü üstüne kitap yazmak gereken bir konu. En başta benim için genelde Ahmet Kaya, özelde de Ahmet Kaya şarkıları yaşadığımız toprakların birleştirici mayasıdır ya da mayalarından biridir. Çünkü ilk albümünün yayınlandığı 1985’ten bu yana tam 35 yıldır şarkıları dillerden hiç düşmemiş, hafızalardan hiç silinmemiş. Vefatından 20 yıl sonra bile Fizy gibi bir portalda hâlâ en çok aratılan sanatçı olma gibi bir özelliği var. Tüm bunlar, ortaya koyduğum tespiti doğrular nitelikte.  Ben ilk Ahmet Kaya şarkıları konserini tamamen içsel bir hissiyat ile bir ahde vefa gereği yapma ihtiyacı duymuştum. İzmir’de o kadar rağbet gördü ki vefat yıl dönümünün dışında da Ahmet Kaya geceleri organize etmeye başladık. Çünkü insanlar da sağında, solunda hiç tanımadığı başkalarıyla haykıra haykıra Ahmet Kaya şarkılarına eşlik ederken kendilerini özgür ve kocaman bir toplamla hemhâl hissediyorlar. Bugün yaşadığımız ülkenin koşullarını düşününce bu hiç de azımsanacak bir duygu değil. Derken bu ilgi İstanbul’daki kimi performans mekanlarının da ilgisini çekti ve projeyi İstanbul’a taşıdık. Burada beni en çok şaşırtan şey, içerisinde binlerce müzisyenin yaşadığı İstanbul’a böyle bir proje için benim ta İzmir’den kalkıp gidiyor oluşumdu. Orada da sanırım bugüne kadar hemen hemen tüm konserlerde aldığım en yoğun olumlu eleştirinin etkisi var. O da Ahmet Kaya’nın sesini taklit etmediğim, tamamen kendime özgü yorumumla okuduğumdur.  Ahmet Kaya’nın müzikal ve yaşamsal seyrinden bir sonuç çıkarmam gerekirse o da şu olur: eğer bir yerde bir yanlış görüyorsan, şarkılarında da olsa, uzatılan bir mikrofona da olsa, ne olursa olsun dile getir. Susma!

Röportaj fikrimiz aslına bakarsan “Otuza Dek” adlı şarkını yayınladıktan sonra ortaya çıktı. Bu şarkının hikâyesi nedir? Peki neden daha önceki yaşlarında değil de otuzunda böyle bir şarkı hazırladın? Neler oldu 30 yaşına gelene kadar?

Otuza Dek aslında benim ilk bestem değil. Daha önce Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanı adaylığı sürecinde “Oyumuz Demirtaş’a”, DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi’nin taşınma sürecinde “GSF Şarkısı” ve son olarak da 2015 temmuz ayında Suruç katliamında hayatını kaybeden akrabam Çağdaş Aydın için “Cano” isimli yayınlanmış bestelerim de var. Ancak Otuza Dek hepsinden ayrı. Bu şarkı aslında benim tarafımdan yine bana sipariş verilmiş bir beste. 2020 başında bu sene 30 yaşıma girdiğim için kendi hikâyemi anlatacağım bir beste yapmaya karar verdim. İlginç yollardan geçtim bugüne kadar, hayatıma çok insan girdi; ha keza hayatımdan maddi ve manevi olarak çok insan da eksildi. Daha yirmi yaşına bile basmazdan evvel otuz yaşımı görebileceğimden pek emin değildim. Sonrasında ise öyle ya da böyle otuz olduğum gerçeği ile karşılaştım. Bir durup “o zaman buraya kadarını bir anlatmak gerek” diye düşünürken buldum kendimi. İlk pandemi karantinası sürecinin sonlarına doğru -yani mayıs sonu, haziran başı gibi- oturup yazmaya başladım. İlk çocukluğumu, okumayı söktüğümde göğsüme takılan kırmızı kurdeleyi, karne günü koşuşturmalarımı, ilk öpüştüğüm kadını, terk edilişlerimi ve bundan sonraki yolun bilinmezliğini ifade etmeye çalıştım. Kısacası şarkıda duygu olarak ne hissediliyorsa hepsi yaşandı. Bir hikâye anlatacağım ve bu benim hikâyem olacak diye başladım ve ortaya Otuza Dek çıktı.

Covid-19 süreci hepimizi etkilediği kadar senin de çalışma ve sosyal hayatını etkilemiştir muhakkak. Nasıl savaşıyorsun Mart’tan bu yana? Ve geleceğe dair ne gibi projeler bizi bekliyor?

Covid-19 sürecinde karşılaştığımız yasaklardan doğan hezeyan, performansa dayalı sanat camiası olarak bizim çok şaşırdığımız bir durum değildi aslında. Bizim ülkede ve bizimki gibi ülkelerde en ufak bir sosyal olumsuzlukta en kolay vazgeçilen alan kültür ve sanat alanı oluyor. İlk iş konserler, tiyatro oyunları iptal ediliyor. Sanki sadece bunları yapsak bile sorun çözülür, acı çabuk diner gibi çarpık bir algı hâkim. Dediğim gibi bu yasaklar şaşırdığımız bir durum değildi ama bu kadar uzun süreceğini de kestiremiyorduk. Kestirsek bile bunu kabul etmek istemiyorduk. Çünkü benim gibi on binlerce müzisyen bu ülkede günlük elde ettiği gelirle, sigortasız ve güvencesiz yaşıyor. Virüsle mücadele süreci uzadıkça müzisyenlerin ellerinde olan ekipmanı satarak hayatta kalma çabaları dahi birilerini bu süreci hızlandırmaya itmiyorsa muktedirden bir şeyler talep etmek inanın anlamını yitiriyor. Ben ekonomik olarak bir savaş verebilme cürmünden zaten düştüm. O yüzden bir şekilde müzikal üretimin içinde kalıp müzik ile kurduğum manevi ilişkiyi diri tutma çabası güdüyorum sadece. Geleceğe dair ise birtakım çalışmalarım var. Bunları yine tekli tekli yayınlayacağım ancak bir tane de kendimi ifade ettiğim üç dilde -yani Türkçe, Kürtçe ve Zazaca dillerinde- geleneksel eserlerden oluşan altyapıları deneysel düzenlemelerle bezeli bir albüm hazırlığının da içindeyim. Gelişmeleri zaman zaman duyuracağım zaten.

Özel bir soru, senin gibi müzikle uğraşan fakat yolun başında olan genç arkadaşlarımıza ne önerirsin? Kariyerinde “keşke şunu da yapmasaydım” olarak düşündüğün ve “bu yanlışı sizinle de paylaşmalıyım” dediğin bir şey var mı?

En başta şunu söyleyeyim: bu yola girmeyi aklından geçiren tüm arkadaşlarım hiç zaman kaybetmeden bir enstrüman icra etmeyi öğrensinler. Kendime en büyük hayıflanmam, enstrüman çalmaya 20 yaşında başlamış olmamdan kaynaklıdır. Bunun dışında ben de kendimi yolun başında gördüğüm için akıl verme haddini kendimde bulamıyorum.

Son olarak, madem Ahmet Kaya dedik, bize en sevdiğin, söylemekten aşırı keyif aldığın 5 Ahmet Kaya şarkısını paylaşır mısın?

Layla, Yazamadım, Mahur, Ağladıkça, Tedirgin (hiçbir konserde söylememiş olsam da)

Röportaj: Ufuk KADIZ

ufukadiz@gmail.com

Arif Şahin

Müzikte “Sansasyon” Zamanı: Arif Şahin Röportajı | Ufuk KADIZ

Müzikte "Sansasyon" Zamanı: Arif Şahin Röportajı

Müzikte “Sansasyon” Zamanı: Arif Şahin Röportajı

Herkese selam. Bu ayki röportaj konuğum sevgili Arif Şahin. Kimdir Arif Şahin, inanın birkaç aya kadar ben de bilmiyordum. Yine tesadüfler silsilesiyle tanıdığım ve güzel bir arkadaşlık geliştirdiğim Arif Şahin’i ben çok sevdim, sizlerin de seveceğine yürekten inanıyorum. Sanat emekçisi olan, edebiyat ve müzik alanlarında aktif olarak üretimde bulunan Arif Şahin’i yaptığımız röportajla çok daha iyi tanıyacaksınız. Röportaj sonunda bayıla bayıla dinlediğim son parçası “Sansasyon” da yer alıyor. Dinlemeden sayfayı kapatmayın olur mu? ?

Kıymetli cevapları ve ilgisi için sevgili Arif Şahin’e teşekkür ederim. İyi okumalar.

Seni müzisyen tarafınla tanımış biri olarak, bu kimliğinin dışında Arif Şahin kimdir, neler yapar hayatında, bunu sormakla başlayayım röportajıma.

Sanat aşığı biriyim. Sanat, her zaman hayatımın içindeydi. Bunun dışında bir mühendisim. Yoğun bir tempoyla çalışıyorum. Seyahat eden, fotoğraf çeken, araştırmayı ve keşfetmeyi seven biriyim. Evde olmak, arkadaşlarla buluşmak, bazen yalnız kalmak ya da kalabalığa karışmak, hayatımda hepsine yer var. Ama olmazsa olmazım tabii ki müzik. Onsuz asla!

Eğitim-öğretim hayatının farklı şehirlerde geçtiğini okumuştum, sanırım aile ve ekonomik mücadele ile ilgili. Nasıldı bu süreç senin için geçmişe baktığında?

Babam askerdi ve evet farklı şehirlerde yaşadık. Bunun katkısı olduğu gibi dezavantajı da oldu benim için. Kültürel anlamda çok değerliydi. Çocukluğumun pek çok yerde geçtiği rengarenk bir anı albümüm oluştu. Tabii alıştığım çevreden ayrılmak hayli zordu. Bu şekilde zaman geçti. Sonra fark ettim ki hayatın kendisi böyle. Üniversite ve iş dünyası derken hep başka yerlerde oluyorsun. Bir şekilde yollar seni çağırıyor.

İnşaat mühendisliği bölümünden mezunsun fakat bunun yanı sıra sanatın birçok kolunda çalışmaların var. Mühendislik hayalindeki iş miydi yoksa başka bir sebebi var mı bu bölümü okumanın?

Hayalimdeki iş mühendislik değildi. Küçükken sorduklarında hep subay olmak istediğimi söylerdim. Bir ara da biyolojiye merak sardım. İnşaat mühendisliği ise sayısal çıkışlı olduğumdan hem severek yapabileceğimi düşündüğüm, aynı zamanda geleceğim açısından değerlendirdiğimde çevremin de fikirleriyle oluşmuş bir seçimdi. Halen keyifle devam ediyorum.

Müzikte "Sansasyon" Zamanı: Arif Şahin RöportajıPeki sanata yönelmen nasıl oldu? Tiyatro, edebiyat ve müzik alanlarında faaliyetlerin var. Nasıl bir kronoloji var aralarında ya da hepsini eş zamanlı mı yürüttün/yürütüyorsun?

Hayalperest biriydim hep. Sanata olan ilgim küçük yaşlardan beri vardı. 6 yaşındayken bir etkinliğe gitmiştik okulca. Orada dev bir ekran görmüş ve gözlerimi alamamıştım. Sahneye hayranlığım vardı. Elimdeki tek şey flüttü. Televizyonu gözümü kırpmadan seyreder, müzik dergilerinde, radyolarda, gazetelerde ve eklerinde müzikle ilgili ne varsa takip ederdim. Okulda tiyatro çalışmalarına katılıyordum. Söz yazmak, beste yapmak en keyif aldığım şeylerdendi. Birbirinden farklı türlerde, kağıtlar dolusu şarkı yazıyordum.

Üniversiteden sonra tiyatro ve müzik eğitimi aldım. Şiir kitaplarım yayımlandı. Çeşitli tiyatro oyunlarında yer aldım. Uzunca bir dönem sadece şiir ve tiyatroyla geçti. Müziğin artık zamanı gelmişti. Bestelerim oldukça fazlaydı ve paylaşmak için sabırsızlanıyordum. Ankara’da stüdyo çalışmalarıyla birlikte 2017 yılında şarkılarımı paylaşmaya başladım. Her ne kadar birbiriyle iç içe görünse de her bir eserin arka planında uzun süren bir çalışma var.

Şiir yazmak ve şarkı yazmakla ilgili neler söylemek istersin? Birçok şiirin şarkıya dönüştüğünü biliyoruz fakat aralarında ister istemez farklar da var. Bu yönünü nasıl keşfettin?

Şiir yazmak, çok enteresan bir şey. Hep vardır ya, yazıp yazıp buruşturulup atılan kağıtlar. Tam olarak böyle. İstediğiniz ruhu bulana dek bu devam ediyor. Her zaman böyle olmuyor tabii. Şarkı ise daha farklı. Beste ile sözün örtüşmesi gerekiyor. Bazen anında ortaya çıkıveriyor. Bazen de olduğu gibi onu kaydedip zamana bırakmanız gerekiyor.

Söz olarak birbirine oldukça yakın ve uzaklar aslında. Burada her şey tamamen şarkı yazarının dünyası ile ilgili. Nasıl yorumlamak istediği ile ilgili. Ben her zaman ikisini birbirinden farklı olarak düşündüm. O an hissettiğim ne ise onu olduğu gibi ifade ettim. Bu bir şiir ise şiir olarak, şarkı ise şarkı olarak yoluna devam etti. Tabii ki yolların nerede kesişeceği belli olmaz.

Müzikte "Sansasyon" Zamanı: Arif Şahin RöportajıTekli projelerin sanata yönelmenden çok daha sonra gerçekleşmiş duruyor. James Dean adlı teklin nasıl ortaya çıktı? Şarkı ve klip tamamlandığında hislerin nasıldı?

James Dean’in yaşamı beni etkilemişti. Gitarımla öğlen vakti bir şeyler çalıyordum. Birkaç notalık küçük bir melodi. Sonra aylarca bunu çaldım. Derken devamı geldi ve sözlerini yazdım. Aslında sadece YouTube sayfamda paylaşmak için hazırladığım bir parçaydı. Çünkü o güne kadar hep öyle yapmıştım. Single olarak yayınlamak aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Klip çekimlerini bitirdiğimiz akşam tüm ekip o kadar memnunduk ki. Hepimizin de içimize sinmişti, single olarak yayınlanması düşüncesi oluştu. Ben de “Neden olmasın?” dedim ve oldu. İyi ki de olmuş. Bu parçanın ve klibin hissettirdiği duyguya aşığım. Şarkıda da klipte de bu tutkuyu anlattım. Klipteki sahnelerin ve şarkı sözlerinin ruhunda bu vardı.

Ve günümüze gelirsek, Sansasyon’u da konuşmalıyız. Çok da sevdiğimi biliyorsun. Tepkiler nasıl çevrenden? Açıkçası bu şarkı tanıdığım Arif Şahin için beklemediğim kadar hareketli ama bir yandan da bunu sana çok yakıştırdım. Şarkıyla bağını merak ediyorum.

Çok teşekkür ederim. Evet, hareketli ve enerjisi yüksek bir parça “Sansasyon”. Kabul ediyorum, pek benden beklenmeyen bir hareketti. Genelde romantik ya da melankolik şarkıların adamıydım. Tarz olarak ise daha çok pop-rock ekseninde gidiyordum. İşte tam da bu yüzden güzel oldu “Sansasyon”. Daha pop, daha fazla ritim ve dans. Dinleyenler çok beğendiler ve çok güzel geri dönüşler aldım. Hepsi benim için çok değerli. Bu parçayla müzikal anlamda kendimi ifade ettiğim için mutluyum. Şarkının aranjesini Serhat Mustafaoğlu yaptı. Collocoast yönetmenliğinde siyah beyaz bir klip çektik. James Dean’den sonra Sansasyon oldukça farklı ve heyecan vericiydi.  Elektronik ve etnik enstrümanları birlikte yorumladık. Benim “Eurovision” parçam diyebilirim. Tabii sırada daha çok şarkı ve sansasyon var.

Gelecek için neler var kafanda? Pandemi süreci bildiğin üzere birçok sektörü olumsuz yönde etkiledi. Senin nasıl geçiyor bu dönemde günlerin? Ve seni ilerde nasıl projelerde görebiliriz?

Maalesef zor bir yıl yaşıyoruz. Sektör için umuyorum ki güzel gelişmeler yaşansın. Ben şu sıralar yeni şarkılarla haşır neşirim. Bunun dışında elimden geldiğince gezmeye, sevdiklerimle beraber olmaya çalışıyorum. Evde olduğum zamanlar daha da çok artık. Müzik dinlemekle, dizi ya da sinemayla geçiyor zamanım. Bazense hiçbir şey yapmadan bomboş geçebiliyor. Bundan sonraki projem yeni bir single olabilir. Gelecekte ise bir albüm düşüncem var ama şu an için henüz erken.

Son olarak senin gibi farklı sanat alanlarında faaliyet gösteren ya da göstermek isteyenler için neler söylemek istersin? Son sözlerini de alalım böylece.

Sanat bence yaşamın tam ortasında vardır ve var olmalıdır. Bu anlamda sanatla ilgilenen herkes üretmeye ve paylaşmaya devam etmeli. Hayal ettikleri ne varsa bunun için attıkları her adıma değer çünkü. Güzel soruların için çok teşekkür ederim. Sevgiler.

Röportaj: Ufuk KADIZ

ufukadiz@gmail.com

 

Yönetmen Fırat Erez - Portre

Hasankeyf’e Farklı Bir Ağıt: Yönetmen Fırat Erez’le Röportaj | Ufuk KADIZ

Yönetmen Fırat Erez - Portre

Hasankeyf’e Farklı Bir Ağıt: Yönetmen Fırat Erez’le Röportaj

Merhabalar, uzuuun bir zaman sonra yeni röportajımla karşınızdayım. Bir sinemacı olarak diğer bir sinemacıyla röportaj yapma isteğine sahip olmam, biraz da kendi deneyimlerini başka kişiler üzerinde görmek ve ortaklaşabilmek içindi diyebilirim. Sevgili Fırat’la da yine Leyli Sanat Platformu sayesinde tanış olduk. Sosyal medya üzerinden de var olan “Hasankeyf’e Ağıt” adlı kısa belgeselin görsellerine rastlayınca filmi görmek istedim. Ve gerçekten çok beğendim, beklentilerimin çok çok daha üstünde olan bu proje, kesinlikle aldığı adaylıkları ve ödülleri hak ediyor. Fırat’ı bu noktada takdir edip kutluyorum. Eminim bundan sonrasında çok daha iyi işleriyle karşımızda olacak.

O halde sizler için hazırlamış olduğum bu röportajı okuyup Fırat Erez’i yakından tanıyın. Eminim hayatınızın bir noktasında Fırat’la aynı izlere sahip olduğunuzu hissedeceksiniz. Fırat’a beni kırmadan isteğimi kabul ettiği ve verdiği tüm yanıtlarla beni çok mutlu ettiği için ayrıca teşekkür ederim. Buyursunlar.

Batman/Hasankeyf - Yıkım Süreci

Öncelikle Fırat Erez’i kariyerinin dışında, tamamen insani yanlarıyla tanımak istesek, kendini nasıl anlatır?

Öncelikle bu söyleşi için teşekkürlerimi iletmek istiyorum sana sevgili Ufuk. Kariyerim hakkında soru gelmediği için mutluyum çünkü sorularınızı boş bırakmak istemiyorum.

Kısaca kendimden bahsetmem gerekecek olursam; Batmanlıyım, Çukurova Üniversitesi’nde öğrenim hayatım hâlâ devam etmektedir.

Kendine sürekli ben kimim sorusu soran ve çok doğru bulmamakla beraber içsel dünyasının derinliklerinde ara sıra kaybolan biriyim. Ben de herkes gibi hayatı anlamlandırmaya çalışıyorum. Sıra dışılık bir şey yok. Her canlı varlık gibi çevremde olan bitenden etkilenip ona göre refleks gösteren sosyal bir insanım. Kendimi standart bir birey olarak tanımlıyorum. Çok kararsız, duygusal yönü ağır basan ve azıcık uyuşuğum.

Lisans eğitimini sinema alanında sürdürdüğünü biliyoruz, sinemaya merakın nasıl başladı, eğitim süresince kendinde bu alanla ilgili neler gördün ve keşfettin?

 Evet dört yılımı tamamlamama rağmen, biraz tembellikten kaynaklı mezun olamadım. Okulu bir yıl uzattım. “Çocukluğumdan beri sinemaya ve bu tür sanatsal şeylerle ilgilenen biriydim.” demeyi çok isterdim ama öyle bir şey hiç olmadı maalesef.

Futbolcu olmak istiyordum, bu yönde kendimce de çabaladığımı düşünüyorum. Açıkçası kayda değer bir yeteneğim de yoktu. Boşuna çabalıyordum, bunu da sonradan fark ettim.

Lisede tiyatroyla biraz içli dışlıydım. Tiyatro okumak istiyordum, ona da ailem pek sıcak bakmadı. Ben de Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünü tiyatro ile bağlantılı diye tercih ettim. Üniversiteye geldiğimde bu bölümün de tiyatroyla pek alakasının olmadığını gördüm. İşin içinde olunca da doğal olarak simayı ve sinemanın gücünü görüp hissettim.

Eğitim süresince sinemayla uğraşmanın -film yapmanın- benim bu hayatta severek yapabileceğim işlerden biri olduğunu gördüm.

“Bir film yapacağım!” Bu cümle kulağa çok hoş gelmiyor mu? Bir şey yapacaksın ve onun yaratıcısı sen olacaksın. Senden olan hayal dünyanın/fikirlerinin ürünü olarak ortaya çıkan bir şey olacak. Dünyaya bir çocuk getirmek gibi… Bence film yapmak müthiş bir şey.

Biraz tembelim, bu yüzden sinemayı sevdim galiba. Yanlış anlaşılmasın, bahsettiğim tembellik fiziki bir tembellik. Sinema tembellerin uğraştığı bir sanat alanı da değil. Aksine sinema; üzerine çok çalışılması, zaman ayrılması, disiplin ve büyük özveri gereken kolektif bir üretim serüveninin sonucu ortaya çıkan somut bir sanattır. Bir film yapmak hiç de kolay değil. Bir filmi sıfırdan yaratıp çekmek zihinsel olarak bireyi fazlasıyla yorar. Film yapmak için ruhen çok yorucu bir sürece hazırlıklı olmak gerekir.

Fırat Erez - Kamera Çalışması /Siyah-Beyaz

Sinemanın birçok bilim dalıyla ilişkisini biliyor ve gözlemliyoruz. Her şey hakkında sinema filmi yapmak da mümkün. Sen sinemanın hangi boyutunda duruyorsun? Sinema senin için nasıl bir işleve sahip?

Evet, bir yönetmen vardı. Kim olduğunu hatırlamıyorum. Elindeki kalemi gösterip yanılmıyorsam şöyle bir şey diyordu, “Ben bu kalem üzerine iki-üç saatlik bir film yapabilirim ve siz de ağzınız açık izlersiniz.” gibi bir şey.

Bana göre sinema sanatı, doğada var olan doğal nesnellikleri (ağaç, kuş, kaya, ölüm, büyüme, başkalaşım vb.) alıp daha sonra sanatçının (sinema-film üreticisi) bilincinden bir süzgeç gibi eleyip ayıkladıktan (soyutlaştırıp) sonra tekrardan somut bir şekilde üretip sunmasıdır. Bu üretim biçimi diğer sanat dalları için de kendi adıma böyledir diyebilirim.

Sinemanın öğrenme boyutunda olduğumu söyleyebilirim. On yılda edinebilecek tecrübeyi bir film yaparak edinebilirsiniz. Erken yaşta olgunlaşmak isteyenlere gönül rahatlığıyla film yapmayı öneriyorum ve bunu tüm samimiyetimle söylüyorum. On yılda edinilecek bir tecrübeyi bir film yaparak edinmek varken niye o on yıl bekleyelim ki. Ama yanılmıyorsam sorunuzda bunu kastetmiyorsunuz.

Bence sinema çok güçlü bir sanattır. Birçok işleve sahiptir. Belirttiğim gibi sinemanın çok öğretici bir yani var. En başta kendinizi tanıyorsunuz. Belki hiç kimselere anlatamadığınız şeyleri bir filmle anlatıp rahatlayabilirsiniz. Sözlü veya yazılı olarak ifade edemediğiniz ya da sözün ve yazının işlevsizleştiği durumlarda hissettiğiniz şeyi görüntünün anlatım diliyle anlatabilirsiniz. Hiç bu tür şeyler yaşamadınız mı? Hayatta bazen kelime ve işaretlerin anlatmaya yetemediği, eksik kaldığı ya da karşılayamadığı durumlar vardır. Tam da bu noktada sinema size bir tercüman olabilir.

Son olarak bu soruya şöyle bir cevap verebilirim: sinema bir iletişim biçimidir.

Kısa belgeselin “Hasankeyf’e Ağıt” nasıl ortaya çıktı? Aslında isminden de anlayacağımız üzere büyük yaşanmışlıklar barındırıyor filmin. Filmi yapmadan önce nasıl bir süreç izledin ve sonrasında neler oldu?

Hasankeyf üzerine bir film yapma fikri vardı ama filmi kurmaca mı belgesel mi yapacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu. Yapacağım bu filmi çok ileri bir zamanda, gereken teknik ve teorik donanıma sahip olduktan sonra yapmayı düşünüyordum.

İkinci sınıfın bahar dönemi yeni bitmişti. Bir film yapmak için gereken teknik ve teorik bilgi donanımına yeterince sahip değildim. Bir akşamüzeri sosyal medyada Hasankeyf’te yapılan yıkım videosunu görmem üzerine hemen Hasankeyf’teki bir arkadaşımı aradım. “Ne oluyor, bu videolar nedir?” dedim. “Yıkıma başlandı.” dedi. Ben de bunun üzerine aynı gece otobüs bileti alıp Batman’a filmi çekmek üzere yola koyuldum. Hiçbir ön hazırlığım yoktu. Neyle karşılaşacağımı da bilmiyordum. Tek bildiğim Hasankeyf yok olmadan Hasankeyf’le ilgili bir film yapmam gerektiğiydi. Filmin ilk planlama kısmını on saatlik gece, otobüs yolculuğunda yaptım. Giderken de Adana’daki arkadaşlardan bir kamera lensi, bir tripod ve yaka mikrofonu almıştım. Kamera kullanmayı bile bilmiyordum. Sadece kayıt tuşuna basıp istediğim görüntüyü aldıktan sonra videoyu kaydediyordum. Simdi düşününce gülüyorum. Hiçbir teknik bilgiye sahip olmadan film çekmeye gitmişim. Hem çaresizlik hem de güzel bir inanç vardı demek ki içimde. Bu arada mikrofonla tripodu da kullanamadım çünkü nasıl kullanılacağını bilmiyordum. Bu durumu ifade edecek bir emoji var mı acaba? Varsa kullanmak istiyorum şuan. Hahah.

Batman/Hasankeyf - Yıkım Süreci

Belgeselindeki anlatım dilini nasıl oluşturdun? Bir anlatıcımız var ve üzerine eklenmiş onlarca aktüel görüntü. Kurgu esnasında mı oluştu, yoksa önceden planlama şansın olmuş muydu?

Ailem Batman’da. Hasankeyf ile Batman merkez arası yaklaşık kırk kilometre. Belgeseli çektiğimde çok az teknik bilgi, sıfır ön hazırlık ve sadece bir gece. Beni orada nelerin beklediğiyle ilgili hiçbir öngörüm yoktu. Açıkçası o öz güveni de nereden aldım bilemiyorum. Şu an böyle bir işe kalkışır mıyım onu da bilemiyorum. Çok ani oldu. Allah ne verdiyse bodoslama daldım. Kafamda önceden planlanmış bir görüntü ya da bir röportaj yoktu. Açıkçası kurgu yapmayı da bilmiyordum. Hasankeyf’e Ağıt filmi ile hem kamerayı öğrendim hem de kurgu yapmayı. Süreç benim için çok öğretici oldu.

Bir sürü görüntü ve röportaj aldım. Filmin nasıl bir şey olacağıyla ilgili en ufak bilgim yoktu. Yeterince malzeme toplayınca, okula, Adana’ya geri geldim.

Yaklaşık üç aylık bir kurgu sürecinden sonra film son halini aldı. Kurgunun uzun sürmesinin nedeni de teknik bilgi yetersizliği, birtakım sıkıntılar ve bir sürü görüntünün içinden çıkamamam oldu. Aklımda önceden belirlenen bir taslak olmadığı için akışı belirlemek zor oldu. Sonra hikâyeyi güçlendirecek görüntülere ihtiyaç duyuldu, bu görüntüleri Adana’da çekmek zorunda kaldık. Özellikle filmin son sahnelerini (ölmüş hayvan ve su altı görüntüleri) Adana’da çektik.

“Hasankeyf’e Ağıt” birçok film festivalinde görünür oldu, yaparken bu kadar ses getireceğini düşünüyor muydun? Genç bir yönetmen olarak, festival deneyimleri yaşamak neler hissettirdi sana?

Aslında çok ödül almadı iki ödül aldı. Ama birçok ulusal ve uluslararası festivalde finale kalma başarısı gösterdi. Başta bu kadar ilgi göreceğini tahmin etmiyordum. Ama film tamamlandıktan sonra yakın çevremden izleyenlerin tepkilerini görünce evet kayda değer bir iş çıktığının farkına vardım. Film 2018 yapımı. İlk festival heyecanını Adana Altın Koza Film Festivali’nde yaşadık. İki yıldır festival geziyor, tabii film sayesinde ben de geziyorum. Genç bir yönetmen olarak filmle beraber festival gezmek çok güzel bir duygudur. Katıldığım festivallerin çoğunda en genç yönetmen sıfatıyla orda bulunuyordum. Bu durum tabii ki iyi hissettirir. Yalnız festivaller ya da festivallerden alınan ödüllerin, bir filmin başarılı olup olmadığını belirleyen etkenler değildir. Çünkü maalesef festivallerde de futbol takımı tutar gibi taraf tutma var. Kimi festival politik filmleri hiç değerlendirmeye bile alınmıyor ya da tam tersi olabiliyor. Bir sürü neden. Yapılan sanat ön planda değil. Maalesef sadece yapılan işin içeriğine bakıp ona göre kararlar alınıyor. Bu da tabii ki sanat adına üzücü bir olay.

Peki ya bundan sonrası… Neler yapmak istiyorsun? Sinemada ya da herhangi bir alanda hedeflediğin şeyler var mı? Ya da başka projeler?

Bundan sonra da film yapmaya devam edeceğim. Sinemadan, film yapmaktan uzak durmayı düşünmüyorum çünkü anlatmak istediğim şeyler var. Tabii ki hedefler var ama nasıl olur bunu zaman gösterecektir. Başka projeler var. Film yapmak maalesef kolay değil hele ki öğrenciyseniz. Film yapmak maliyet ister. Öğrenci bütçesiyle pek bir şey yapmak mümkün değil. Bu yüzden dayanışmayla, gönüllülük üzerine arkadaşlarla beraber bu işleri yapıyoruz ve yapmaya devam ediyoruz.

Şu an için küçük bir kurmaca film yapmayı düşünüyorum. Bu proje de maalesef biraz aceleye gelecek. Büyük ihtimalle senaryo bitmeden bazı sahneleri çekmek zorunda kalacağız. Galiba hazırlıksız film çekmek benim kaderimde var. Bu duruma alışmam gerekebilir. Bilemiyorum, bakalım bu Rüzgâr Bizi nasıl Sürükleyecek?

Sinemayla ilgilenen arkadaşlara genelde yöneltirim bu soruyu, sinemada idol aldığın, takip ettiğin, hayranı olduğun yönetmen, senarist ya da oyuncular var mı? Varsa hangi noktalarıyla ilgilisin daha çok?

Herkes gibi benim de sinemasını beğendiğim ve takip ettiğim yönetmenler var. Özellikle bu yönetmenlerin yapmış oldukları filmleri izlerken keyif alıyorum. Ve kendilerini kendime yakın hissediyorum. Filmlerini izlerken onları anladığımı düşünüyorum. Büyük pencereden bakıldığında da hayat felsefeleri, benimsedikleri ideolojiler ve kaygılar, onların yapmış olduğu sanata ilgimi arttırmaktadır. Bu yönetmenlerden birkaç isim saymam gerekirse; Yılmaz Güney, Agnes Varda, Abbas Kiyarüstemi, Samira Mahmelbaf, Ken Loach, Nadin Labaki, Jean-Luc Godard…  Liste uzar gider.

Son olarak, eklemek istediklerini duymak isteriz. Senin gibi genç yönetmenlere neler söylemek istersin?

Bu konuda mütevazı oyunculuğuna soyunmak istemiyorum. Evrensel sanatçı olmak için aynı şekilde evrensel sanat yapabilmek için de önce okuyup öğrenmemiz lazım. Bu benim için de senin için de geçerlidir. Bu yüzden öğrenmemiz lazım. Ülkenin ortalama kitap okuma yüzdesi ortada, utanılası bir yüzde. Okumadan bilemeyiz. Yanlış anlaşılmasın, bu eleştiriyi kendim için de yapıyorum. Okumakla ilgili büyük bir problemimiz var. Bunu kabul edelim. Örnek veriyorum, eğer YOL filmi gibi bir film yapamıyorsak demek ki eksiklerimiz var ve bilmiyoruzdur. Bu yüzden bilmek için bilmediğimizi kabullenmek gerekir. Sonrasında bilmek ve öğrenmek için de araştırıp çaba göstermek gerekir diye düşünüyorum.

Son olarak şunları söylemek isterim. Bu gün; Hasankeyf ve Hasankeyf gibi insanlık için büyük önem teşkil eden tarihi, kültürel, doğal, yerler büyük risk altında. Maalesef üzülerek belirtiyorum ki yok edilmek isteniliyor. Bu gün; kadınlar, tecavüze uğruyor, öldürülüyor. Çocuk istismarları yaşanıyor. Hayvanlara eziyet ediliyor. İnsanlar, dilinden, mezhebinden, dininden, renginden, düşüncesinden kaynaklı cezalandırılıp ötekileştiriliyor. Doğal ve kültürel zenginliklere sahip alanlar yok ediliyor. Rant uğruna ormanlar yakılıp yerine beton binalar dikiliyor. İçinde bulunduğumuz süreç, zor bir süreç. İnsanların insanca, bitkilerin bitkice ve hayvanların hayvanca yaşamasına birtakım kirli çıkarlar sebebiyle engel olunmaya çalışılıyor.

Ama bu böyle devam etmez. Gene de kötülüğe karşı iyilik kazanacak, iyilik kötülüğü yenecek. Güneş yeniden doğacak. Bahar bütün rengiyle gene gelecek. Yağmur yağacak. Toprak suyla buluşacak. Tohumlar filizlenecek. O filizler ağaca dönüşecek. Ağaç meyve verecek. İyilik kazanacak. Yaşar Kemal’in dediği gibi: “İnsan umutsuzluktan umut yaratandır, insanlığın mayasında aydınlık var.” Benim de insanlığa güvenim tam. Bu sözlerle sona doğru gelirken birbirinden güzel içerikleriyle Leyli Sanat Platformu’na ve sevgili okuyucularına teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Sanatla ve sağlıcakla kalın.

Ufuk KADIZ

ufukadiz@gmail.com

4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün ve Karar Filmleri Üzerine Düşünmek | Ufuk KADIZ

Böyle bir yazı yazmayı çok zamandır hedeflesem de şu anda bunu tetikleyen şey, yıllar sonra 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün adlı 2007 Romanya yapımı filmi izlemem oldu. Cristian Mungiu’nun yönetmiş olduğu az bütçeli bu film, Cannes başta olmak üzere birçok festivalden ödüllerle döndü.

Nedir bu filmi bu kadar özel kılan? İşlediği konu, kürtaj üzerinden şekillense de barındırdığı alt mesajlarıyla seyircisini düşünmeye sevk ediyor. Bu düşünme halini en çok da Otilia, sevgilisinin evine gittiğinde içinde kaldığı yemek masası sohbetinde yaşıyoruz. Farklı dünyaların insanı olma hali Otilia’nın yüzüne ve belki en çok da biz seyircilerin yüzüne çarpılıyor. Masadan kalkıp gitme düşüncesi, Otilia’nın tepkisi haline dönüşüyor, tıpkı bizim de dilediğimiz gibi.

Öte yandan 1987 Romanya’sının o ürkütücü, kasvetli hali tüm film boyunca ardımızda. Kürtajın yasak olduğu bir ülke söz konusu, cezalar çok büyük, bunu bilen Otilia ve arkadaşı Gabita kürtaj için ellerinden gelen tüm hazırlığı yapsalar da birçok noktada sıkıntı yaşıyorlar ve bu yaşananlar hayatlarının geri kalanını etkiliyor. Özellikle de Otilia’nın.

Bu yazıdaki amacım, bu kült eserin bir çözümlemesini yapmak değil; amaç, 2018 yılında ilk defa izlediğim zaman kapıldığım heyecanın etkisiyle yazmış olduğum bir kısa film projesine değinmek. Mezuniyet projem olarak hazırladığım bu kısa film, senaryo halindeyken ders hocam sevgili Esin Paça Cengiz dahil olmak üzere jürideki diğer hocalarımı da oldukça heyecanlandırmıştı. Fakat çekim sürecinde ve post-prodüksiyon sonrasında istediğim filmi yapamadığımı biliyordum, bunu da bilhassa aldığım yorumlarla gördüm. Teknik yetersizlikleri ve oyuncu seçimlerindeki yanlış kararlarımı sebep olarak rahatlıkla söyleyebilirim.

Kısa film: Karar (2018)

Kürtajın yasak olduğu, korkutucu bir evren üzerinden anlatım yapan 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmi, benim için bir çıkış noktası oldu. Üstelik filmi düşündüğüm sürede ülkenin gündeminde kürtaj konusu da vardı. Bu gündemden de faydalanarak bir distopya yarattım. Bu distopyada kürtaj tamamıyla yasak ve sadece bir merkez tarafından illegal ve gizli olarak gerçekleştiriliyor. Buraya erişebilmeniz ise el altından dağıtılan bir numarayı aramak ve sizi almaları için görevlilerin gelmesini beklemekle mümkün oluyor. Asıl olay, filmimdeki kadın karakterin kürtaj merkezinde dinlenmek üzere uyuyup uyandığında bir çocuk görmesiyle başlıyor. “Çocukların kürtaj ile yaşamına son verildiği bir merkezde bir çocuk nasıl yaşar?” sorusu seyircilerin kafasına yerleşiyor. -en azından ben öyle bekliyorum- Çocuk ise, çok sıkıldığını ve oynayacak kimse bulamadığını ifade ediyor kadına. Oyun oynamak için çocuk ile aşağı inen kadın, çocuğun kadın doktora “Anne!” diye seslenmesiyle iyice afallıyor. Odasına geri gönderiliyor ve kadın, çocuğun çizdiği resimden neler olduğunu anlamak istiyor. Anladığı şey ise çocuğun orada zorla tutulduğu gerçeği.

Kısa film: Karar (2018)

Çözümü kaçmakta ve belki de yardım getirmekte bulan kadın, merkezdeki adamlardan biri tarafından durdurulmak istense de olay, adamın kadın tarafından silahla yaralanmasına varıyor. Daha da şoka giren kadın, doktorun olay yerine gelmesiyle kadına silah zoruyla sorular soruyor ve bir şekilde gerçeği öğreniyor.

Peki gerçek ne? Benim anlatmaya çalıştığım fakat herkes tarafından kolayca anlaşılmayan gerçeklik, oranın bir eleme sistemi olduğu. Nasıl bir eleme? Zaten kürtaj yaptırmak isteyen kadın her şekilde ülkenin kuralını çiğnemek istemiştir ve ölümle cezalandırılmalıdır. Fakat bu cezayı almadan önce o merkezde çocuk doğana kadar bakılacak ve çocuk doğduğunda elinden alınacak, sonra da öldürülecek. Bu sistemle devlet, hem kendi sürdürülebilir genç nüfus ihtiyacını karşılamaya devam edecek hem de hain olarak nitelendirdiği kadınların yaşamına son verecektir.

Kısa film: Karar (2018)

Filmin sonunda karanlık ekrana geçilir ve ağlamayla karışık kahkahalar kulaklarımızdadır. Silah, kadının elinde, kadın doktora bakmaktadır. Silah patlar ve kimin öldüğünü maalesef bilemeyiz. Sisteme kurban olmak istemeyen kadın, kendini mi vurmuştur, yoksa sistemin bir parçası olan kadın doktorun yaşamına son verip kaçmış mıdır bilemeyiz. Kaçsa bile bulunmaz mı ya da bu sistem bir şekilde yine devamını getirmez mi, bunu iyi düşünmek gerek. Sonunu açık uçlu bırakmak belki de filmimin içerisinde en sevdiğim kısım.

Bu kadar detayı neden anlattın diye sorarsanız, daha önce de dediğim gibi içime sinmeyen bir kısa film projesiyle mezun oldum fakat bulduğum fikir gerçekten çok kıymetli ve bu fikrin geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum, belki de uzun metrajlı bir filme dahi dönüşebilir, neden olmasın? 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmi hem projemde hem de yüksek lisansa -Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı- adım atmam konusunda benim için bir dönüm noktası oldu. Umarım kısa filmimi de izler ve üzerine düşünceler üretip çevrenizle paylaşırsınız. Mungiu’nun filminin sonunda, benim kısa filmimin ise başında yer alan bir replikle tamamlayalım yazıyı:

“Bundan sonra ne yapacağız biliyor musun? Bu konudan bir daha asla konuşmayacağız, tamam mı?”

4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)

Ufuk KADIZ

ufukadiz@gmail.com

Bugün ve Yarın: Uyku Hali | Ufuk KADIZ

10 Ekim 2016.

İlk yazım. Kafamdan öyle düşünceler geçiyor ki… Söylemek isteyip de yutkunduğum, yazarak rahatlayacağıma inandığım sonsuz kelime küme halinde dönüyor etrafımda.

Ne yazarsam mutlu ederim sizi? Ne yazarsam güzel vedalaşırız? Ne yazarsam içiniz rahat, kafanızda soru kalmadan geçip gidersiniz sayfamdan?

Bu cümleleri karanlık saatlerde döküyorum, yazmaya en elverişli olanlarından. Gündüzleri gezer, tozar, günlük işlerimizi halleder; geceleri düşünülmeye fırsat bulamayan birikmiş sıkıntılarımızla karşılaşırız en dip köşemizde.

Yatağa girer girmez uyuyabilen insanları hep kıskanmışımdır. Nasıl uyurlar hemencecik? Uykum yoksa, döner dururum saatlerce. Sabah erken kalkmam gerekir halbuki. Yorgunsam, vücut ağrısından uyku girmez gözüme. Ya düşünüyorsam? Düşünüyorsam, sıkıntı büyük.

Fazla düşünürüm ben: güneşi, ayı, varlığı, yokluğu, derdi tasayı. Ne varsa… Bana ne! Bundan gerçekten bana ne! Düşünen düşünmüş yeterince, bana ne oluyor, diyor iç sesim. Yine rahatlamıyorum.

Dünyanın sıkıntısı bana kalmış sanki. Neden gecenin bir vakti beni bulursunuz ki? Milyarlarca insan var, beni rahat bırakın biraz. Huzurla uyuyayım. Huzurla uyuyayım ki yorulmuş bedenim, meşgul beynim dinlensin güzelce.

Uyurum, elbet uyurum. Farkında bile olmadan dalar giderim. Huzurmuş, rahatlıkmış hepsini bir tarafa bırakırım. Annem ne söylerdi bilir misiniz, uyurken korkuyor gibi göründüğümü, garip sesler çıkararak yardım istediğimi. Üstelik gözümden yaş da gelirmiş. Annemden ayrı başka bir evdeyim şimdi, uyurken beni izleyen birisi yok anlayacağınız. Halen böyle miyim, en ufak bir fikrim yok.

Bunları duyduktan sonra uykuya direndim. Yaz boyunca sabahlara kadar gezdim, kitabımı okudum, filmimi izledim. Düşünmemek için direndim. Çözüm bulamadığım bir sürü şeyi masaya yatırdım. Masa da masaymış ha, misali. Onlar inmek binmediler masadan. Bende masanın iki bacağını söktüm yerinden, yokuştan yuvarlanır gibi çekildiler masamdan. Yok edemedim, bir yerlerde gezinip duruyorlar şimdi.

Uyudum güç bela. Uyandım, yeni bir gün dedim. Gözler yarı kapalı, yarı açık. Dünya bir var, bir yok. Açtım gözlerimi. Sürpriz! Sürpriz değil mi, her günün peşine eklenen başka bir gün.

Hep uyumak istedim. Neden biliyor musunuz? Gün belki iyi bitmedi ama yeni günün ne olacağı belli olmaz. Yaşanmamış, çizilmemiş bir günün ne kadar sürprizlerle dolu olduğunu öğretti bu gece uyutmayanlar. Sonsuzluğun içinde bir kesitte yaşasak da, uyuyup uyanmaya değerdi bence.

Ufuk KADIZ

ufukadiz@gmail.com