Kategori Arşivi: ANLATI

Akşam Senfonisi - Yazı Görseli

Akşam Senfonisi | Gülistan MAMİŞ

Akşam Senfonisi - Yazı Görseli

Akşam Senfonisi

Çiçekli şiirler yazmak istemişimdir hep.
Enginar kokan kelimelerden koca koca mutluluklar dizmek istemişimdir kalbimin raflarına.
Matem kokan kelimelerimi şehrin boşluğuna atarak silkelenmek istemişimdir acılarımdan.
Kurtulmak ve hiç dokunmamak…
Çisil çisil yağan yağmurun altında saatlerce koşmak istemişimdir.
Kollarımı göğe açarak “toprak kokusu” olmak istediğimi, bağırarak söylemek istemişimdir.
Ve evin kapısı önünde durmak…
Tüm yarım kalışlarımı geride bırakmak istemişimdir.
Duvarlara asılı olan çerçevelere dokunarak anıları tekrar yaşamak istemişimdir.
En çok da gramofon seslerinin eşliğinde kaybolmak istemişimdir.
Çiçekli ve nakışlı koltuklarda uyumak sadece.
Kuş cıvıltılarıyla derin hülyalara dalmak ve derin iç çekişlerle yeniden başlamak her şeye…

Gülistan MAMİŞ

gulistanmamis38@gmail.com

Başka Bir Sabah Güneşi - Melike Uzanır

Başka Bir Sabah Güneşi | Melike UZANIR

Başka Bir Sabah Güneşi - Melike UzanırBaşka Bir Sabah Güneşi

Ne umduk ne buluyoruz? Sahi nereye kadar gideceğiz böyle seninle, nereye kadar sürecek isyankâr savaşımız, ne zaman sona erecek kavuşamayışımız? Her yeni güne zorla başlarken bu sorular son bulmuyor bende çünkü yokluğunda cevap bulamıyorum hiçbirine. Keşke diyorum, keşke beraber gözlerimizi kapattığımızda başka bir evrende yaşasak yaşayamadıklarımızı. Tadamadığımızı tatsak, göremediğimizi görsek, okuyamadığımızı okusak.

Bazen öyle yaşatıyorum ki seni sen olmadan, aklım kapılıp gidiyor varlığına. Gözlerim doluyor ciğerime kadar ama elimden çaresizlikten başka bir şey gelmiyor. Avuçlarımdan özlem yaşları dökülüyor, yapabildiğim tek şey onları izlemek oluyor. Bazen de neleri izliyorum biliyor musun, doya doya oturamadığımız koltukları. Onlar da bizi bekliyorlar inan bana. Keşke gelsen de görsen, bak nasıl mutlu olur sağdaki tekli.

Sadece buralar biraz seni arıyor aslında, o kadar. Adım attığın o boş sokak hâlâ sen geçerkenki gibi soğuk her mevsim. Belki açmak istediğin kapının kolu gelmiştir yerine, merak etmez misin? Keşke bırakmasan bizi böyle yarım, eksik ve hapis. Eğer gelirsen sana bu satırlardan söz, beraber temizleriz kirlerimizi. Ben utanmam gerçekten, bu aşkın canımı acıtarak terk etmesinden utanmadığı gibi utanmam söz. Ama sen de söyle biraz; çok kalmadık mı karanlıklarda, her saniye daha da fazla deşmedik mi yaralarımızı ayrıyken, tek başına bırakmadık mı içimizdeki sevgi çiçeğini? Korkuyor musun yoksa ha, biraz da sen söyle. Keşke özgürlüğünün farkına varsan da haykırsan içindekileri, tutmasan daha fazla o ağlayan seni ki bırak rahatlasın. Yetmedi mi artık ne olur biraz da sen söyle.

Benim tek başıma anlatacak ne gücüm kaldı ne sözüm. Her seferinde kendime de yalan söylüyorum, bazen senin bize söylediklerine benzemese de. Diyorum bu son olsun, konuşma artık sus, sus ki daha fazla sakla içini ona. Ama ne oluyor biliyor musun, yazdıklarım zaten sana kalıyor diye daha da fazla yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum… Ne zaman son bulur bu söyleyeceklerim bilmiyorum ama en azından bana yanımda olduğunu söyle. Keşke kalbimden bir saniye bile ayırmadığım senin, zaten yanımda olduğunu söyle. Bunları görmediğini düşündüğümü sanıyorsan, sen olmadan daha mutlu olacağımı düşündüğün gibi burada da yanılıyorsun. Mutlu olsam söyler miyim bunları bir düşün, saatlerce bekler miyim seni aynı otobüs durağında, her akşam koyar mıyım fırına en sevdiğin kurabiyeyi?

Ben eksiğim; mutlu olmaktan ziyade, sevgili lütfen anla artık. İnanmıyorsan dön bir bak, kaç yıl geçmiş gidişinden ama benim senden gidemeyişimden. Yoruldum artık geceleyin yaktığım sigaraları süpürüp tek başıma dışarıdaki çöplüğe taşımaktan. Keşke sen olsan, senle beraber taşırım sahiden, sen olsan ben tüm yükü taşıyacak gücü bulurum sevgili. Hadi tamam gel artık, ben o sokağın en ucunda bekliyorum seni. Bir simit yeter bize, iki çayın olsun ama gelirken unutma. Hadi gel hayal ettiğimiz gibi kavuşalım, cadde başındaki bakkalda şarkımızı duyuyormuşçasına. Sen gel, ben açarım yere içimi başkalarına kapattığım örtüyü. Uzanıp izleriz de hem gökyüzünü, yıldız kayar; ben seni dilerim. Gel, beraber şahit olalım başka bir sabah güneşine ertesi gün.

Melike UZANIR

melikeuznr27@gmail.com

İlinti - Yazı Görseli

İlinti | Jıyan BARAN

İlinti - Yazı Görseli

İlinti

Müslüm ile Urfa GAP Havalimanı’nın kapısında fotoğraf çekildikten sonra birer sigara yakıp sohbet ettik. Gündelik telaşlardan öteye gidemeyen ilginç diyaloglar içinden çekip çıkardığım saatime baktım. Arkadaşım ile vedalaşıp içeriye geçtim. Küçük ve tanımsız bir tren garına benzeyen bu alandan uzaklaşıp başka bir şehrin yolunu tutacaktım. Mültecisi olduğum İzmir’e geri dönmek, içimdeki anakronik duyguların ateşini söndürüyordu. Uçak havalandıktan sonra üzerinden uçtuğum onlarca tarlanın yüzüme benzediğini gördüğüm için zamana şükranlarımı sunuyor ve kendimi sakin bir gölün dışında delirirken görüyordum. Tıpkı Nietzsche’nin evi ile mezarı arasındaki mesafe gibi. İnsanların bütün yükleri biriciktir. Herkes başka hikâyelerin başlangıcında kendi üzerine toprak dökmek ile meşguldür. Zaten makbul görülen de budur. Ya da kahvehanelere biriken işsizlik kokusudur. Daha tersinde ise başkaları toprak olur. Basit ama ağlamaklı ev sohbetleri gibi. Herkes bilir bunu ama kimse kendine söylemeye cesaret edemez.

Uçağın kapısından içeriye girdikten sonra biletime bir kez daha bakıp, 6F koltuğuna oturdum. Hemen yanıma yaklaşıp 6E koltuğuna oturmak isteyen orta yaşlı erkek, sanki samanlıkta iğne arıyor gibi yerine bir türlü yerleşemiyordu. Ceketini çıkarıp üst tarafa bıraktı, tekrar aldı, tekrar bıraktı, emniyet kemerini bir iki defa takıp çıkardı. Bir türlü uçağa sığamıyor ve sürekli bir şeyler ile uğraşıyordu. Bir ara böbreğini çıkarıp bakacak ve yerine geri bırakacak diye düşünmedim değil. Devamında ise  sakinleşti, ahırına varan bir inek gibi yayıldı koltuğuna. Uçak kalktıktan sonra bana: “Merhaba, hayırlı yolculuklar.” dedi. İstemsiz ve ekşi bir yüz ile aynı temennilerde bulundum. Uçak havalandıktan sonra kendi kendine söylenip durdu. Bir süre sonra bana dönüp “Gerçekten de bazen hayret ediyorum, neler oluyor hayatta, insanların başına neler geliyor. Kader işte, bahtımıza ne çıkarsa mecbur yaşıyoruz.” dedi. Biraz nefeslendikten sonra “Yolculuk İzmir’e mi?” diye ekledi. Gönülsüz bir şekilde cevapladım ve sefil bir diyalog için beklemeye başladım. Çünkü ben bu yüzü tanıyordum. Çünkü bu toplum, içini ve dışını bu yüzler ile doldurmuş bir harabeden başka bir şey değil. “Ben de Manisa’ya geçeceğim. Eniştem üst kat komşusu ile balkonda halı silkelediği için kavga etmiş. Defalarca uyarmasına rağmen kulak asmamış. En son kendini tutamayıp gidip burnunu kırmış. Yani baktığın zaman eniştem haklı, ben olsam ben de döverdim. Hem ne münasebet canım, halını sürekli benim balkonuma doğru silkeleyeceksin.” dedi. Yüzüne baktığımda bir hayvanın öfkesinden sıyrılan iplere benziyordu. Haklı olduğunu onaylamamı bekliyordu. Çünkü aynı durumda benim de aynı davranışları sergileyeceğimi düşünüyordu. Çünkü ilkel toplumlarda herkes birbirine benzediğini düşünür ve bunu kabul eder. Yüzüne bakarken ona tek bir sözcük dahi etmedim. Kulaklığımı takıp, Sakina Teyna’yı dinlemeye devam ettim. Çünkü yaşama katlanmak ve bu toplumun içersinde sağ kalmak ya da içinden sağ çıkmak için kendi kendimizi onarmamız gerek.

Nihayet uçak İzmir’e vardı. Sırt çantamı alıp metro istasyonuna geçtim. Halkapınar istasyonuna kadar her şey normal ritmindeydi. Sakina’nın sesi kulaklarımdan bir nehir gibi akıp beni tekrar Urfa’ya götürüyordu. Metronun kapısı açıldı ve dışarıdan gelen bahar kokusuna doğru ilerledim. Merdivenleri hızlı adımlarla bitirip karşı taraftaki istasyonda gelecek metroyu beklemeye başladım. Oturdum ve bu kadar betona rağmen baharın kendini şehre bu kadar çok hissettirmesi ve de devamında gelip beni bulması çok güzeldi. Mevsimin geldiğini hissederken bir çocuk gibi istemsiz gülümsüyordum. Bu muhteşem anda kaybolmak isterken, bana yaklaşan bir kadını gördüm. Yan tarafımı göstererek “Oturabilir miyim?” diye sordu. “Lütfen” dedim. Yine her zaman olduğu gibi ben tek kelime etmeden yanıma oturan kadın söze başladı: “Taziyeden geliyorum, 17 yaşındaki kuzenimi 30 liralık cep telefonu için üç kere kalbinden bıçaklamışlar, yürüyecek hâlim yok. Saatlerdir bunu düşünüyor ve kendi kendime sorular soruyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ne diyeceğimi de. Neyse sizi de rahatsız ettim, hoşça kalın.” dedi. Kalkıp seri adımlarla metronun çıkışına doğru gitti. Bir süre istasyondaki soluk afişlere baktım. Az evvel içime çektiğim bahar konusunu tekrar bulmak için havayı iyice çektim içime. Ne yapsam da söylediklerini unutamıyordum. Ayakları, kalbi, ruhu ve aklı olan bir mektup gibi insanları bekliyor ve uğurluyordum. Ardından telefonuma gelen mesaj sesini duydum. Özel bir hastaneden gelen mesajda şöyle yazıyordu: “Şimdi değişim zamanı, hayalini kurduğunuz tüm ameliyatlar şimdi bir tık uzağınızda. Aşağıdaki linkten indirim kuponunuzu doldurun, tüm ameliyatlarımızda %10 indirim imkânına sahip olun.” Yanı başımızda sürekli olarak değişen ve ilerleyen karmaşık bir yaşam var. Buna direnenler de benzeyenler de kaybedecekler.

Jıyan BARAN

jiyanbarann@outlook.com

Fotoğraf: Alexandra Saunier

Sema'nın Ağacı - Ayşe Türk

Sema’nın Ağacı | Ayşe TÜRK

Sema'nın AğacıSema’nın Ağacı

Yıllar, kalın iri rüzgârlarla devrilip aylara indi,
Haftalara düşecek an, o ağacın mevsimine bakıyor.
Sokak arasında beklettiği o bakış,
Narin bir kuşa denk geldi.
Kanadında yüzyıl eskimiş kadın saçları gördü,
Yüzyıl eskimiş ağıtlar dinler şimdi.
Sokak taşının minderliğinde oturmuş ben, o ağacın mevsimini beklemeye koyuldum onunla birlikte.
O an’ın ağacı aklımın suyunu köklerine sürerken
Ağrılar çekiyorum.
Nerden uzandı aklıma, kim bilir?
Kurtulmaya çalışırken, onun kulağında ağıtlar bitmiyor
Benim ise meraklı inadım.
Rüzgâr sinirli, dönüp kırıyor kendini yokluk ağzında.
Beni yol ağzında bir çay tadına bıraktı
Ve on dakika sonra tadını unutacağım helvada.
Ağacının mevsimi ne zaman, hangi mevsim?
O azalacak zaman nereden yürüdü merakıma?
Sema edermiş rüzgâr sokak aralarında, caddeye serilemeyen şiddeti kırılıyor ağacında.
Kırıldıkça açılan sesler onu buluta, yıldıza taşıyor; beni çıldıran bir uğraşa.
Kalemim utangaç ve cahil.
Hem utangaç hem cahil anı geçti, geçsin.
Yolun ortasına oturan siyah bir köpek, kıpırtısız gövdesinde, koşan gözlerle taşlara bakınıp dururken kirlenecek kemikler bırakılıyor kaldırıma.
Kulağında bitmeyen ağıtlar, gözlerinde yorulmayan kuşlar, bende ağrılar çeken bir kafatası, izliyoruz malum ağacı.
Yeşilin en dolu tonu, dağın en belirgin hâli, kül tablasının izmarit tıkanıklığında düşünüp dururum.
Ağaca devrildiğimde gördüğüm Sema ile bendeki hovarda hâl, Arap sesi yükselten bir nefesten bilmem kaç yüz yıl öncesine giden Viking mavisi bir köpek ile karşı karşıya kaldık.
Beni ne ahşap masa koruyabilir ne de dumanı sıcak çayım. Ne limonun yakan sıvısı kurtarabilir gözlerden ne ateşlenen sigaramın ağzı dillerden.
Şimdi hareketin şarkıya vardığı noktada, ağaca çıkan ayaklarımın sesine notalar açacak kaç piyanist çağırdım, hiçbiri meyletmedi.
Sema eden rüzgâr mıydı ayaklarımın merakı mı, neydi?
Yanılıyor muyum?
Bu sanrı içine muhakkak yanılgı çekiyor beni.
Siyah köpek kirlenecek kemikten kaçıp taşlarda yuvarlanıyor.
Boz renkli bir köpek gırtlağından geçireceği kemikleri küçük küçük ısırıyor.
Benim hazmetmeye alıştığım merak duruverdi birden.
Bacaklarımda dans etmenin arzusu yankılandı, kalbimde dünlere ait yıllanmış bir keder hatırası, üzerine attığım yıldızlı günler. Kavgası evren olmaz bu çarpışık hislerin. Kendini dövmenin karmaşalı dövüşüdür bu.
Bir dal alacak, dövecektim kendimi hepi topu. Arzum ruhun sancısını görünür kılmak.
Sema eden rüzgârın eteklerini tutan ağaç, akşamın ilk adımlarında kapattı kendini.
Aynı kuşlar, aynı eskimiş saçlar, o ağıtlar devam eder ulaşamadığım yerde, onda.
Yağmur sesiyle bir anı geliverdi, yavaş ki ne yavaş gün ışığı bitişi gibiydi, gibi.
Sesteki diş izlerinden minderin ağrılı kramplarına uzanan oturuşum; bir ağaca, birkaç köpeğe rast geldi. O kadar.
Kalkıyorum, ayaklarım bir tarafta, yüreğim ağaca devrilmiş.
Haftalara inecek anı kolluyor ağaç, bana ne gösteri sunacak ne kendindeki devinimi.
Ben bir arayış hülyasında Abdal gibiymiş de aptal olan döngünün çarkıyım. Sandım beklemek sabrındanım.
Yıllar kalın iri rüzgârları yaşadı, kaçırdım. Haftalara düşecek an, beklediği ağacın mevsimine bulaşmış beni kabul etmezdi.
Kabulüm sizlere geldi.

Ayşe TÜRK

ayse.trk2126@gmail.com

Anne Sütü - Remziye Çelik

Anne Sütü | Remziye ÇELİK

Anne Sütü - Remziye Çelik

Anne Sütü

Her şey, herifin gözlerime gül yerine güz getirmesiyle başladı.
Böylelikle, aramızda kalmayan hiçbir şeye güz de eklendi.
Benden kokusu olduğuna inandırdığı menekşesini sakladı.
Ben de ondan yeri geldiğinde şiirleşebilen ağzımı.
Giderek küfürleştik birbirimize.
Ben dışındaki Âdem elmasını ikiye böldüm.
O içimdeki Havvai kadını kaburgaya döndürdü.
O günden sonra boşandık evlilikten.
Ona kalsa kendisine baba diyecek eşyalar doğurmalıydım.
İçimdeki Havva’yı görünmesin diye örtüp tavşanlamalıydım bulduğum her yere.
Çocuklar her ay bizden önce bitmiş o evde, ona ne?
Çocuklar birbirine yapışmamış kardeşlikte ona, ne?
Yalan değil, beni kulaklarından önce dinle!
Kızım, abisine iğne deliğinden; abisi, kendine görünmediği aynalardan bakıyordu.
Ben, kendimi her gün kaç kaldım diye sayıyordum günde iki kere yanlışı gösteren dul abaküsten.
O ise şiddetle çoraplarını çiftleştiriyordu.
Çekirdeği çitlenmiş bir aileydik.
Bütün fotoğraflarda da yüreksiz çıkardık.
Anladım ki her an birbirimizin karşısıydık; asla birbirimizin karşılığı olmuyorduk.
Ben, evin anne sütü; bozulmuştum bir kere, artık içilmiyordum.

Remziye ÇELİK

remziye9046@gmail.com