Kategori Arşivi: GEZİ YAZISI

Bir İstanbul Rotası 7: Beşiktaş Görünüm

Bir İstanbul Rotası 7: Siyah Beyaz Takımın Gri Kenti | Neslihan DEMİRHAN

Bir İstanbul Rotası 7: Beşiktaş Görünüm

Bir İstanbul Rotası 7: Siyah Beyaz Takımın Gri Kenti

Bir Beşiktaş sevdalısı olarak bu rotayı neden bu kadar geç yazdığımı bilmiyorum. Affınıza sığınarak sizi hemen yola düşürmek isterim.

Beşiktaş, Avrupa yakasının her daim canlı olan denize nazır bir semti. Hem bu sebepten hem de Beşiktaş’a yağmuru ve soğuğu yakıştırdığımdan sizlerin de bir sonbahar ya da kış ayında bu rotayı izlemesini öneririm.

Sınırları içinde pek çok müzeyi barındırması, bizim bu geziyi dolu dolu geçirmemizi sağlayacak. Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi’ni başlangıç noktası kabul ederek başlayalım. (Eğer sabah erken başlanan bir rota olacaksa Kahvaltıcılar Sokağı olarak bilinen Çelebi Oğlu Sokak’ı ilk durak olarak düşünebilirsiniz.)

Bir İstanbul Rotası 7: Beşiktaş Kartal Heykeli

Kahvaltısını evde ya da vapur keyfi sürerek yapanlar için ise bizi karşılayan ilk müze, Deniz Müzesi oluyor. Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi donanmalarına dair bilgilendirme metinlerinin yanı sıra gemi modelleri, tablolar, seyir aletleri, silahlar, sancaklar, üniformalar, madalyalar, yayınlar, belgeler, çanlarla çeşitlendirilmiş bir sergi bulunuyor. Geçmişten günümüze bahriye kıyafetleri, farklı dalgıç malzemeleri ve daha başka ilgili eşyalar da sergiye dahil. Aganta Burina Burinata’daki Mahmut gibi denizcilikle ilgili kimselerin kesinlikle gitmesi gereken bir müze olduğunu söylemeliyim.

Sıradaki müze, Osmanlı Devleti’inde tahta çıkmaya aday olanların konakladığı Veliaht Dairesi’nin bir bölümünün restorasyonu sonucu açılmış olan Resim Müzesi. Müzenin girişteki salonunda Dolmabahçe Sarayı’nı yaptıran Sultan Abdülmecit’in ve Veliaht Dairesi’ni tahsis ettiği kardeşi Abdülaziz’in portreleri yer alıyor. Yerli ve yabancı pek çok ressama ait İstanbul tabloları da müzenin diğer odalarında sergileniyor. Müzenin en ihtişamlı odası olan Merasim Salonu ise Rus ressam Ayvazovski eserlerine ayrılmış. Bir tabloya uzun uzun bakıp hiç sıkılmayanlar için bu müze tam bir cennet.

Gittiğimiz Kabataş istikametindeki göreceğimiz son mekan Dolmabahçe Sarayı. Osmanlı Dönemi’nde donanma gemilerinin demirlendikleri ve denizcilik törenlerinin yapıldığı bir liman olarak kullanılan sahil bölgesi 16. yüzyılda doldurulunca “dolmabağçe” olarak anılmaya başlanmış. Zamanla padişaha ve hanedana ait hasbahçe olarak kullanılmaya başlanınca bu hasbahçe üzerinde inşa edilen köşkler olmuş.

19. yüzyılda ise modernleşme rüzgârının etkisi hayatın her alanına etki ettiği gibi ülkenin mimari yapısına da yansıdı. Bu yenileşme rüzgârının ortaya çıkardığı en görkemli eser, bugün İstanbul’un en büyük üçüncü sarayı olma unvanına da sahip olan Dolmabahçe Sarayı’dır.

Bir İstanbul Rotası 7: Dolmabahçe Sarayı

Sizi bu muhteşem yapıyla baş başa bırakmadan önce eserin konumlandığı bahçeyle ilgili de birkaç şey söylemek isterim. Hasbahçe (Selamlık), Kuşluk, Harem ve Veliaht Bahçesi olmak üzere dört ana bölümden oluşan bahçelerin düzenlemesi için Asya, Avrupa ve Amerika’daki bölgelere ait nadide bitkiler seçilerek getirilmiş, bu sayede bahçe düzenlemesinde görkemli bir koleksiyon oluşturma hedeflenmiş.

Bahçe içerisinde yer alan Dolmabahçe Saat Kulesi ise saray mimarı Sarkis Balyan tarafından neobarok ve ampir tarzında yapılmıştır. 27 metre yüksekliğinde olan 4 katlı kulenin 94 basamağı vardır. Merdiven sahanlıklarının zemini renkli taşlarla, geometrik şekiller verilerek yapılmıştır.

Şimdi altınızda çimen, önünüzde deniz, arkanızda saray… Seyir keyfiniz bol olsun.

Oğlu Nigoğos ile beraber Dolmabahçe Sarayı’nı da inşa eden Garabet Balyan’ın tasarımı olan camiye doğru ilerliyoruz şimdi. Caminin yapımını Sultan Abdülmecit’in annesi Bezmialem Valide Sultan başlatmış ancak ömrü yetmeyince oğlu Abdülmecit tarafından nihayete erdirilmiş. Caminin asıl adı Bezmialem Valide Sultan Camii’dir ancak konumu nedeniyle Dolmabahçe Sarayı bütünü içinde düşünülüp birlikte anılıyor.

Küçük bir kıyak. Beşiktaşlı gezginler için, buraya kadar gelmişken Vodafone Arena’ya uğramamak ve pençe pozu vererek fotoğraf çektirmemek olmazdı. ? Dileyenler içeride yer alan Beşiktaş Müzesi’ni de ziyaret edebilirler. Dönüş yolunda ilk durağımız yorgunluk kahvesi içeceğimiz bir yer olacak.

Süleyman Seba Caddesi üzerinde yer alan Şairler Kahvesi’nde bir fincan kahvelik kadar dinlenince hemen biraz yukarıda yer alan Minoa’ya doğru ilerleyebiliriz. Kitap – kafe olarak işletilen bu mekandan dileyenler kitap satın alabilir ya da bir içecekle ikinci dinlenme molasını gerçekleştirebilir. Bu mekanlara sırtımızı verip yolun karşısına baktığımızda görünen yeşillik ise Şairler Sofası Parkı. Girişinde Süleyman Seba’nın heykeli bununan bu parkın mimari tasarımı Erhan İşözen’e aittir. Parkta, 19. ve 20. yüzyılda Beşiktaş’ta ve çevresinde yaşamış şairlerin heykelleri bulunur. Bunlar: Şair Nigar Hanım, Neyzen Tevfik, Behçet Necatigil, Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat, Sabahattin Kudret Aksal ve Özdemir Asaf’tır.

Gezinin son mekanı biraz yokuş yolları tırmanmayı gerektirecek, 15 dakika kadar. Ama yürümeyi seven bir gezgin olduğunuzu düşünerek bu rotayı gönül rahatlığıyla devam ettiriyorum. ? Müze kartın geçerli olduğunu da söylemiş olayım.

Ihlamur Kasrı’nın bahçesi kısmen geniş, uzunca vakit geçirmeye müsait bir alan. Siz bahçede vakit geçiredurun ben de size biraz kasır hakkında bilgi vereyim. Ihlamur Vadisi’nin içinde yer alan bu yapı, Dolmabahçe Sarayı’nın ve camisinin yapımında da yer alan Garabet Balyan’ın oğlu Nigoğos Baryan’ın eseridir. Sultan Abdülmecit, Ermeni kökenli mimara Merasim Köşkü ile Maiyet Köşkü olarak adlandırılan iki kasır yaptırmıştır. Bunlardan Merasim Köşkü, asıl Ihlamur Kasrı’dır. Maiyet köşkü ise daha sade bir yapıdadır. Sultan III. Ahmet döneminde bir hasbahçeye dönüştürülmüş olan Ihlamur Kasrı, daha sonra 19. yüzyılda Sultan Abdülmecit’in de ilgisini çekmiştir. Sultan’ın dinlenmek için sık sık buraya gelmesinin yanında ünlü Fransız şairi Lamartine’in de içinde bulunduğu bazı konukları burada kabul ederek görüştüğü bilinmektedir.

Ihlamur Kasrı - Görseller

Enerjimizin son damlalarını da kasrın bahçesinde verilen son pozlarla harcadığımıza göre yeniden enerji depolamaya doğru yola çıkabiliriz. İstikamet: Şair Leyla Sokak. Bu kez yokuş aşağı yuvarlanarak varacağız gideceğimiz yere. Yemekleriyle meşhur, tam bir esnaf lokantası olan Balkan Lokantası, Beşiktaş’a her gittiğimde uğradığım bir yer. Sizin de seveceğinizi umarak şimdiden afiyet olsun diyorum. Depolanan enerjiyle çarşıyı turlamak, balıkçılar pazarına dalmak, mağazalarda kaybolmak, barlarda solmak ya da sahilde uzaklara dalmak size kalmış, benden bu kadar…

Beşiktaş - Görünüm

Not: Bazı müzeler Covid-19 tedbirleri sebebiyle geçici olarak kapalı. Sanal müze turu bulunan Deniz Müzesi’nin bağlantısını ekliyorum. Dileyenler inceleyebilir.

Deniz Müzesi Sanal Tur: https://my.matterport.com/show/?m=bDbFHY76nuU&play=1&qs=1&help=2&f=0

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

 

Bir İstanbul Rotası 6: Heybeliada Devam Gezisi | Neslihan DEMİRHAN

Başlıktan da anlaşılacağı üzere daha önce yazmış olduğum Heybeliada gezisinin devamı niteliğinde olan bu yazıyı yine bir bahar öncesinde yazmayı uygun buldum. Gezip görmek için tek günün yetmediği Heybeliada’nın müze, kilise ve diğer yapılarını bu gezi yazısında göreceğiz.

Ada vapurları ile ulaşımı sağladığımız bu gezide, iskeleden iner inmez yönümüzü sola çevirip cadde boyu ilerlerken ileride beyaz bir yapı görüyoruz. Deniz Harp Okulu olan bu yapının önünde, vakti zamanında Heybeliada’nın tek camisi olan Heybeliada Bahriye Camii varmış. Atatürk’ün Heybeliada’yı ziyaretinden sonra okul içerisinde kalan caminin okul dışına taşınması emriyle yapılan cami daha sonra minaresi kaldırılarak kütüphaneye dönüştürülmüş. Şimdi ise gezinin ilerleyen saatlerinde göreceğimiz başka bir yapı olan Heybeliada Camii, ada halkının ibadet etmesi için işlevini sürdüren bir yapı olarak varlığını koruyor.

İlk uğrağımız Heybeli Sahaf için sırtımızı denize verip sokakları arşınlamaya başlayalım. Lozan Zaferi Caddesi’nde yer alan adanın tek sahafı kitapseverler için güzel bir gezi başlangıcı olacaktır. Dileyenlerin göz gezdirdiği ve küçük okumalara daldığı, dileyenlerin ise kitap alışverişinde bulunduğu bu küçük moladan sonra Heybeliada Camii’ye doğru ilerliyoruz. Beyaz, küçük bir yapısı olan bu cami yakın tarihlerde inşa edilmiş, sanatsal değeri olmayan amaca yönelik tasarlanmış bir yapıdır. Küçük avlusu ve iç yapısına göz attığımız bu camiden sonra yönümüzü bir müze-eve çeviriyoruz.

Bir önceki rotada göremediğimiz yerlerden biri de İnönü Evi Müzesi’ydi. Heybeliada Camii’den sonra kısa bir yürüme mesafesiyle vardığımız İnönü Evi Müzesi’nin girişi ücretsiz. İnönü, doktorların istirahat önerisi sebebiyle taşındığı Heybeliada’da, ailesinin de yerleşmesiyle beraber uzun yıllar yaşamıştır. İsmet İnönü’nün vefatından sonra ev, İnönü’nün ailesi tarafından İnönü Vakfı’na bağışlanmıştır. İnönü Vakfı ise burayı müze değil, “İsmet İnönü Evi” şeklinde ziyarete açık bir yapı olarak bırakmayı uygun görmüştür. Odaları, kıyafetleri, fotoğrafları ve daha pek çok şeyi gördüğümüz bu evden sonra yine bir müze-eve doğru yola koyuluyoruz.

Sıradaki durağımız edebiyat dünyasından tanıdığımız Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Evi ve Müzesi. Heybeliada’nın yokuşlarını iyice tırmanıp yalnız başına kalmış, üç katlı bu ahşap yapıyı gördüğümüzde durup bir nefes alabiliriz. Evlerin sıralandığı, nispeten kalabalık caddeleri geçip ormanın başladığı tepeye kadar tırmandığımız bu yollar, Gürpınar’ın hastalığı sebebiyle insanlardan uzak bir yer seçtiğinin göstergesi. Siz, müze-evi gezedurun. Ben biraz Gürpınar’ın hayatından bahsedeyim:

Küçük yaşta annesini veremden ötürü kaybeden ve yalnız bir çocukluk geçiren Gürpınar, 10 yaşlarında annesi gibi vereme yakalanmıştır. Bu hastalık sebebiyle sık sık Heybeliada ziyaretleri gerçekleşmiştir. Verem, onda hayat boyu kalacak titizlik hastalığına sebebiyet vermiştir. Kadın akrabalarıyla beraber yaşamasından dolayı hayatı ağırlıklı olarak kadınlarla iç içe geçen yazar, eserlerinde kadınları ayrıntılı bir şekilde anlatmayı başarmıştır.

Şıpsevdi romanıyla elde ettiği kazançla yaptırdığı bu köşk Heybeliada’nın dört tepesinden birinde konumlanmış durumdadır. 80 yıllık ömrünün son 31 yılını bu köşkte geçiren Gürpınar, hayata burada gözlerini yummuştur. Mezarı ise Heybeliada’da bulunan Abbas Paşa Mezarlığı’ndadır.

Gürpınar’ın vefatından 56 yıl sonra müze haline getirilen köşkün maalesef yağmalar sonucu pek çok kaybı olmuştur. Yazarın piyanosu, bisikleti, kemanı, yağlıboya tabloları, avizeleri, kristal takımları, antika halıları ve kitaplarının büyük bir kısmı yağmalanmıştır. Yine de kalan eşya ve mobilyaların bile incelemeye doyamayacağınız güzellikte olduğunu söyleyebilirim. Bunun yanı sıra özellikle üçüncü kata çıktığınızda karşılaşacağınız pencere, Gürpınar’ın adayı ayaklar altına seren köşkünden bir seyir imkânı sunuyor.

Adanın son durağı ise uzun ve yokuşlu yolların sonunda yer alan Terk-i Dünya Manastırı. Sağımızdaki  deniz, solumuzdaki orman manzarasıyla beraber yaklaşık 30 dakikalık bir yürüyüş yapıyoruz. Bu yorucu yürüyüşün sonunda bize kapılarını açan Terk-i Dünya Manastırı, Heybeliada’nın en arka ve uç noktasında yer alan konumuyla varlığını sürdürüyor.

Eskiden, dünya hayatıyla ilişkisini kesmek ve inzivaya çekilmek isteyen keşişler toplu yaşam alanlarından uzak yerlere, tepelere manastırlar inşa ederlermiş. Yine bu amaçla inşa edilen manastırın Terk-i Dünya ismini alması da bu sebeptendir.

1860’larda bir keşiş tarafından küçük bir yapı olarak kurulan keşişhane, 1890 depremiyle yıkılınca 1954 yılında bir psikopos tarafından yeniden inşa edilmiş. Şu an gördüğümüz yapı, 1954 yılından itibaren ibadete açık durumda. Yoğunluktan dolayı Haziran – Eylül ayları arasında ibadete açık olan manastırın bakımı orada yaşayan bir aile tarafından üstlenilmiş. Bahçenin ve manastırın temizliğini üstlenen ailenin orada yaşaması sebebiyle manastırı kışları da ziyaret etmek mümkün.

Eğer bu rotayı Mart ayında yaparsanız, 26 Mart Ölmeme Günü’nü hatırınıza getirin ve meydana doğru indiğiniz o uzun yolun sonunda buraya geldiğiniz dostlarınızla beraber İkinci Yeni hatırına bir büyük deviriniz. Çünkü Cemal Süreya demiş ki: “Ertesi gün için bir şey diyemem ama rakı içtiğin gün ölmezsin.”

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

 

 

 

 

Tramvayın Kuyruğuna Takılmak ve Bir Şehir Hakkında Rivayetler | Hafize ÇETİNKAYA

Bozkırın en ortasında, basit düzlüklerin sakinliğine boğulmuş bir şehir hikâyesinden bahsedeceğim sizlere. Şehrin ilerici yüzü olan bir tramvay hattı bizlere eşlik edecek. Ve bir şehir hakkında elde edemeyeceğiniz kitabi olmayan bilgileri sıralayacağım. Tüm söylenenler tramvayın paçasından akacak. Hatıralar ve hayaller ve en bilindik safsatalar zihnimizi güzelce meşgul edecek. Ve yazının sonunda amaçsızca dağılacağız.

Şehrin en ucundan en merkezine doğru bir tramvay hattı vardır bu şehirde. Dıştan içe doğru yavaş yavaş ilerliyoruz. Her Anadolu şehrinde olduğu gibi şehrin en ücrasına kurulmuş bir üniversite bizim son durağımız. Son duraktan şehrin kalbine, ilk durağına yolculuk başlıyor.

Eski tramvayları şimdi bir balkan ülkesinde olan bu şehirde yeni tramvayları seven pek çıkmaz. İnsanı az alır, sürekli durup kalkar ve tramvaydan ziyade bir otobüs hissi verir. İç Anadolu şehri olmasına rağmen nüfus insanı tatmin eder. Bundan ötürü işlevsiz tramvayların ikisi birbirine bağlı olarak yolcu alır.

Üniversiteden sonraki durakta ise büyükçe bir mahalle vardır ki önceleri pek rağbet görmeyen bu yer, şimdilerde üniversite sayesinde oldukça gelişmiştir. Bu duraktan aileler biner tramvaya. İlk zamanlarda aileler, üniversitelileri hor görseler de aralarında anlaşmış gibidirler artık. Kimse kimsenin tavuğuna kış demez olmuştur. Uzun, düz bir yolculuk başlar. Trafik ışıklarında duran tramvay bir de durakta durur. Dur ve kalkların arasında şehrin düzlüklerine dalmak en iyisidir. Geniş olunca topraklar, evler de geniştir. Her bir durakta düzlükleri yeşillendirmek için dikilmiş ağaçlar ve kamelyalardan oluşan parklar vardır. Bu şehrin parkları çirkindir. İnsanı etkilemez. Rahatsız eder. O ağaçlar hiç büyümez. Kamelyalar eskir.

Bu düzlüklerde gezinirken arkadan sesleri gelen öğrencileri dinlersin. Birisi muhakkak bu şehri ve şehrin insanını kötüler. Garibanlar bilmez ki seneler sonra burayı özleyecekler. Bu, şehrin onu sevmeyenlerden aldığı intikamdır. Ne kadar sevmezsen o kadar içine gömülür ve arzularsın.

Otogar durağı gelir. Otogarda valizleriyle inenler ve binenler tanıdıktır. Otogar güzeldir, şenliklidir. Tuvaletler temiz ve ücretsizdir. Giden ve gelen yolcuları seyrederken çay içeceğiniz bir sürü lokanta vardır. Lokanta dediğime bakmayın herkes ya bir tost yer ya da çay içer. Otogar şehrin ortasıdır. Yolculuğumuz yarılanmıştır artık.

Düz çizgimiz aynen devam eder. Tramvay ne sağa kıvrılmıştır ne de sola. Başbakan çıkaran bu şehir metro beklese de gerçekleşmemiştir. Gerekçe olarak zeminin gevşek olduğu rivayetleri dolaşsa da kimse buna inanmamıştır.

Benim okul durağıma gelince, yanımda yolculuk yapan herkese bu durağı anlatmak benim için alışkanlıktır. Sonra meslek lisesinin oradan gençleri alırız. Lisenin önündeki parkta yine aynı şekilde liseliler vardır. Bir kolayı bölüşmekle meşgullerdir. Ses ve gürültü ve yüksek seviyede ergenlik tramvayın havasını değiştirir. Yaşlılar ve aileler rahatsızlıklarını cık cık sesleriyle dile getirirler. Serde gençlik olan liseliler, asla bu uyarıları dikkate almazlar.

Aydınlıkevler’e yaklaşınca yaşlılar biner. Yaşlılara yer verilir. Buradan hemen içeri gidiversek iki katlı, bahçeli eski şehir evlerini görürüz. Yetmişlerden beri orada olan ve içindekilerin de değişmediği bu evler beni cezbeder. Ama rotamız tramvay yoludur, sağa ve sola kıvrılamayız.

Sonraki duraklardan ikisi büyük alışveriş merkezlerine açılır. İnen ve binen yüzler bu iki durakta farklılık göstermez. Kış günlerinde şehir eğlencesidir AVM gezmek, kahve içmek, sinemaya gitmek. Bu duraklarda inenler ve binenler düğüne gider gibi giyinmişlerdir. Belki AVMler, modern zaman düğünleridir.

Sonrasında şehrin merkezine çok yakın bir durak belirir. Şehrin ilk yüksek binalarının olduğu bir semttir burası. Ve bu semt ismi, şehrin futbol kulübünün taraftarlarına da isim olmuştur. Sonra taraftarlar bölünmüştür ve aynı isme eklenen eklerle iki ayrı taraftar ismine isim olmayı başarmıştır semt. Lakin semtte o ateşli taraftarlardan hiçbirisi oturmaz. Semt şehrin köklü ailelerinin mekânıdır. Zenginlik değilse de soyluluk vardır bu semtte.

Büyük bir cami şehrin merkezinin başlangıcının ilk durağıdır. Çocukken bu caminin büyüklüğü bana hep eski bir cami olduğu hissini verse de doksanlarda yapılmıştır. Belki aynı yaştayızdır. Ama dinin verdiği ağırlık onu benden yaşlı kılıyor. Şehrin yeni yüzü, en eski yüzü oluveriyor. Bu caminin altında diyanete bağlı bir yayınevi de mevcuttur. Çok sevdiğim bir yazarın kitabını aramak için bir kez gitmişliğim de vardır. Yer altı çarşısı da buradadır. İnsanların Abdal dedikleri Doğanlar burada ucuza elbiseler satar. Çarşının altından karşıya geçerseniz Elkart binasını bulabilirsiniz. Biraz yukarı yürüyünce de üç adet, büyük çarşı karşılar sizi. Birisinin ismi Kemerli Çarşı’dır. Katlar boyunca kıyafet satan mağazalar, bir zamanlar orta sınıfın kıyafet alımı için önemliydi. Şimdilerde ne olup ne bittiğini kimse bilmiyor. Sanki bir gece uzaylılar geldi ve bütün bu mağaza sahiplerini yutuverdi. Bu mağaza ve uzaylı izine devam edemeyiz zira hattımız burada ilk defa kıvrılacak ve şehrin merkezine geleceğiz.

Dediğim gibi hat kıvrıldı. Şehrin merkezinde bulunan bir tepecik var. Tramvayımız bu tepeciği kıvranıp tekrar cami durağına gidecek. Bu durakta inerseniz sıra sıra kafeler görürsünüz. Gece hepsinde canlı müzik yapılır. Sesleri çirkin olsa da müşteriler delice eğlenirler. Her kafeden çıkan ses ayrı ayrıdır ve birbirine karışmaz. Rivayetlere göre bu şehrin ilk kafesini üniversiteli bir çocuk açmıştır ve köşe olmuştur.

Durağımızın biraz aşağısında ise bir tarihi eser durur. Bir rivayete göre şu an tek minaresi bulunan bu yer, başlarda iki adet minarelidir. Demokrat Parti döneminde vali bu yapının arkasında bulunan evinden tepeyi tam göremediği için minarenin birisini yıktırmıştır.

Tramvayımız hareket edip tepe boyunca kıvrılır. Hattın bir yan sokağına girerseniz eski tramvay hattının üstünde gezinirsiniz. Tabi çıplak gözle bu hattı görmek mümkün değildir. Üstüne asfalt dökülmüştür. Bu sokağın en bilindik ismi dershaneler sokağıdır. Dershane krizi yaşanmadan önce sayısız dershaneye ev sahipliği eden bu yer, şimdilerde eşarp dükkânları ile dolup taşmaktadır. Yine aynı sokakta eski bir cami ve cumbalı bir kafe vardır. Kafenin balkonundan karşıdaki camiyi seyretmek mümkündür.

Hattımızın ilk durağı tepenin ismini taşır. Bu tepenin Selçuklular Dönemi’nde yurdun çeşitli yerlerinden getirilmiş topraklarla doldurularak yapıldığı söylenir. Eskiden burada bir köşk vardır lakin köşkün son kalıntısı restorasyon adı altında tam bir ucubeye dönmüştür. Allah bu restorasyonu yapanları affetsin zira padişahından mimarına hepsinin mezarda takla attığı kesin. Tepenin hemen girişinde bir çay bahçesi vardır. Burayı belediye işlettiği için çok ucuzdur. Bahar aylarında açılıp sonbaharda kapanır. Bir süs havuzu vardır ki yaz kış önünde şehir sakinleri fotoğraf çektirir. Şipşak fotoğraf çeken peruklu emektar bir fotoğrafçı da “foto foto” diye bağırır. Çay bahçesinin üstünde Selçuklular döneminden kalma bir cami vardır. Padişah mezarları da caminin içinden geçilerek girilen bir avluda bulunmaktadır. Caminin aşağısında inşa edilen tuvalet muazzamdır. Şehri gezmeye gelen herkese gösterilecek kadar nezih ve üstelik ücretsizdir. Ama akşam sekizden sonra helalar kapanır. Özel hela da olmadığı için çişinizi tutmanız gerekmektedir.

Tepenin karşısında İş Bankası, onun hemen yanında kiralık bisikletler ve Rampalı Çarşı vardır. Bu çarşının içi kitapçılarla doludur. İsmi ile müsemma bu çarşı rampalardan oluşur. Söylentilere göre katlı otopark olarak inşa edilmiş, izin çıkmayınca da kitap çarşısı yapılmıştır. O rampalar da otoparktan kalma küçük bir hatıra minvalinde senelerdir durur.

İlk durakta hat ikiye ayrılır. Birisi geldiğimiz yöne dönerken diğeri Mevlana’ya doğru devam eder. İkinci hattan devam edelim. Hemen solda Şems ve Mevlâna’nın buluştuğu yer olarak bilinen yerde, bir heykel vardır. Bu heykel yenilenmiştir. Bu heykel, kaşık satan bir market ile bir bankanın önünde durmaktadır.

Sonraki durak Hükümet Meydanı’dır. Eskiden mitingler ve gösteriler burada yapılırdı. Buradaki caminin hemen arkasında Şems’in türbesi vardır. Burayla ilgili herkes bir şeyler anlatır. İki kuyudan bahsedilir. Birisi dışarıda birisi içeridedir. Şems hangi kuyuya atılmıştır, bilen yok. Belki kuyu bir efsaneden başka bir şey değildir. Yolumuzdan sapmayıp Şifa Lokantası’nı hemen geçince Mevlâna Türbesi karşılar bizi. Durak bu türbenin arka yüzündedir. Biz, şekerleme satan dükkânlarda inip Mevlâna Çay evinde çay içip akşam namazını kılan insanları seyreyleyelim. Türbenin önündeki ağaçlar kesilmişti seneler evvel. Yasını her çay içişimizde tutalım.

Bir yağmur yağsın bozkırın ortasına. Ölenler ve kalanlar birleşsin. Akşam ezanından sonra şeytan iner sokaklara, evimize dönelim.

Hafize ÇETİNKAYA

hafizecetinkaya92@gmail.com

Bir İstanbul Rotası 5: Doğaya Dönüş | Neslihan DEMİRHAN

Bu yazıda bahsedeceğim yere ilk kez lisedeki coğrafya öğretmenimin düzenlediği gezi sayesinde gitmiştim. Üzerinden çok uzun zaman geçince “Hafıza tazelemenin zamanı geldi.” deyip hemen yola koyuldum.

Avrupa yakasında, Sarıyer ilçe sınırları içerisinde bulunan Atatürk Arboretumu’nun önce tarihçesinden bahsedeyim. Arboretum, bilimsel araştırma ve çalışmalar için oluşturulmuş çeşitli bitki ve ağaçların olduğu alan olarak tanımlanabilir. Bir arboretumun kurulması kararı ise 1949 yılında İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi profesörü Hayrettin Kayacık tarafından ortaya atılmış. Sorbonne Üniversitesi’nde botanik denetimcisi olan Camille Guinet İstanbul’a davet edilmiş ve çalışmalar başlanmış. Ödeme yetersizliği sebebiyle arboretumun tamamlanması 22 seneyi bulsa da açıldığında 345 hektar alanı kapsayan, 1500 adeti aşkın ağaç türünü barındıran devasa bir ağaç müzesi konumundaydı.

Ulaşıma gelecek olursak Taksim-Hacıosman metrosu ile Hacıosman durağında indikten sonra 42HM otobüs hattı ile kısa sürede arboretuma ulaşabilirsiniz. Girişin ücretli olduğu bu alanda birtakım kurallar da mevcut. Su ve bebek maması dışında yiyecek ve içeceklerin yanı sıra bisiklet, evcil hayvan, profesyonel çekim yapılacak ekipmanlar, top ve benzeri eşyalarla içeri girilmesi yasaklanmış durumda. Yukarıda da bahsettiğim üzere burası bir ormandan ziyade ağaç müzesi ve araştırma alanı. Bu sebeple oradaki doğal yapıyı korumak ve devamlılığı sağlamak adına birtakım önlemler almaları gerekmiş. Aynı zamanda içerde de bir şeyler yiyebileceğiniz kafe gibi bir alan bulunmamakta.

Cüzi miktarda bir giriş ücretine tâbi tutulduğumuz bu alana girdikten sonra ortada bir göbek bulunuyor. Etrafa yayılan uzun uzun yollardan hangisiyle başlamak isteyeceğiniz size kalmış. Ben önce küçük gölün, sonra da büyük gölün etrafını dolaşıp sonrasında ormana dalıp uzunca bir yürüyüş yaparken hafiften kayboldum. Neyse ki yere atılmış bir arboretum haritası sayesinde yolumu bulabildim. Siz girişteyken arboretum haritası istemeyi unutmayın.

Arboretumdaki göller yapay ve bazen renkleri epey kirli olduklarını belli ediyor. Buna rağmen üzerinde yüzen su kaplumbağaları ve ördekler yüzünüzü güldürmeye yetiyor. Kaybolduğum esnada bir sincapla da karşılaştım.

Hangi mevsimde giderseniz gidin, ayrı bir güzellikle karşılaşacağınızın garantisini verebilirim. Karlar altında kalmış toprak ve gölün, yapraksız kuru dallarla göğe uzanan ağaçların ıssız manzarası da cıvıl cıvıl kuş sesleriyle yemyeşil yapraklı ağaçların altındaki çimlere oturup göğü izleyebilmek de arboretumu sevmek için yeterli sebepler. Bahar mevsimlerinden bahsetmeyeyim bile. Üzerindeki soğuk örtüyü henüz atmaya başlamış bir toprak kokusu ile serin göl manzarası geride bıraktığımız kışı anımsatırken, ağaçların canlanışı ilkbaharın geldiğini hatırlatacaktır bize. Sonbaharda ise başımızı kaldırmaya gerek yok. Yazın, dalında izlediğimiz yemyeşil yaprakların sararıp solarak yere düşüşünden ve gölün yağmur damlalarıyla hareketlenmesinden ayrı bir memnuniyet duyarız. Kısacası doğaseverler için dört mevsim tadı çıkarılabilecek bir mekân. Üstelik ilk duyduğumuzda sinirimizi bozan kurallar olsa da arboretumu gezerken bu yasakların, arboretumu korunaksız ve alelade bir ormandan çok daha başka bir yerde tuttuğunu fark ediyoruz.

Ne kadar güzel olsa ve ayrılmak istemesek de sanırım ya acıktık ya da çok yakında acıkacağız. Bunun için benim önerim, yanımızda yiyecek getirebiliyor olsaydık Belgrad ormanına gitmek olacaktı. Elbette çöplerimizi toplar ve tıpkı arboretumu koruduğumuz gibi korurduk Belgrad’ı da. Fakat yanımızda yiyecek taşıyamadığımız için tekrar otobüs durağına geri yürüyüp Yeniköy’e doğru yola çıkıyoruz. Burası da tıpkı arboretuma gelirken gittiğimiz yol gibi çok kısa sürüyor. İndikten sonra şöyle bir deniz havası alıp geniş pencereden boğazı seyredebiliriz.

Hemen akabinde Yeniköy Börekçisi bizi bekler. 1817 yılından bugüne dek varlığını koruyan bu fırın ürünlerini Rumlardan kalma formüllere sadık olarak pişiriyorlar. Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı ile yerleşime açılan Yeniköy, Rum ve Türk ailelerinin mahallesi olmuş. Aynı zamanda Karadeniz’e giden gemilerin çalışanları da Yeniköy’e peksimet almaya uğrarmış. Peksimet İskelesi olarak da anılan Yeniköy’de 18 fırın olduğu kaynaklarda yazılıdır. Yeniköy Börekçisi ise bu 18 fırından birisi olup, yeri 1955 yılında taşınmış olsa da varlığını korumaya devam ediyor.

Yeniköy Börekçisi’ne alternatif olarak daha geniş kahvaltı olanakları için veya öğle yemeği yemek isteyenlere, yine tarihi bir mekan olan Emek Kafe’yi önerebilirim. Bir şekilde karnımızı doyurduktan sonra kahve keyfimiz için seyirlik terasa çıkma vakti. Bunun için biraz da olsa yürümemiz gerekecek. Yeniköy Kahve’ye ulaştığınızda deniz manzarası ile birlikte kahvenizi yudumlarken sabahki doğa yürüyüşünün yorgunluğunu atabilirsiniz.

Tabii, sonrasında boş durmak yok. Yine sokakları arşınlamak ve deniz manzaralı kitapçılara dadanarak rafların arasında kaybolmak size kalıyor.

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Bir İstanbul Rotası 4: İstanbul’un Gökkuşağı Beyoğlu | Neslihan DEMİRHAN

İstanbul’u rahatça ve serin serin gezmenin pek mümkün olmadığı yaz aylarında bir seferliğe mahsus İstanbul’un göbeğini seçtim. Çünkü haziran bende her zaman canlılık ve gökkuşağı hissi uyandırır.

Uyarı: Bu gezi bolca kültürlü, birazcık toplumsal mesajlı olacak.

Ulaşım için bilgiyi es geçip Taksim Meydan’a geldiğinizi farz ederek başlayalım. Şöyle bir meydan turu atıp Taksim hacısı olduktan sonra direnişi ile iyice ünlenen Gezi Parkı’na uğrayalım. Yanında her zaman kitap taşıyan bir insansanız burada serin ve keyifli dakikalar geçirebilirsiniz.

Meydandan İstiklal Caddesi’ne doğru yöneldiğinizde sol tarafınızda kalacak olan Sıraselviler Caddesi’ne girer girmez hemen göreceğiniz Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi ile başlayalım. 1880’de mimar Vasilaki İonnidi tarafından inşa edilen kilisenin dili olsaydı Dünya savaşlarından, İstanbul’un işgalinden, büyük şehre ilk göçlerden, kanlı 1 Mayıs’tan, ilk onur yürüyüşünden, Beyoğlu’nda açılmış ilk restorandan, günümüzdeki konseptli kafe çılgınlığının ilk adımlarına kadar pek çok siyasi, toplumsal ve kentsel dönüşümün en güzel anlatıcısı olurdu. Tarih bilgimizi baştan sona değiştirebilecek gözlere sahip bu muhteşem yapının ne yazık ki dili yok. İnşa edilmeden önce bulunduğu yerde ahşap bir kilise ile avlusunda Rum mezarlığı vardı. Mezarlık taşındıktan sonra eklektik mimarinin[1] İstanbul’daki en güzel örneklerinden biri olan Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi inşa edildi. Fazla kalabalık ve yerli, yersiz turist dolu olacak ama pazar günü erken saatlerde bu geziye başlamanızı ve bu kilisede Ortodoks ayini izlemenizi öneririm.

Hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz Surp Harutyun Ermeni Kilisesi ise Aya Triada’nın yan sokağında yer alıyor. Başlangıçta ahşap olarak inşa edildiği sanılan kilisenin günümüzdeki halini 1895’te Patrik Madteos İzmirliyan’ın döneminde Hovhannes ve Mıgırdiç Esayan kardeşler kargir olarak inşa etmiştir.

İstiklal Caddesi’ne geri dönüp bu kez sağ tarafımıza bakarak ilerlediğimizde Fransız Konsolosluğu’nun hemen arkasında kalan Surp Hohvan/Ovan Vosgeperan Kilisesi’ni görüyoruz. 1837 yılında inşa edilen kilise zamanla tahrip olup yanmıştır. 1863 yılında inşa edilip günümüzde de varlığını koruyan yapının mimarı Garabet Tülbentçiyan’dır. Neoklasik üslubun görüldüğü bir iç mimariye sahiptir. Surp Hovhan Vοsgeperan Kilisesi, Türkiye’deki Ermeni Katoliklerin en büyük ve en görkemli kilisesidir.

Bu geniş sınırlara sahip ve tarih dolu ilçeyi üç dört kilise ile elbette anlatmak mümkün değil. Bu sebeple daha sonraki rotalarda Beyoğlu iki ve üç serilerini görmenin mümkün olacağının haberini vereyim.

Kiliseden Tarlabaşı Bulvarı’na vardıktan sonra bulvarı boylu boyunca yürürken 150 yıllık beş katlı tarihi bir bina ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin ilk çağdaş sanat müzesi olan Doğançay Müzesi’nin girişi ücretsiz. Müzede Adil Doğançay’ın ağırlıklı olarak empresyonist manzara resimleri sergileniyor.

Müzeden İstiklal Caddesi’ne doğru ilerlediğimizde Beyoğlu Sahaflar Çarşısı, daha bilinen adıyla Aslıhan Sahaflar Çarşısı’na varıyoruz. Bibliyofiller için bir mola verdikten sonra sahafların hemen karşısında yer alan Üç Horan Kilisesi’ni ziyaret etmek de mümkün. Son kilise ziyaretinden sonra

“Aklıma kadeh tutuşların geliyor

Çiçek Pasajında akşamüstleri”

dizelerinin mübdii Cemal Süreya’yı anarak Çiçek Pasajı’na şöyle bir göz atıp önünden geçiyoruz. Dileyenler uzunca oturabilir tabii.

Bu arada çoktan acıkıp çantasındaki sandviçi yiyenler için bir tatlı molası verelim. Bir efsane şeklinde yayılan 150 yıllık Panagia Kilisesi’ne ait olan çikolata dükkânı olarak açılmış olduğu bilgisini kanıtsız bir şekilde buraya iliştirirken günümüzdeki halinin kurucusunun Vedat Turfan olduğunu söyleyebilirim. Türkçe “bayılıyorum, bitiyorum, seviyorum, tapıyorum, aşığım” gibi anlamlara gelebilen Fransızca j’adore’dan hareketle J’adore Chocolatier isimli mekân tatlı severler için birebir. İçecek tercih edecek olanlar ise sıcak çikolatasına karabiber istemeyi unutmasın.

https://www.instagram.com/p/BWlKHAnFUn7/

Sıradaki uğrağımız Pera Müzesi. Müzenin daimî sergileri “Oryantalist Resim”, “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” ve “Kütahya Çini ve Seramikleri” koleksiyonlarıdır. İstanbul Bienalleri’ne ev sahipliği yapan müze zaman zaman özel sergiler ve film gösterimleri yapmakta. Pazartesi günleri tüm müzelerin kapalı olduğunu hatırlatır, Pera’nın da ücretli girişi olduğunu belirtirim.

https://www.instagram.com/p/BbZCKu6lVQ7/

 

https://www.instagram.com/p/Bb_vFLZl9Ds/

 

Şimdi bahsedeceğim yeri günümüzde görmek mümkün değil. Kökeni 16. yüzyıldan itibaren Pera semtine yerleşen Ermenilere dayanan Pangaltı Surp Hagop Ermeni Mezarlığı’nın hikâyesi şöyle:

1560 yılında çıkan büyük veba salgınının yayılmasını önlemek adına şehir sınırları içinde defin yapılması yasaklanınca ölülerini defnetmeleri için Ermenilere bir arazi tahsis edilir. Bu arazi Kanuni Sultan Süleyman’ın aşçısı Vanlı Manuk Karaseferyan sayesinde Ermeni toplumunun mülkü haline gelir. Zamanla çevresi duvarla çevrilir, onarımdan geçirilir ve mezarlığın kapısına Dr. Isdepan Paşa Aslanyan’ın yazdığı Ermenice bir kitabe asılır. Bu kitabe günümüzde Karaköy’deki Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi’nin avlusundadır. 1865’te İstanbul’da çıkan kolera salgınının yayılmasını engellemek amacıyla yerleşim yerlerine yakın mezarlıklara defin yasaklanır. Bu tarihten sonra Ermeniler Şişli Ermeni Mezarlığı’na defin yapar.

Kullanıma kapalı bir mezarlık olarak kalan Pangaltı Surp Hagop Ermeni Mezarlığı zamanla belediyelerin mezarlığa el koymak istemesi, Pangaltı Caddesi’ni genişletmek amacı gibi girişimlerle yok edilmek istenmiştir. Cumhuriyet döneminde ise mezarlık başka bir yere nakledilmek istenir. Belediye, mezarlığın metruk olduğu gerekçesiyle kendisine devredilmesini ister. Belgelerle mezarlığın metruk olmadığı ve Ermeni halkına ait olduğu kanıtlanmasına rağmen Tapu Genel Müdürlüğü tarafından mezarlık belediyeye tahsis edilir. Açılan davalar ve geçen yılar neticesinde mezarlıkta bulunan Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi yıkılır ve mezarların nakledilmesi için süre tanınır. Mezarlık ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için dipnottaki bağlantıya tıklayabilirsiniz.[2]

Nihayetinde mezar taşları Eminönü Meydanı’nın onarımında ve Gezi Parkı’nın merdivenlerinin yapımında kullanılır. Mezarlığın arazisinde ise günümüzde Divan, Hilton ve Hyatt Regency otelleri ile TRT İstanbul Radyosu binası yer almaktadır.

Tüm bu sohbetli gezinin ardından akşamı ettiysek Tünel’de toplanıp bayrak sallamaya hazırız demektir. Peki sen nerdesin aşkım?

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

[1] Farklı felsefi veya sanat sistemlerinden alınan unsurların yeni bir sistem içinde yeniden kullanılması.

[2] http://www.istanbulermenivakiflari.org/tr/istanbul-ermeni-vakiflari/vakif-listesi/beyoglu-uc-horan-yerrortutyun-ermeni-kilisesi-vakfi/24