Kategori Arşivi: İNCELEME

Sevgisizliğin Deliliğe Dönüşme Hikâyesi: Beş Sevim Apartmanı | Neslihan DEMİRHAN

Mine Söğüt’ün 2003 yılında yayımlanan ilk romanı olan Beş Sevim Apartmanı aslında daha uzun ve hakkında ipucu veren uzun bir başlığa sahip: Beş Sevim Apartmanı Rüya Tabirli Cinperi Yalanları. İsminden de tahmin edileceği üzere beş katlı Sevim Apartmanı’nda yaşayan kişilerin geçmişleri ve aynı apartmanın bodrum katında yaşayan Psikiyatr Doktor Samimi Bey’in günlükleri etrafında şekilleniyor roman.

Her katında bir daire bulunan beş katlı Sevim Apartmanı, Pürtelaş Sokağı’nda bulunmaktadır. En yakın arkadaşları olan cin ve perilerle arası bozulan Doktor Samimi, akıl hastanesinden getirdiği beş kişiyi bahsi geçen apartmana yerleştirmiştir. Amacı ise cinleri ve perileri yok etmektir.

Küçük yaşta annesi tarafından terk edilen Doktor Samimi, sevgisiz ve iletişimden bihaber olarak büyümüştür. Rüyasında gördüğü cin ve perilerle arkadaşlık ederek mutsuzluğunu ve yalnızlığını unutmaya çalışmaktadır. Bu sebeple, cin ve perilerin emirlerine uygun bir hayat yaşamaya başlamıştır. Dışarı ile iletişimi olmayan, -çünkü onlar böyle emrediyor- sadece derslerine çalışan, içe dönük bir çocukluk ve gençlik geçirmiştir. Nitekim doktor da olmuştur ancak insanlarla arası hiçbir zaman iyi değildir. Yine de sahip olduğu tek şeyden -gerçek arkadaşlarından- mahrum kalmamak için ona emredilen bu hayatı yaşamayı kabul etmiştir. Ta ki bir kadına âşık olana dek. Samimi, kadınla konuşmayı ne kadar çok istese de cin ve perilerin onu cezalandırmak ve terk etmekle tehdit etmesi üzerine bu niyetinden vazgeçmiştir. Ancak cin ve perilere de küsmüştür. Rüyalarında cin ve perilerle görüşmemek için az uyumaya, bolca okuma ve araştırma yapmaya başlamıştır. Sonunda da beş katlı Sevim Apartmanı’na, içine cin girdiğine inandığı beş hastayı yerleştirir.

Bu bağlamda romanda dikkati çeken bir unsur da Sevim Apartmanı’nın hikâyesidir. Erkek çocuk meraklısı bir adamla evli Huriye Hanım art arda beş kız çocuğu doğurmuştur. Çok yaşamadan ölen bebeklerin hepsine Sevim ismi veren Huriye Hanım’ı en son sonunda kocası terk etmiştir. Denilene göre mahallenin kedilerine bakmaya başlamış, o günden sonra beş kedili Huriye Hanım olarak anılmıştır. Üç dişi, iki erkek kedisi olan Huriye Hanım bir gün ölü bulunur. Boş kalan apartmana ise Doktor Samimi, üç kadın iki erkek hastayı yerleştirmiştir.

Hastaların geçmiş yaşantıları ise romanda iki farklı anlatım ile ilerler. Gerçekte olan ve yaşayanın anlattığı. Örneğin hastalardan biri olan Yusuf, aslında zengin ama çocuklarına karşı ilgisiz davranan bir ailede büyüyen, kendine zarar veren ve en sonunda akıl hastanesine yatırılacağını öğrenince babasının ayakkabısı ile annesinin kafasına vura vura onu öldüren biridir. Ancak Yusuf, kendi hayat hikâyesini çizerken yoksul bir ailede yaşadığını ve babasının ayakkabı ile kendisine tekme attığını söyler. Bu durum diğer hastalarda da geçerlidir.

Her birinin ayrı ama aslında aynı olan sorunları ve artık kaçamadıkları bir geçmişi olmuştur anne babaları. Elif, erkek doğması beklenirken kız doğmuş ve babası tarafından hiç sevilmemiştir. Melike ise babasını hiç görmemiştir bile. Kendisini bir cadı zanneden Yeşim, annesinin delirmesine ve babasının ölümüne yol açmıştır. Anneannesini ise kasten öldürmüştür. Oğuz ise büyüyünce annesinin kendisini öldüreceğine inanmış ve cüce olduğuna inanmaktadır. Annesi tarafından büyüdüğü söylendiğinde ise annesini öldürür.

Her karakterde öldürme, intikam, kıskançlık, ait olamama ya da ait hissedememe durumları mevcuttur. Kimisi ailesine ait hissetmezken kimi cinsel kimlik aidiyetini sorgular. Çok katmanlı ve gerçek ile sanrının iç içe girdiği bu romanda bir de Doktor Samimi’nin günlükleri vardır. Gözlemleyerek ve hastaları dinleyerek aldığı notlarla dolu defteri, romanda okuyucuya ışık olmaktan çok yeni bir düğüm sunar.

Hacimce çok ağır olmayan bu roman içerik olarak oldukça karmaşık ve konusu itibariyle okuması biraz zordur. Ancak çocukluk, aile ya da Ödipal kompleks gibi psikiyatri konularıyla ilgiliyseniz bu romanı okumanızı ve hatta uyarlanan tiyatro oyununu izlemenizi tavsiye ederim.

Uyarı: Sonu hakkında bilgi edinmek istemeyenler için yazıyı okumayı burada kesip önce kitabı okumalarını tavsiye ederim.

Beş Sevim Apartmanı’nda çıkan yangın neticesinde sadece Doktor Samimi’nin cesedi bulunmuştur. Diğerleri nerededir bilinmez ancak Doktor Samimi’nin cin ve perileri yok etmeye karar verdiğinde sarf ettiği sözü hatırlatmak isterim: “Olduğuna inanmadığınız bir şeyi yok edemezsiniz. Ama bir şeyin varlığını zedelemek istiyorsanız ona olan inancı yok ederek işe başlayabilirsiniz.”

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Geçmişe ve Kendine Yolculuğun Mümkünlüğü Üzerine Bir Roman: Ölmeye Yatmak | Neslihan DEMİRHAN

Kımıldamadan yatıyorum. Hücrelerimin direnmekten cayıp ölüme geçmesini bekliyorum.

Ölmeye Yatmak, Adalet Ağaoğlu tarafından 1973 yılında yazılmış roman türünde bir eserdir. Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı olan Ölmeye Yatmak’ı, 1979 yılında yayınlanan Bir Düğün Gecesi ve 1991 yılında yayınlanan Hayır romanları takip etmiştir.

Ölmeye Yatmak, kendisini ve hayatını sorgulayan Profesör Aysel’in ölmek için bir otel odasına yatmaya gitmesiyle başlar. Otel odasında bulunduğu bir buçuk saatlik zaman diliminde geçen roman, bize hatırlanan anılar sayesinde Aysel’in ve Türkiye’nin geçmişine dair pek çok bilgi verir. Geniş şahıs kadrosu sayesinde farklı dünya görüşlerine sahip insanları ve bu insanların inançları uğruna neler yaptıklarını, Türkiye’nin seyrine ne yönde etki ettiklerini görmüş oluruz. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çocukluklarını yaşayan, Atatürk devrimleriyle büyüyen Aysel ve yaşıtları zaman içinde değişime uğrar. Fikir ayrılıkları ile farklı oluşumlara dahil olan Aysel’in kuşağı; İkinci Dünya Savaşı’na, ekonomik çalkantılara, kadın-erkek ilişkilerine, sevgi-saygı anlayışına ve daha pek çok şeye şahit olan, kültürel ikilemle büyüyen, büyümeye çalışan ve nihayetinde bocalayan bir nesildir. Aysel’in bir otel odasına, ölmeye yatmaya gidişi de bundandır.

Aysel’in resmi bir bayramda sergilenecek müsamere için yapılan hazırlıkları anımsaması ile romanın ilk geriye dönüşü yaşanır. İlkokul yıllarına uzandığımız bu bölümde Aysel’in okul arkadaşlarına, çocukların birbirlerine bakış açılarına, kimin üstün olduğuna baba mesleklerine bakarak karar vermelerine, dönemin put ve değerlerine dair bilgi ediniriz. Rejime sadık, ülkücü ve idealist öğretmen Dündar’ın da bulunduğu bu bölümde ve devamında öğretmenin çocuklar üzerindeki etkisini, gelecek hayatlarına nasıl yön verdiğini, Aysel’in ve diğer çocukların okuması için nasıl uğraştığını okuruz. Okul için olumlu bakışa sahip olmayan pek çok ailenin yanında, okuması istenen dönemin “seçkin” meslek sahiplerinin çocukları bir arada büyür bu okulda. Ortaokul ve lise çağlarında birbirlerinden ayrılan karakterler yine de romanda anlatılır. Bu şekilde, okul çıkışlarında yahut ortak arkadaşlar vesilesiyle birbirlerinden haberdar oldukları bir döneme geçiş yapmış oluruz.

Okul ve gençlik çağlarına dair anıları okurken Aysel’in garip bir çekimle hem sinir olduğu hem de merak ettiği ve ilgilendiği bir karakter olarak ismini sık duyduklarımızdan biri de Aydın’dır. Aysel’e göre daha kültürlü bir ailenin çocuğu olarak büyüyen, yurt dışında eğitim alan Aydın, Aysel’i hem küçümser hem de onunla konuşmadan edemez. Daha sonra itiraf edeceği üzere Aydın, Aysel’den hoşlanmakta ve onunla birlikte olmak istemektedir. Bir ilerleme kaydedemeyen Aydın’a karşılık Aysel’in evlendiği adam olan Ömer’e dair pek bir bilgiye yer verilmez. Ömer de Aysel gibi profesör olmuş, çevresi tarafından saygı gören kültürlü bir adamdır. Aysel ile mutlu bir evlilikleri vardır. Fakat Aysel’in yakın geçmişte bir öğrencisi ile Ömer’i aldatmasıyla romanın ana sorununu öğrenmiş oluruz. Aysel, her şey yolunda ve güzelken neden böyle bir şey yaptığını anlayamaz. Kendini, evliliğini ve en nihayetinde geçmişine kadar giderek bütün hayatını sorgulamaya başlar. Geriye dönüş tekniğiyle okuduğumuz anıların yanında Aysel’in otel odasında iç konuşmalarıyla da içinde bulunduğu durumu ve düşünce şeklini anlama fırsatı buluruz. “… nasıl asacaktık kendimizi çelişkilerin ipiyle?” sorgusuyla kendisini karşı karşıya bıraktığı sorulara cevap veremez yahut bulduğu cevaplardan tatmin olmaz. Türlü zorluklarla okuduğu ve sonuna kadar çalışarak elde ettiği bugünkü unvanına bakar ve Edip Cansever’in Tragedyalar IV’te “Nedir bu durumda insanın anlamı?” sorgusu gibi Aysel de kendine bakar ve “Ee, ne oldu şimdi?” der tabiri caizse.

Roman, cumhuriyetin ilk yıllarından 1970’lere kadar olan zamanı kapsar. Bu geniş zaman diliminde yalnız Aysel’in ve hayatında bulunan kişilerin geçmişini okumakla kalmayız; aynı zamanda okuyucunun önüne Türkiye’nin siyasi, sosyal ve kültürel gelişimine dair geniş bir harita serilmiş durumdadır. Cumhuriyetin ilanıyla başlayan köklü değişimler ve buna ayak uydurmakta zorlanan aileler yeniliğe direnirken, bu ailelerin çocukları eski ile yeni arasında kalır. Okulda yeniyi öğrenip, evde eskiye maruz kalırken kendi doğrularını bulma yolunda ilerleyen, kimlik bunalımlarıyla gençliklerini geçiren bir nesil çıkar ortaya. Sonunda öyle ya da böyle bir gelecek inşa etmiş, meslek sahibi olmuş ve hayatını oturtmuştur hepsi. Fakat aldatma gibi evlilikle ilgili bir sorun, Aysel’in tüm hayatını sorgulamasına yetmiştir. Üstelik otel odasında yaptığı hesapla, hamile olduğuna kanaat getirmiştir. Öğrencisinden de olsa bu çocuğu dünyaya getirmeye karar vermiştir. Romanın sonunda ise Aysel, “Ama artık kalkamam. Ölmeye yattım.” dediği yataktan kalkmış, otelden ayrılmıştır.

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Denizin Çağrısı: Aganta Burina Burinata! | Neslihan DEMİRHAN

Fotoğraf: Sinan Bayrak

“Ben söylerim, sen dinlersin
Birden filizlenir düşünceler
Silinir dünya, açılır kapılar sonsuzluğa
Aganta Burina Burinata”*

Yaşar Kemal’in “Bizden Nobel’e aday düşününce aklıma ilk o geliyor.” dediği, Nazım Hikmet’in “Cevat Şakir hepimizden büyük şair.” diyerek bahsettiği Halikarnas Balıkçısı’nın 1946 yılında yazmış olduğu ilk romandan bahsedeceğim bu yazıda.

Aganta Burina Burinata, gemi derin sulara yelken açmadan hemen önce verilen son komut. Bir denizcilik terimi olan aganta, tutmak veya zaptetmek anlamlarına gelirken burina ile burinata ise serenlerin üst ve altındaki yelkenlerin adıdır. Rüzgârı dikkate alarak geminin hız kazanmasını sağlayan bu komutu ilk romanın adı yapan Cevat Şakir’in denize tutkun bir adamı anlatmasına gelmeden önce biraz yazarı tanıyalım.

1890 Girit doğumlu Cevat Şakir Kabaağaçlı; eğitim hayatında Robert Koleji’nden derece ile mezun olarak başarı yakalamış, ardından Oxford Üniversitesi Yakın Çağlar Tarihi bölümünü kazanmıştır. Yıllar sonra çeşitler dergiler için yazı, tercüme, resim ve karikatür çalışmaları arasında geçen bir dönemin sonunda askeri, isyana teşvik edici yazısından ötürü idamla yargılansa da üç yıl kalebentlik cezası için Bodrum’a sürgün edilir. Bodrum’da yirmi beş yıl geçiren Cevat Şakir’in ismi, Muğla’nın Antik adı olan Halikarnas’ı alarak Halikarnas Balıkçısı olmuştur artık. Bu arada üçüncü evliliğini Giritli bir ailenin kızıyla yapan Cevat Şakir’in beş çocuğu okul çağına gelince okul bulunan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Balıkçı, bahçıvan, öğretmen ve yazar olarak Bodrum’un güzelleşmesi için büyük çaba harcayan Cevat Şakir sonunda Bodrum’dan ayrılır. 1947 yılından itibaren İzmir’de hayatını sürdürmeye devam etse de Bodrum’u ve oradaki dostlarını sıkça ziyaret eder. Halikarnas Balıkçısı, 1973 yılında hayata veda ettiğinde vasiyetine uyularak Bodrum’a gömülür. Bodrum’a yolunuz düşerse Bodrum Deniz Müzesi’ni gezmeyi, Cevat Şakir’e ait sergilenen eşyalara bakmayı es geçmeyin derim. Müzenin hemen önünde yer alan Halikarnas Balıkçısı’nın diktiği devasa okaliptüs ağacı, onun Bodrum’u ne kadar sevip sahiplendiğinin bir göstergesi.

Sol Fotoğraf: Sinan Bayrak, Sağ Fotoğraf: Sefa Ak

Denizin güzelliklerinin ve zorluklarının bir arada anlatıldığı bu romanda başkarakter olarak Mahmut’u görürüz. Mahmut; denizci olmasına izin verilmeyen, denizci bir ailenin çocuğudur. Denizci olma hayali ile büyüyen Mahmut, çocukluğunu diğer çocuklarla oynamak yerine çalı çırpıdan gemi yaparak pınarda yüzdürerek, su kenarlarında oyalanarak geçirmiştir. Mahmut’un babası Süleyman Kaptan ise pek çok tanıdığını denize kurban vermiş, denizin zorluklarından ve tehlikelerinde usanmıştır. Oğlunun denizci olmasını istemeyen Süleyman Kaptan, kardeşinin de denizde boğulduğunu öğrendikten sonra Mahmut’u deniz sevdasından vazgeçirmek için türlü yollara başvurur. Mahmut’u karaya bağlamak için ona kuzu alarak, bir ustanın yanına çırak vererek daha sonra da mahalle mektebine yazdırarak bu hevesinin önüne geçmeye çalışır. Fakat bunların hepsi Mahmut’un tutkusunu iyice artırır, zira Eskici Kirpi Halil Usta gemide bacağını kırdığı için denizlerden uzak kalan fakat deniz tutkusu devam eden eski bir gemicidir. Oradan alınarak mahalle mektebine verilen Mahmut, okulun yanındaki dükkân sahibini dost edinmiş, ondan denizcilikle ilgili kitaplar alarak heyecanla Turgut Reis’in, Kristof Kolomb’un dünyasına dalmıştır. Ailesinin uğraşlarına rağmen deniz tutkusundan vazgeçmeyen Mahmut, küçük amcası Hakkı Reis’e kendisini gemisine alması için yalvarır. En sonunda izin verilmezse Mahmut’un evden kaçacağını öğrenen anne babası Mahmut’un denizci olmasına istemeye istemeye razı olurlar.

Uyarı: Yazının devamı, romanın ayrıntıları ve sonu hakkında bilgi içermektedir.

Çetin denizcilik günlerini yorgunlukla birlikte mutlulukla sürdüren Mahmut, bir gün babasının denizde boğulduğunu bildiren bir mektup alır. Evin geçimini sağlamak için amcasının teknesinde çalışmak zorunda kalan Mahmut, acımasız ve cimri bir adam olan Hakkı Reis’in dövdüğü işçiyi savunmak için araya girer ve gemiden kovulur. Amcasının yanından ayrılan Mahmut, başka bir kayıkta yaşamaya başlar. Bu günlerde annesinin ölüm haberini alır. Seferden sefere su gibi akan yılların sonunda Mahmut, deniz ile ilgili her şeyi öğrendiğini, denizin gizemini çözdüğünü düşünür. Artık memlekete dönüp çocukluktan beri sevdiği Fatma ile evlenmeyi planlar. Harabeye dönmüş bir evle karşılaşan Mahmut, önce annesinin mezarını arar fakat bulamaz. Yaralanma sonucu yüzünde oluşan iz sebebiyle kendisini reddedip kayıplara karışan Fatma’yı uzun süre arar fakat onu hiçbir zaman bulamaz. Geçen zamanla birlikte umudunu yitirir ve hayatına devam ederken Mahmut’un bir ağanın kızıyla evlenmesi için aracı olunur. Mahmut birikimi olmamasını evlenmemek için bir bahane olarak sunar fakat Zeynel Kaptan varlıklı biri olduğundan hiçbir birikime ihtiyaç duymadığını belirtir. Mahmut da sonunda evlenip yuva kurma düşüncesiyle Zeynel Ağa’nın şartını kabul ederek Ayşe ile evlenir. Zeynel Kaptan’ın tek şartı olan denizden vazgeçmeyi de kabul etmiştir. Mahmut ve Ayşe ilk zamanlar mutlu mesut geçinirler. Mahmut, denizi ve deniz sevdasını unutarak kendini toprak işlerine verir.

Zeynel Kaptan varlıklı olduğu için Mahmut da saygı görmeye başlar. Ne var ki Zeynel Ağa’nın topraklarında çalışarak kendi parasını kazandığı halde karısının sırtından geçiniyor gibi gözükmek, Mahmut’a ağır gelir. Geçen yıllar içinde Mahmut, kazandığı parayı da hesap kitap işlerinde bilgili ve eli sıkı olan Ayşe’ye teslim ediyorken insanların gerçek yüzlerini görmeye başlar. Toprak işlerinin, masum işler olmadığını; herkesin birbirinin malında gözü olduğunu ve insanların başkasının malını ele geçirebilmek için türlü kötülükler yapabileceğini fark eder. Bu mal mülk düşkünü insanlar arasında eşi Ayşe de vardır. Bir gün Ayşe, Mahmut’u uzak bir köydeki borçlularından borçları toplaması için gönderir. Mahmut gittiği yerdeki borçluların içler acısı halini görünce onlara yardım eder. Eli boş döndüğünde ise Ayşe’nin öfkesi ile karşılaşır. Ayşe’nin insanlara acımasızca ve sadece çıkarlarını gözeterek uyguladığı davranışlar Mahmut’u üzer. Mahmut, toprak insanının iç yüzünü fark ederek yıllardır uzak kaldığı denizi özlemeye başlar.

Zaman sonra bir kıyı köyündeki düğüne davet edilen Mahmut ve Ayşe, köydeki bir evde misafir        kalırlar. Mahmut düğünden çok sıkılarak kalabalıktan uzaklaşıp bir denizci kahvehanesine rastlar. Düğünün devam ettiği günlerde Mahmut sürekli denizci kahvehanesinde zaman geçirir. Düğün sona erip köylerine dönerlerken dönüp dönüp denize bakan Mahmut’un denizsiz dünyası zindan olmuştur artık. Toprağa bağlı kalmanın Mahmut’a çok zor geldiği kuraklık günlerinde köyün imamı ile birlikte yağmur duasına çıkmalar âdet olmuştur. İki üç gün sonra yağmur başlamış, köylünün yüzü güler ancak bu sefer de yağmurlar dinmemiş, köyleri sel basmıştır. İyice bunalan Mahmut’un bu durumunu sezen Ayşe, Mahmut’un içindeki deniz tutkusunun yeniden alevlendiğini anlar. Onu denizden soğutmak için diller döker ancak her şey nafiledir artık. Bir gece şiddetli bir fırtına çıkar, Mahmut fırtınanın kendisini denize çağırdığını düşünür. O geceden sonra deniz kıyılarında dolaşmaya başlayan Mahmut, çocukluk günlerindeki özlemleri yeniden hissetmeye başlar. Deniz kıyısında uyuyakaldığı gecenin sabahında salınan bir kayık görür ve artık dayanamayan Mahmut varını yoğunu karısına bırakarak çok sevdiği denize yeniden yelken açar.

Okurken burna deniz kokusu getiren, ışıl ışıl denizler canlandıran, teninin güneşten yandığını hissettiren, yaz özlemiyle okuru coşturan bu roman; balıkçılar, sünger avcıları, dalgıçlar, gemiciler diyarını ve denize tutkun insanların dramlarını, birtakım denizcilik terimleriyle birlikte derinlemesine hissettiriyor.

Ana kahraman Mahmut’un anıları şeklinde aktarılan roman, birinci tekil şahıs diliyle samimi ve yalın bir anlatımı yakalamıştır. Yazarın kendi izlenimlerinin de sıkça kaynak olarak kullanılması, romana realist bir anlayış vermekle birlikte yazarın şiirli dili “Mahmut ve deniz” kördüğümüne dair ahenkli bir söyleyiş sağlamıştır.

Aganta Burina Burinata, okumaya başladığınız andan itibaren, dalga dalga köpüren denizin sesini duyacağınız, Mahmut’un içinde filizlenen deniz tutkusunun serpilip geliştiğini göreceğiniz bir tablo gibidir. Aganta Burina Burinata, kaptanın son komutudur, ciğerleri deniz havasıyla doldurma vaktinin geldiğini bildirir. Açık denizlere, ufuktaki belirsiz çizgiye duyulan özlemin nihayet son bulduğunu bildiren bir haykırıştır aganta burina burinata. Aganta Burina Burinata!

 

Fotoğraf: Sefa Ak

Yazıda yer alan fotoğraflar için çok sevdiğim öğrencim Sinan Bayrak’a ve değerli arkadaşı Sefa Ak’a müteşekkirim.

*Düş Sokağı Sakinleri – Aganta Burina Burinata

Neslihan DEMİRHAN

ndemirhann@hotmail.com

Korona Günlerinde Veba’yı Yeniden Düşünmek | Serap TUNÇ

Veba, bilinmeyen bir zamanda -çünkü anlatılan olay net bir tarih olmamakla beraber 194…’lı yıllarda- Cezayir’de Oran kentinde gerçekleşen bir salgını, vebayı anlatır. Ancak şurası çok önemli bir noktadır: Bu kitap her ne kadar bir şehrin başına gelen ölümcül veba felaketini anlatsa da aslında buradaki önemli konu, insan varoluşunun sınırlarını anlamak ve kabul etmektir. İşte bu bize özellikle ölümle karşı karşıya kaldığımızda dahi özgür hayattaki kararlarımızın temelini gösterir. Nitekim Doktor Rieux’un kişiliğinde dünyanın saçmalığı, yenilginin sonu gelmeyeceğini bile bile kötülüklere karşı çıkması bunu kanıtlar. Burada Camus’nun Doktor Rieux üzerinden kendi görüşlerini, yaşama ve inanca bakışını anlattığını söyleyebiliriz. Zira ben Camus’nun keza Yabancı’da da aynı şeyi sadece ‘birey’ odaklı anlattığını düşünüyorum. Yani absürdizmi ve varoluşçuluğu.  Ancak Veba’da ise durum ‘birey’ odaklı olmaktan çıkıp ‘toplumsal’ olarak karşımıza çıkar. Yani Camus’nun kanaatimce anlatmak istediği bir kenti vahşice kasıp kavuran veba değil; aksine veba üzerinden yola çıkıp toplumun ve insanların sosyolojik resmini oluşturmaktır.

İnsanların seçimlerini etkileyen ‘inanç’ (Rahip Paneloux), ‘inançsızlık’ ve erdem (Doktor Rieux) boyutuyla beraber ‘hümanistlik’ (Tarrou) ve her türlü durumu kendi lehine çeviren bir anlamda ‘fırsatçılık’ olarak da nitelendirebileceğimiz (Cottard) durumların her biri birer karakter üzerinden işlenip ustaca anlatılmıştır.

Camus’nun vebayı işleyişi ve insanların veba karşısındaki çaresizliği bir anlamda insanların savaşlar karşısındaki çaresizliğine de benzetilebilir. Kitaptaki şu kısım: ‘‘Gerçekten de felaketler ortak bir şeydir, ancak başınıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir. Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar.’’ bunu kanıtlar nitelikte olmakla beraber bazı eleştirmenlerin de dediği gibi yazarın Veba’dan yola çıkarak İkinci Dünya Savaşı’na bakışını ve tahlilini anlattığını gösterir diyebiliriz.

Romanın ilk bölümünün sonunda Oran kentinde, Doktor Rieux’un ısrarla ciddi önlemler alınması gerektiğini söylemesine rağmen vali ve diğer yetkili kişilerin inatla gün içinde neredeyse 40’lara ulaşan (sonraları 130-140’ları bulacaktır) ölümler karşısında pasif direnişini görüyoruz. Bu pasiflik ancak alınan sözde önlemlerin karşısında artarak devam eden ölümler işte o zaman veba gerçeğini onlara öğretmiştir. Bu durum bize çok önemli bir noktayla benzerlik kurmamıza yardımcı olabilir. Savaşlarda olduğu gibi vebada da insan hayatı hiçbir şey ifade etmeyip sadece sayısal verilerden ibaret görülüyor. Üstelik romanda insanların da bu durumun vahametini anlaması rakamlarla değil ancak kentin kapatılıp insanların fiziksel bir esarete mahkûm kalmasıyla olmuştur. Keza kitaptaki şu kısım: ‘‘Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.’’ bunu örnekler nitelikte olmakla beraber, Camus bize burada veba ile yüzleşen insanların dramını adeta özetlemiştir.

Zamanla veba ile yaşamaya alışan insanlarda kabuğuna çekilme, kimsenin sorunlarını dinlememe, sohbetlerinin, ilişkilerinin sıradanlaşmaya başladığı görülüyor. Bu da demektir ki insanlar artık bencil olup, ötekinin sorunlarını dinlemez olmuştur. Hayat vebayı kabullenmeye onunla yaşama formuna dönüşmüştür. ‘Başlangıçta, komşular pencerelerini açıp bakıyorlardı. Daha sonra, alelacele pencerelerini kapatır oldular.’ yine buna örnektir. Çünkü veba Oranlılara bir şeyi daha öğretmiştir: ölüme alışmayı.

Romandaki diğer bir önemli nokta ise inançtır ve de inancın vebaya olan bakışıdır. Kitabın bir bölümünde Papaz Paneloux kilisede çok ateşli bir vaaz vermiş ve vebanın insanların kötü eylemleri sonucu geldiğini ve insanların bunu hak ettiğini açıkça belirterek vebadan insanları sorumlu tutmuştur. Vebanın insanların kiliseye ve tanrıya gelmemeleri sonucu oluştuğunu ve bunun insanlara müstahak olduğunu söylemiştir. Kurtuluşun, pişman olup tanrıya yönelmekte olduğunu söylüyor ki konuşması etkili olmuştur da. Buradaki durum bize bilim ve tıp ile vebaya karşı koyamayan insanlar inanca sarıldığını gösteriyor. Camus, Oran’ı kullanarak aslında bu gerçeğin evrensel olduğunu düşünerek mi yazdı, bilemiyoruz ama şu da bir gerçektir ki insanlar baş edemediği sorunlarda çoğunlukla yaratıcıya ve inançlarına sığınmışlardır. Yazar burada da insanların en zayıf ve en çok zaafının bulunduğu noktaya yani dine vurgu yapmıştır. Yazılanlar karşısında görüyoruz ki belki de tarihin hiçbir döneminde değişmeyecek olan, inanç ve tanrının insanlara dikte edilen yaptırım gücü hiç tartışmasız bunun en iyi örneklerindendir. Ama öte yandan Camus buna karşı çıkar. Ona göre bizi aşan bir kavrama, tanrıya sığınmak, absürdün bilincinde bir insanın yapacağı bir şey değildir, der.

Kitabın ana karakteri olan Doktor Rieux üzerinde ayrıca durulması gereken bir karakterdir. Kitap, Rieux üzerinden adeta bir ateizm savunusudur. Tanrı’nın bir çocuğun vebadan ölmesine nasıl izin verdiğinin anlaşılamaması gibi bir durum sorgulanmaktadır. İşte tam bu noktada absürdün bilincindeki insan ile kötülük problemine kapı aralanır. Camus bunu bilinçli olarak mı işledi bilmiyoruz, zira kendisinin bile en absürt ölüm şekli diye nitelediği bir trafik kazasında ölmeseydi sorabilirdik. Kötülük problemi demişken üstat Epiküros’a değinmemek olmaz. Zira kitap boyunca kenti kasıp kavuran veba felaketi tanrının kötülüğünden mi kaynaklanıyor yoksa insanın kötülüğünden mi tartışması süregelmektedir. Tanrı kötü insanları cezalandırıyorken küçük çocukları neden cezalandırıyor, şeklinde okuyucuyu bir girdaba sürükler. Peki o zaman neydi kötülük problemi? Epiküros kötülük problemini şöyle açıklıyor:

“Tanrı ya kötülükleri defetmek istiyor da gücü yetmiyor; ya gücü yetiyor, fakat O, bunu istemiyor; ya da O bunu ne istiyor ne de buna gücü yetiyor veya hem istiyor hem de gücü yetiyor. Eğer istiyor da gücü yetmiyorsa, O güçsüzdür ki, bu Tanrı’nın karakterine uygun değil; eğer gücü yetiyor da istemiyorsa, O kötü niyetlidir ki bu da aynı derecede Tanrı’yla uyuşmaz; eğer ne istiyor ne de gücü yetiyorsa, O hem kötü niyetli hem de güçsüzdür, bu durumda zaten Tanrı değildir; eğer hem istiyor hem de gücü yetiyorsa ki, Tanrı’ya yakışan da sadece budur, o zaman kötülük hangi kaynaktan geliyor ya da Tanrı neden onları savmıyor?” (Lactantius; M.S. 260-340)[1] Tanrı, iyilik, kötülük şeklinde sonu bitmez sorgulamalara iten bu soruları şimdilik bir kenara bırakıp Veba’nın kapanışını yapalım.

Son olarak kitabın genel olarak ana fikrine bakarsak; Camus bize Veba ile Oran kentinden yola çıkarak neredeyse dünyayı resmetmiştir. O zannımca vebayı savaşlar olarak nitelemiştir. Dolayısıyla Rieux gibiler savaşların yıkıcı etkileri karşısında dururken Cottard gibiler ise hile hurda ile planlar yapıp kendi çıkarını düşünen insanları temsil eder. Roman boyunca Rieux ve Cottard’ın savaşı vardır. Doktorun salgına karşı vermiş olduğu mücadele takdir edilmesi gereken bir mücadeledir. Fakat düşüncede bu mücadelenin hiçbir önemi yoktur. Mücadele son bulduğunda vebaya karşı zafer kazanıldığında bile Rieux’un arayışı ve mücadelesi son bulmuyor. Camus’ya göre bulması da mümkün değildir. Camus ‘ya göre Cottard’ın delirmesi ve Rieux’un hayatına devam etmesi bir nevi aynı şeylerdir. Hatta Cottard’ın kaçakçılık yapıp insanları suiistimal etmesiyle Rieux’un vebaya karşı verdiği mücadele de aynıdır. Her iki durum da anlamsızlık ve inançsızlıktan kaynaklanmıştır.

Romanın sonunda, veba kenti terk ettiğinde akıl ve bilim, peder ve onun gibi düşünenlere karşı savaşı kazanmış olur ancak öte yandan, Rieux ve arkadaşları bir şeyin farkındadırlar: o da vebanın geçici bir süreliğine kendilerini rahat bıraktığını, aslında bir yerlerde uykuya daldığını ve günün birinde gene karşılarına çıkacağıdır. Özetle Rieux ve onun gibi düşünenler akıl ve bilimin zaferiyle haklı bir gurur yaşarken bunun verdiği iç sıkıntısından da muzdariptirler[2].

Serap TUNÇ

seraaptunc@gmail.com

[1] https://19.org/tr/kotuluk-problemi/

[2] https://cenkbahadirkaymak.blogspot.com/2009/10/albert-camusfelsefesi-ve-yabancilasma.html

“İçimizdeki Şeytan” Üzerine Bir İnceleme | Serap TUNÇ

Kimi zaman okuduğumuz kitapların arkasındaki gerçekliğe, ne yazık ki derinlikli bir araştırmaya girmeden vakıf olamıyoruz. Kitabın son sayfasını da okuyup derin bir nefes alıp arka kapağı kapatarak kitap üzerinde düşüncelere dalıyoruz. Karakterleri, olayları ve duyguları belleğimizin süzgecinden geçirip tekrar tekrar düşünüyoruz. Ancak kurmaca diye bilip okuduğumuz eserlerin gerçek hayatta yaşanmış olma ihtimali -hatta belki de bunun birilerinin ölümüne sebep olmuş ihtimali- sanırım göz önünde bulundurmadığımız bir durum. Bu incelemenin amacı da Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı kitabının aslında dönemini yansıtmadaki ayna işleviyle beraber eserin Sabahattin Ali’nin yaşamına tesiri üzerine konuşmak, ve okuyucuyu düşünmeye itmektir.

Yazarın İçimizdeki Şeytan adlı romanı milliyetçi kesimde büyük bir tepki almıştır. Bu tepkiler Sabahattin Ali’yi siyasal ve sosyal anlamda yorucu bir döneme sürükler. 2 Nisan 1948’de yurt dışına kaçmaya karar veren Sabahattin Ali, rivayete göre kendisini Bulgaristan sınırından geçirecek olan Ali Ertekin’in işlediği cinayet sonucu yaşamını yitirmiştir. Bu ölüm olayı, karanlığını ilk günkü gibi korumakla beraber milliyetçi Ali Artekin’in tutarsızlık dolu ifadesine göre Sabahattin Ali, Sofya’dan Moskova’ya geçeceğini, oradan da Çek pasaportu çıkararak Roma ve Fransa’daki Türkleri örgütleyeceğini söylemiş, bunun üzerine Ertekin: “Bu sözleri işitince beynim attı. Vaktiyle Ruslar’ın 93 Harbi’nde dedelerime fena muameleler yaptığını babam bana söylemiş ve anlatmıştı. Bu sözlerden sonra Sabahattin Ali’nin Türklük ile alakası olmayan ve Türk milletine fenalık için harice kaçmak isteyen bir canavar olduğunu anladım. Zaten elinde de şişkin bir çantası vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan evrakı düşündüm. Heyecanım teessüre inkılap etti. Titremeye başladım. Her geçen saniye asabımı bir kat daha sarsıyordu. Gözlerim kararır gibi oldu. Işte bu milli düşünce ile…” bu olay tarihimizdeki ilk fail-i meçhul olarak gösterilir kimi kaynaklarca.

İçimizdeki Şeytan’a gelirsek, kitap ilk başta her ne kadar klasik bir aşk hikâyesi gibi dursa da ancak okudukça bunun bir aşk hikâyesinden çok, karakterler üzerinde ince ve ustaca düşünülmüş çok başarılı bir kitap olduğu görülecektir. Keza bu durum ilk başlardaki tesadüfler zinciriyle başlayan romantik bir hikâyenin adının neden daha dikkat çekici aşk kokan bir isimdense ‘İçimizdeki Şeytan’ olduğu karmaşasını yaşatır size. Ancak okudukça karakterlerin kendileriyle iç monoloğu bu ismin kesinlikle kitap için en uygun isim olduğu konusunda sizi ikna edecektir. Siyaset, felsefe, aşk, birey, doğa, müzik, sanat, aydın, para ve toplum üzerine uzun ama sizi sıkmayan eleştiriler var. Bu eleştirileri okurken Sabahattin Ali’nin insanları ne kadar iyi tanıdığını ve bunu bir o kadar da başarılı bir şekilde tahlil edip yazdığını gördükçe kitap okuyucuyu kendine şüphesiz daha çok çeker. Kitaptaki sert gerçekçilik suratınıza bir tokat gibi çarpar. Bununla beraber karakterlerin kendilerine getirdiği eleştiriyi bugün ne yazık ki kendine yapmakta başarısız olan okuyucu, şaşkınlık, imrenme ve hayıflanma ile karışık duygular içinde okumaya devam eder. Çünkü bugün ne yazık ki birey olarak dışarıdan gelen eleştirilere karşı oldukça hoşgörüsüz olmamız zannımca en başta kendimizin eleştirisini yapamayışımızdır.

Kitabın ana karakterleri Ömer ve Macide olsa da arka planda aslında bir anlamda Sabahattin Ali’nin kitabı yazma sebebi olan ve kitabın vermek istediği mesajın çok önemli karakterleri Nihat, Profesör Hikmet, Muharrir İsmet Şeref, Şair Emin Kamil, Hafız Hüseyin ve Piyanist Bedri vardır. Bir aşk hikâyesinin ardında solcu bir aydın olan Sabahattin Ali ile yaşadığı dönemde birtakım aydınların Almanya’daki faşistliğe ilgi duymasının bir eleştirisidir. Bu çerçeveden bakıldığında bir aşk hikâyesinin nasıl ustaca işlenip bir ideoloji savaşına dönüştüğünü görebiliriz. Romandaki kahramanlar vasıtasıyla bu aydınların çirkefliklerini ve bedence ve ahlakça çöküşlerini çok sert bir dille eleştirir. Bu anlamda kitabın nesnellikten epey uzak oluşunu görebiliyoruz.

Peki, neydi kitabın ya da Sabahattin Ali’nin vermek istediği mesaj? Kitabın arka kapağındaki şu söz: “Aydın geçinenlerin karanlığına, insanın içindeki şeytan’a keskin bakış” kısaca özetlemekle beraber bunu biraz açmamız gerek. Kimdi şu aydın geçinenler? Açık bir şekilde belirtilmediği halde bunların Nihat, Profesör Hikmet, Yazar İsmet Şeref ve Şair Emin Kamil bir roman karakteri olmaktan çok gerçek hayatta yapmacık entel insanları, iki kuruşluk derme çatma kültürleriyle hava atmaya çalışan kişiler olarak tanımlanmıştır. Ancak turancı ve milliyetçi kesimin hayat tarzını ve duruşlarını eleştirdiği için o dönemde büyük bir tepkiyle karşılaşıyor Sabahattin Ali. Ki Nihat karakterinin Nihal Atsız’la özdeşleştirilmesi daha sonra Nihal Atsız’ın sert ve hakaret dolu Sabahattin Ali eleştirisi yazmasına neden oluyor. Akabinde Sabahattin Ali’nin Nihat Atsız’a dava açmasıyla hukuki bir anlaşmazlık süreci başlıyor.

Peki, kitaptaki Nihat karakteri ve diğer karakterler nasıl çizilmişti? Hayattaki en büyük hayali ve amacı herkesten daha iyi yaşamak olup insanlara hâkim olmak olan Nihat için makyavelist diyebiliriz. Bunun karşısında birçok okuyucu Sabahattin Ali’yi her ne kadar Ömer karakteriyle özdeşleştirse bile bu yanlış olacaktır. Çünkü ortada Nihat’ı ve onun tayfasını sert bir şekilde eleştiren bir sol görüşlü, bilinçli, iradeli ve dürüst Bedri karakteri vardır. Arada onların ortamına giren ama onlardan olmayan, onlara karşı lafını esirgemeyen biridir Bedri karakteri. Bu açıdan Sabahattin Ali’yi, Nihat ve çevresiyle takılan iradesiz ve kararsız olan Ömer ile eşleştirmek yanlış olacaktır. Çünkü Ömer halktan kopmuş, sağcılarla takılan, sorumsuzca ve iradesizce yaşayan ve de asıl önemlisi ‘içindeki şeytan’ı terbiye edemeyip bir türlü dur diyemeyen birisidir.

Kitabın sonuna doğru içindeki şeytanı terbiye edemeyen Ömer bu hallerini ve şeytanın sebep olduğu kötülükleri Macide’den uzak tutmak için Macide’yle istemeyerek de olsa ayrılmak zorunda kalır. Kitaptaki şu kısım Ömer’in hâletiruhiyesini çok iyi bir şekilde özetlemektedir: “Evvela bunun farkında değildim. Kendilerini derecesiz bir zekâ ve kabiliyete sahip sayan arkadaşların arasında, mukaddes ve mağrur bir aptallığa sırtımı vererek yaşıyor ve sırf bununla mühim bir şey yaptığımı sanıyordum. Ne gayem, ne düşüncem vardı. Zekâm, bütün kuvvetini içinde bulunduğu ana sarf ediyordu. Yerinde bir cevap, keskin bir nükte bütün hakikatlere bedeldi. Böyle günübirlik bir fikir hayatının tabii bir neticesi olarak tezatlara, manasızlıklara, hatta edepsizliklere düşüyordum. İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması…İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak ihtiyatı var… Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.”

Ömer’in kendine getirdiği eleştiriler aslında Sabahattin Ali’nin bireyin doğasına ve aydın görünümlülere getirdiği eleştirilerdir bakıma. Bu kitap yayımlandıktan sonra Nihal Atsız İçimizdeki Şeytanlar adında broşürler bastırmış ve dağıtmıştır. Yine aynı adlı kaleme aldığı yazısında kitaba ve Sabahattin Ali’ye yönelik uzun eleştiriler kaleme almıştır. Merak eden okuyucu bu eleştirilere ulaşabilir. Ancak biz son sözü Sabahattin Ali’ye bırakalım. Nitekim 80 yıl önceki sözlerinin günümüz için hala geçerliliğini koruduğunu söylemek mümkündür:

“İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.”

Serap TUNÇ

seraaptunc@gmail.com